Month: March 2017

Dua, Cuma, Vefa ve Sosyal Medya..

Kahvede hatır varsa dostluklarda vefa vardır. Günümüzde sosyal medyanın kullanımı çok önemli bir konu arz ediyor. Çoğu kimse bunu iyi yönde kullanıyorsa da bir kısım var ki kendi iç egolarını tatmin açısından bu alanı devamlı kötü amaçla kullanıyor. Halbuki böylesine uzakların yakın olduğu bu sistemde kişilerin gerek ekonomik gerek sosyal gerekse siyasi görüşlerine saygı, esas olan yerdeyiz. Sosyal medyada elbette kişiler bir birileri ile tanışık olsa da olmasa da burada birbirlerini yabancı olsun, tanıdık olsun, isimli olsun, isimsiz olsun takip edecek görüş beyan edecektir. Aksi durum zaten hani derler ya [racona] sosyal medya kurallarına ters. Alışkanlık yapan bir nevi çağımızın hastalığı gibi yakamıza yapışmış ve bizlerin de bulunduğu bu ortam bizleri aydınlatıyor, hadiselerden haberdar ediyorsa neden burada olmayalım diye de ayrı hakikat var. Sosyal Medya bilhassa her yaşa ayrı bir rehabilitasyon sağlıyor, ayrı bir ferahlık veriyor. Bu mecrada kişiler bütün ve de özellikle kendilerini ilgilendiren konularda kendi görüşlerini, düşüncelerini, sevincini, tasalı günlerini olaylara olan bakış açılarını internet ortamında büyük bir çoğunlukla Facebook’ta paylaşıyorlar. Facebook ülkemizde bir birini tanıyan kişilerin misafir odası gibi. Twitter ise kısıtlı karakter sayısı olması nedeni ile tercih nedeni ile daha az cezbedici… Kullanıcılarının yazılımını 140 karakter ile sınırlamış. Ancak vurgulayıcı paylaşımların yapıldığı sevdiğimiz bir hesap şekli. Birçok tanımadığımız kişileri takip ettikçe tanıdık olduğu bir antre. Facebook ve Twitter’da vaktinin büyük bir çoğunluğunu geçiren kişiler olduğunu kullanıcılar olarak görmekteyiz. Karışacak halimiz olmadığı gibi bu husus haddimizi de aşar, ancak birinin diğerini rencide eden yazılımlarının olmaması gerek… Çünkü bazı hallerde bazı kişilerin erkek olsun kadın olsun vakitlerini değerlendirmede zorluk yaşadığı hallerini de bilmiyor değiliz. Günün büyük bir çoğunluğunu paylaşım, alıntılı gönderme veya cevap ile verenlerin savaşır gibi yazıştıklarını görenleriz. Yine de yazmak insanı dinlendiren, paylaşım rahatlatan, öyle veya böyle yorum, beğeni, cevap favoriye girmek de ayrı bir teşvik olmakta. Bu ise iletişimde kolaylığın zirvesi olmaktadır. Kitap ise her gün… Gündüz, gece mutlaka sayfaları ile emekli camiasında olduğu kadar gençlerin de elinde olması gereken en önemli bilgi ile ufkunun aydınlatılması gerçeğidir. Hani bir deyiş de “Kültür her şeyi okuyup unuttuktan sonra aklınızda kalandır ” denmesindeki hakikat gibi. Yeni arkadaşlıklar Facebook’ta, yeni takipler Twitter’da olsun derken iletişimde olduğu kadar, kişilere de gerek siyasi gerekse insani boyutlarda ulaşım kolaylığında olması ayrı bir hakikat. Müreffeh bir gelecek için yaşamda… Sevgiler hepimizin durağı olurken saygı ile haddini bilmek de koşulsuz sınırınızın anlatılamaz gerçeği oluyor. Bu Cuma günü mübarek üç ayların başladığı günlerin Perşembe’yi Cuma bağlayan gecenin Regaip kandili olması nedeni ile özellikle duada, önem arz eden, ayrıcalıklı bir gün. Bu gün üç ayların başladığı günlerin ilk Cuması… Dualarımız içinde, günahların af edilmesinden başlayarak bütün dargınlıkların bitmesi için dua ederken, üzerimizde hakları olanlara, vefa gösterilmeli, hatırları sorulmalı, geçmişin artı ve eksilerinin muhasebe ve murakabesi yapılmalı ve şimdinin ve geleceğin plan ve programı çizilmelidir diyoruz. Dua, ruhun gıdası, kalbin nuru, ibadetlerin özüdür. Dua, ıstırapların, maddî ve manevî dertlerin şifa kaynağıdır. Dua, ümit ve huzur membaıdır. Yaşama aşkını dirilten bir rahmettir. Diye açıklamalarda yer eden bir tanımlama… O halde duamız, Üç ayların ilk Cuma gününde ülkemiz iç huzuru ve barışı için olsun…

#StarKıbrıs gazetesinde 31 Mart 

Sendikacılık Hak Arayışları ve Unutulmayanlar.. 

ş hayatına yeni başlayan birisinin, işyerine gittiği zaman ilk gün heyecanı tarifi mümkün olmayan bir başka duygudur. İşe başladınız, görev yeriniz özel sektör ise hangi görevleri ifa edeceğiniz tarafınıza işveren tarafından bildirilir. Kamu görevi ise zaten tayininizde, görev yetki sorumluluk dahil maaş bareminiz vardır. Bu atama tarafınıza yazılı olarak bildirilir, kabul edip etmediğinize dair imzalı yazınızı alırlar ve göreve başlarsınız. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki özlük hakları her ne kadar kamu görevlileri yasasına uygun olsa da bazı özellikli mesleklerin kendi adlarına, özel yasalarında çalışma koşulları belirtilendir. Mesela öğretmenler yasası gibi. Çalışma ortamına giren kişinin bir de sendikalar ile buluşması vardır ki önemli olan, bu tanışıklıkta, işyerinde mevcut sendika varsa o sendikaya üyelik konusunu iş yeri temsilcisi halleder. Bizim zamanımızdaki toplu iş sözleşmeleri ile elde edilen mali ve sosyal Sendikal haklardan, sendikaya üye olanlar faydalanırdı. Peki Sendikalı olmak ne idi diye soranlara, işçiler için bir korunma şekildir, işverene karışı bir iş garantisi sahip olmak demektir diye de açıklanırdı. İşçiler ne kadar kendi aralarında sıkı bir birlik kurmuşlarsa, bu garanti hali o kadar sağlam olurdu. KKTC Sendikal faaliyetlere içerisinde hasbelkader bulunmuş olmanın bizlere büyük kazanımlar verdiği ayrı bir gerçektir. Öncelikle Gıda-Sen işyeri temsilcisi olup çalışanları örgütlemek sendikalaşmak ise ayrı bir deneyim. Sendika konusunda idari pozisyonlara ve karar alma mercilerine giriş de tecrübenin kendisi oluyor. Türk-Sen Merkez karar yönetim kurulunda olmak da öyle.. Sayın Necati Taşkın Federasyon Genel Başkanı olduğu sürede elim trafik kazasına kadarki görevler, örgütlenme hali yürütülmüştür. Halen de Aslan Bıçaklı tarafından görev başarılı bir şekilde yürütülmektedir. O korkunç trafik kazasında kaybettiğimiz Merhum sendikacılar Necati Taşkın, Erdoğan Sonsal ve Artemel Karal’ı rahmetle anıyoruz. Kazada ağır yaralan Gıda-Sen başkanı Ali Yusuf’u ve dün Lefkoşa’da karşılaşıp konuştuğum Mehmet Süleyman’ı da unutmamak gerek. Tabi ki Türk-Sen devamlılık arz eden yapısı ile bu gün de var olan bir federasyondur… Bunun yanında bildiğiniz Birçok başka sendikalar da üyelerine hizmet yarışı içerisindedir. Necati Taşkın Türk-Sen bünyesindeki tüm sendikalar ile son derece uyumlu olduğu kadar zamanın siyasi otoriteleri ile de işçi menfaatine son derece iyi geçinen, ama mesafeli davranan bir sendika lideri idi. Yönetimdeki sendikacı arkadaşlarının yurt dışı eğitimlerine de önem verdiği için Türkiye’de Türk-İş Başkanı Şevket Yılmaz ile sendikal bağlamda, ilişkileri yüksek düzeyde olup, bizleri de Ankara’da sendikal seminerlere gönderen eğiten bir başkandı. Taşkın, hükümetle olan ilişkilerinde ve işyeri toplu-İş sözleşmesi, işçi işveren uyuşmazlıklarında her daim, Çalışma Bakanlığını uzlaşıcı tutumu ile göreve çağıran bir görev adamıydı. O uyuşmazlıklarda zamanın Bakanı Özel Tahsin beyin de işçi işveren antlaşmalarında uzlaşmaya yatkın tutumları yadsınamaz. İdari yetkilerini konuyu hükümete izah ederek, kullandığını dün gibi hatırlayanlarız. O yıllara gitmişken bizim zamanımızın Türk-Sen Genel Sekreteri Lütfi Özter, Özay Andıç, ayrıca Sendikacı Hasan Değirmencioğlu, Önder Konuloğlu, Nihat Elmas, Hüseyin Alasya, Ekrem Sayılı, Ahmet Ötüken, Niyazi Düzgün gibi. Önemli isimlerin de telaffuzu yeri gelmişken yapılmalı. Bütün bunları yazı ile ifade ederken elbette sizlerin de hatırladığı isimler vardır. Hüseyin Curcioğlu, Altunay Fahri, Asaf Şentürk ve İbrahim Koreli’ler gibi… Bizler kendi işyerimizdeki görevimizi eksiksiz yapan ayrıca sendikal faaliyetlerde bulunabilen bir sendikacılık zihniyeti ile çalışma yapanlardık ..Bu gün ise profesyonel sendikacılık adı altında iş yerindeki kadrosunu muhafaza edip uhdesinde bulunduranların sendikacılık yaptığı günlerdeyiz. Eski ile yeni sendikal faaliyetler, sendikacılar karşılaştırması yapılsa bu günkü ortamın hiç de hoş olmadığını, inadına taktikler ile maksatlı faaliyetlerin bir kısım sendikalar tarafından tahammül sınırlarını zorlayıcı bir yöne kaydığını açıkça söyleyebiliriz. Ben söylerim kuyuya bir taş atarım isteyen çıkarsın zihniyeti ile faaliyetlerine zarar verildiğinin farkında olmadan ilerlemeleri nereye kadar olur onu zaman gösterecektir. Halbuki sendika, üyesinin birliğini etkin bir güce dönüştüren mekanizma olması gerekirken işçiler dışında devlet memurlarının da haklarında söz sahibi olmak adına zaman zaman bir takım sendikalar amaçtan uzaklaşmakta ve hedefe giderken toplum faydası düşünülmeden sendikacılığın özünden ödün verdikleri, sendikal faaliyetlere ciddi siyaset bulaştırıldığı gibi, Toplu -İş -Sözleşmelerinde eski yıllardaki, birinci madde olarak yer alan kafa ve kasa birlikteliğine dikkat edilmediği görülmektedir. 

Taşlar ve Anlamları.. 

Evdeki küçük kitaplığı her nedense her gün boşaltıp yeniden dizer, bu işlemi yaparken toz aldığını söyleyen yardımcım, esasında dikkatini çektiği kitapların isimlerini ilgi ile okuyup koridordan bana soru, soran meraklı bir kişi. Taşların Gizli Gücü. Bu kitabı alıp okuyabilir miyim diye sordu benim de önceden okuduğum bir kitaptı. İnsanı dinlendiren bir konu. Kitaplarınızı verdiğiniz kişiden geri getirme ihtimali olmayan halleri yaşadığım halde, ne olacak geri getirmez ise hatırlatırım dedim ve kitabı ona vermeden önce o işini bitirinceye, kadar sayfalara yeniden bir göz gezdirdim. Yazarı Nilgün Sözer taşlar konusunda meraklı olduğunu kitabında yazmış. Ben de ne zaman bir yüzük, bir küpe, bir kolye alacak olsam mutlaka taş özelliklerini satış yapan yere soranlardanım. Onlar da taşın sağlıktan tutun, strese, kadarki faydalarını alıcılara anlatmaktadır. Çoğu kişide, kadın olsun erkek olsun bu taşlar her daim ilgi odağı olmuştur. Erkekler ellerindeki tesbihin taşları ile kadınlar ise özellikle Ametist denen taştan imal edilmiş küpeleri ile kendilerine faydadan pay çıkaranlar. Bu taşların evlerde veya turizm de önemli yeri olan otellerde görsel güzellik olarak kullanıldığını görüyoruz. Çoğumuzun çocukluk döneminde hayatımızda taşların yeri olduğu ayrı bir gerçek. Bizim zamanımızda deniz kenarında bulunan parlak renkli taşların toplandığını, aynı irilikte yuvarlak olanların seçildiği ve beş taş denen oyunun toprağın avuç içi ile düzleştirerek oynadığını hatırlayanlarız. Toprak ve taşa el teması ile yapılan bu oyunlarda pozitif enerjinin etkisi vardı ki bir şekilde bu alışkanlık ile oyunlar keyifle oynanıyordu. Genelde kızların oynadığı bu oyuna karşılık. Erkek çocukların taşları denize yatay bir şekilde atarak taşın su üzerinde meydana kaç halka getirdiği sayılır, kimin fazla halka yarattığı ve taşı uzağa attığı hesapları ile kazanan kaybeden belli olurdu. Doğanın parçası olan tılsımlı olduğuna inanılan taşların günümüz dünyasında aksesuar olarak kullanılması bir nevi tedavi edici özelliğine olan inancın cezbedici olmasıdır. Nitekim bu kitapta taşların oluşu, yapısı, taşlarla ilgili efsanevi bilgilere yer verilmiştir. Kitap taşların muhteviyatını ayrıca hangi taşın ne gibi yararları olduğunu isim isim anlatıyor. Bu arada eski yılların insanlarında değişik bir tabirle karnım ağrıyor taş ısıtıp koyuyorum, geçiyor diyenlerin olduğunu çok duyduk. Hatta bir keresinde komşumuza gelen bir misafirin su lastiği değil, taş var mı diye sorduğu, yok cevabı ile bari ütüyü ısıt ver midem ağrıyor üzerine koyacağım dediğini duyduğum zaman Limasol’da ve sekiz yaşındaydım. Misafirin ismi dahi aklımda kalandır. Günümüzde ise turistik otellerin spa merkezlerinde yaygın sıcak taş terapi masajlarının yapıldığını biliyoruz. Renkli taşların verdikleri enerji hep dikkat çekendir. Taşlarla ilgili bilgiyi bu kitaba bakarak sizler için de özetledim. Gümüş, altın, elmas, yakut, zümrüt, inci gibi ziynet eşyası, mutlaka biri sizlerde var olandır. İncinin eski kültürlerden bu güne kadar takı olarak kullanıldığı, ortaçağda incilerin dökülmüş gözyaşı olarak görüldüğü, şairler için kadının kusursuz güzelliğini temsil ettiği, terazi burcunda ahenk arayışını desteklediği, migren ağrısına, obeziteye iyi geldiği, ruhsal olarak barışcı ve uzlaşmayı çağrıştırdığını bu kitapta okudum. Gümüşün ruhsal olarak dengeleyici etkisi ön plana çıkartılırken asabi ve çabuk parlayan insanlar gümüş takmalıdır deniyor. Altın ise ruhun ilacıdır denen kitapta, altının kendine olan güveni artırdığı, pozitif özelliğinin aşk ve sadakat olduğu negatif olarak ise açgözlülük ve tamahkarlık olarak nitelendirilen kitapta. Zümrütün, ilişkilerde saygıyı, yaşam sevincini, bedensel ve ruhsal olarak genç kalmayı sağladığı ebeveyn ile çocuk ilişkilerinin düzgün bir şekilde yürütülmesine yaradığı gibi şans taşı kabul edildiği ifade ediliyorsa. Her kitap okunmaya değer diyelim… 

Depremin Yaşattıkları ve biz.. 

Dünyanın neresinde olursa olsun deprem oldu dendiği zaman, gazetelerde olsun, haberlerde olsun, sosyal medyada olsun duyulması, insanın içindeki korku bir yana olabilecek kayıpların acısı, insanda derin yaralar bıraktığı gibi neler olabileceğinin kaygısını beraberinde getiriyor. Endişe içinde bırakıyor. Ada TV ‘de konuyu özel haber niteliğinde gündeme taşıyan Sayın Haluk Doğandor’un Kıbrıs’ta 7 şiddetinde deprem olabileceği tahminleri olduğunu Meteoroloji Dairesi Sismoloji Bölüm Sorumlusu Mehmet Arsın beyle yaptığı röportajı habere taşıması son derece önemli bir konudur. Bu röportaj esnasında Sevgi Tarhan Türkiye’de Bursa’da bir deprem tanıklığını endişeli gözleri ile ve titreyen sesi ile anlatması biz izleyenler üzerinde son derece etkileyici olmuştur. Kıbrıs’ta 7 şiddetinde bir deprem tahmini ülkemizde birçok yerde konuşulur oldu. Kıbrıs dünyadaki depremlerin yaklaşık %15 inin meydana geldiği Alp-Himalaya deprem kuşağında olduğu da bilimsel veriler arasında yer aldığı bilinmektedir. Günümüzde çağdaş nitelikli deprem kayıt istasyonları gerek Kuzey gerekse Güney Kıbrıs’ta faal durumda olduğu yine edindiğimiz bilgiler arasındadır. Türkiye’de olan depremlerin her defasında, halk üzerindeki korkunç etkisi, arkada kalanların hikayeleri ile dökülen gözyaşları hep anılarımızda birikmiş bir yara olarak halen, iyileşmemiş bir üzüntü olarak zihnimizde yerini muhafaza ediyor. Sayın Haluk Doğandor özel haberi ile yıllar öncesi bir depremi, tusunamiyi, Endonezya depremini yeniden aklıma bütün dehşeti ile düşürdü. Endonezya’da olan depremde oğlum, anne, ben depremzedelere yardım için KKTC Sağlık Bakanlığı doktorlar ekibine katılıyorum Endonezya’ya gideceğim dediği gündeki heyecanın, bir annenin yüreğinde duyduğu korku, endişe ve gurur karışımı duyguların toplamını o günlerin şartlarında anlatmam, unutmam, mümkün değil. Yanlarına alacakları bavulun, taşınabilir olması, gerek Kızılay gerekse askeri uçaklar da kolaylık için gerekli idi ama elzem eşyaların, acilen o küçücük yere sığdırılması da gereklilikti. Çabucak hazırlamak görevimdi. Islak mendiller dahil çanta içine lazım olur diye koyduğum naylon leğene çamaşırları yerleştirdiğimi, bütün bunları yaparken ruh halimdeki duyguların depremini ben de, yüreğimde hissettim. Endonezya’ya giden ekipte Dr. Koral Çağman, Dr. Suphi Hüdaoğlu, Dr. Kandemir Berova ve Dr. Mehmet Uluğ yanında altı hemşire vardı. Dr. Mehmet Uluğ 2011 yılında vefat etmiştir kendisini bir vesile rahmetle anıyoruz. Ekipteki altı hemşireden bir tanesinin adı Lena Muslaiwa idi babası Endonezya ‘da Sumara adasında ve depremzedeler arasındaydı ondan haber alamıyordu tercüman olarak o da KKTC ekibine katılmıştı. Zamanın Sağlık Bakanı Hüseyin Celal idi. Daha sonra onlardan ilk haberin geliş beklentisi oradaki yerle bir olmuş hayatı her gün tekrarlanan artçı depremleri işiterek endişe ile geçen günler… Ülkemizde şimdilerde ifade edildiği gibi 7 şiddetinde bir deprem olması neticesini akla getirmek bile oldukça zor. Ülkemizde zaman zaman yapılan deprem de alınacak önlemler veya tatbikatlar en son ne zaman yapıldığını hatırlayan var mı? Demek ki bu tatbikatların yapılması vazgeçilmez bir gerçek. Deprem denen doğal afetlerin hiç bir yerde olmaması temennimiz olsa da doğal afetlerin ne zaman nerede nasıl bizleri yakalayacağını kestirmek güç. Ancak Kıbrıs coğrafyasında olması muhtemel depremlere karşı hem halk hem de ilgili kuruluşlarca hazırolda olmalıyız…

28 Mart #StarKıbrıs gazetesinde yayınlanan yazım 

Yeter ki isteyin hedefe giderken aşılamayacak engel yoktur.. 

Yaşanan ömürün süresinde, kişilerin var olan birçok ihtiyaçları vardır. İhtiyaç insan davranışını ,yönlendirendir. En alt düzeyden, en üst düzey, ihtiyaçlar sıralamasını, hocamızın derste anlatmasının tesirinden olmalı ki en aklımda kalanı Maslow teorisinde gördüm.. Bu teoriden etkilenmemin sebebi belkide etrafımızda tanıdığımız kişilerde ve kendimizde yaptığımız gözlemlerin etkisi vardır.. Bu aşağıdan yukarıya doğru uzanan piramitde -Fizyolojik ihtiyaçlar -Güvenlik ihtiyaçları -Sosyal ihtiyaçlar ve -Saygı duyulma ihtiyaçları (Başarı,saygı görme,prestij ) gibi açılımları dahil, teoride kişileri davranışları ile çağımızda yine bu hiyerarşik düzende görmekteyiz. 

Motivasyon ise bu basamaklarda gerekli olan bir nevi güdülenme halidir.. 
Hedef konan başarı için bu basamakları atlamak ayrı bir gerçektir. 
Bu gün bu vesileyle sizlere ülkemiz spor yaşamında farklı pozisyondaki, iki ismi anlatmak için içimde dayanılmaz bir istek duydum.. 
Örnek de söz uzağa gitmesin derler ya benim de yakınen tanıdığım ,çalışmalarını bildiğim, isimlerden Çilem Esenyel ile Buse Savaşkan hakkında nasıl bir düzen içinde, başarıya tırmandıklarını, normal hayatlarında neler yaptıklarını, yaşam tarzlarını nasıl belirlediklerini, hayata bakış açılarını derinlemesine olmasa bile yüzeysel olarak yazmak istedim.. 
Çilem Esenyel öğrenimini bitirdikten sonra bir süre İstanbul’da mesleği ile ilgili çalışmış, önemli isimlere yaşam koçluğu yapmış genç bir öğretmen. Bu süreçten sonra memleket özlemi ile aile hasreti, onun düşüncelerinde kendini bulduğu cihetle, vatanına dönen, Denktaş sevdalısı vatansever bir idealist kişi.. On yıldan beridir Güzelyurt’ta bir okulda beden eğitimi öğretmenliği yapmakta, ülke sporuna başarılı sporcular yetiştirmek adına Üniversite öğrencilerine de antrenörlük yapmaktadır. Atletizmde Milli Takım antrenörüdür.. Çalıştırdığı kişiler arasında, bir çok sporcu vardır . Bir tanesi ülkemizin gururu Buse Savaşkan’dır. Buse ile ziyaretime de gelmişlerdir. Buse onsekiz yaşında eğitimini başarılı bir şekide yürüten genç bir kızımız. Henüz onsekiz yaşında ..Yaptığı sporu sahiplenen, seven bir öğrenci.. 
Çilem Esenyel,Buse’nin Atletizmdeki başarısında birinci derecede etkili olan dik duruşu ile dikkat çeken bir isim.. 
Buse Savaşkan’ın ödüllerine gelince Buse -Kıbrıs rekortmenidir..-Türkiye MilliTakım Atleti ve -Türkiye Şampiyonudur. Ayrıca – Balkan Üçüncüsüdür.. 
Bütün bu başarıların elde edilmesinde istikrarlı çalışması, günde iki saat olurken ülke sporu adına Çilem Esenyel bu çalışmalarda müthiş bir efor sarfetmektedir.. kendilerine başarı odaklı uyguladıkları amcına uygun stratejide, hedeflerinden ödün vermeyen, bir program içinde çalışmalarını sürdürmektedirler.. 
Çilem Esenyel günlük yaşamında sadeliği seven,ayrıca antrenmanlarda gerekli özeni gösteren, vaktin kullanılmasını bilen sporcuları ile antrenman yaparken bir gün, bir plajın altın kumları üzerinde.. Bazen Beşparmak dağlarının yüksek tepelerinde.. Bazen çim sahalarda.. Bazen tartan pistlerde.. Antrenmanlarını yaptırmakta, yarışmalara yakın zamanlarda ise yarışmanın yapılacağı pistte çalışmalarını sürdürmektedir .. Yarışacak olan sporcunun gücüne güç katmaktadır. Yüksek motivasyon ortamında yapılan çalışmalar, hedef konulan başarıyı olumlu etkilemekte, çalıştıran antrenöre gurur, yarışmacıya derece, Ülkemize ise madalya getirmektedir.. 
Ülkemizin, Çilem Esenyel gibi, spor camiasındaki değerlere sahip çıkması kadar, Buse Savaşkan dahil diğer sportif branşlarda derece almış sporcularını ödüllendirmesi gayet doğaldır. Ülke tanıtımında gerekli olandır..Bu gelecek kuşaklara örnek ve hedef göstermektir.. Prestijin son basamaktaki müstesna yeri budur… 

Sağlıklı Evlilik İçin Acele Edilmemeli..

İnsanın kaç yaşında olursan olsun evladı, yanında her zaman o çocuk hali ile kalır. Söz içerisinde, bir aile meclisinde telaffuz edilirken de bizim çocuklar diye de ifade edilir. Kanaatimce çocuk insan kalbinin ta kendisidir. Çocuk sahibi olsun veya olmasın her kadın bir annedir. Ana yüreği işte burada kendini belli edendir. Kendi çocuğunuz kadar diğer çocuklara da gerekli ihtimam, her zaman kişilere, ailelere huzur veriyor. Nasıl kendi çocuğunuza yapılmasını istemediğiniz olumsuz bir davranışa anında tepki veriliyorsa, sebebi koruma duygusu ile oluşan elde olmayan refleksi hareketlerin buna sebebiyet veriyor olmasıdır. İşte bu ani çıkışlar ister yumuşak, ister sert olsun, her insanda zincirleme kendini gösterendir. Büyüklerden bu güne kadar gelen söylemler torunların evlattan çok sevildiği algısı oluşturdu. Bunun doğru olup olmadığı hususunda bilimsel bir veri veya araştırma var mı dersiniz? Bu tecrübe ile belli olandır. Ancak ne olursa olsun hadisenin esası çocuk sevgisinin, kalbi duygulardaki yeridir. Her şeyin bir ilki vardır. Evladın ilki, torunun ilki gibi aile bağlarında düğümlenen sevgi yumağındaki devamlılığında hep var olan yine ana kalbidir. Bu böyle geldi, böyle gidecek. Ciğerim yanıyor ifadesinde ki yangın, sevginin tezahüründen başka bir şey olmadığı gibi. Bu geçici ömürde nice hadiselerden yaralanan, gönüllerde yeşeren, keşke hep empati olsa, hoşgörü olsa, sabır olsa, aşk olsa diyoruz. Ama tatbik eden kaç kişi, anlayan kim, anlatan kim bilmiyoruz, dinlemiyoruz. Dinlemenin huzurundan ve faydasından yararlanamıyoruz. Halbuki yaşamın kendisi buna değer. Günümüz gençliği aile birimini oluştururken bütün bunları dikkate almalı derken, gençlerin evliliklerindeki devamlılıkta rollerini en iyi şekilde sürdürülebilirliği karşılıklı sevgi, saygı ile güvenden geçmesi gerekir. İstatistiklere bakıldığı zaman evlenen çiftlerin boşanma durumunu, günümüzde hemen hemen yarı yarıya gösteriyorsa burada araştırılması gerek sosyal içerikli bir sorun vardır. Terapi gerektiren teşhislerin işin uzmanları tarafından yapılması gerektir. Sevdim deyip, birbirlerini tamamen tanımadan, sevginin gençliğin verdiği heyecan ile birlikteliklerin derhal evlilikle sonuçlanması, bir de hemen çocuk için acele edilmesi mutlaka iyice düşünülmesi gereken konulardır. Çocuk elbet aile birlikteliğini sağlamlaştıran bir güç. Ancak ayrılıklarda en çok zarar gören, hayatında aile hususunda güvensizliği bu ayrılıklarda gören. Kendince içinde dışa vuramadığı hüznü yaşayan ortada kaldığını düşünen çocuklarımız oluyor. Dolayısıyla onları üzmeye, ne annenin ne de babanın hakkı yoktur. Peygamberimizin dediği gibi. Her ağacın bir meyvesi vardır. Gönülün meyvesi de çocuktur. Bu meyve kendini aileyi, aile bağlarını güçlendirici etkili. Evlat tatlısı olandır. Çiftler sadece kendilerini düşünüp aile birlikteliğinde aklı selim sahibi olmalıdırlar. Sadakatin gölgesinde mutlu ve uzun süreli bir ömürde beraberliklerini sağlıkta ve hastalıkta sürdürebilmelidirler.

#StarKıbrıs gazetesindeki bu günkü yazım.. 


Vicdanın bir de azabı var, unutulmamalı..

Anlamlı bir sözü ile Sadi. Bahçenin gülünde beka ve gül mevsiminde vefa yoktur derken o günlerin yaşanmışlığında oldukça önemli bir mesaj vermiştir. Sadi, bu sözü ile kalıcı olmayan şeye, gönül bağlamaya değmez diyor. Günümüzde de bunun gibi özlü sözlerin paylaşıldığını, özellikle sosyal medyada çok görmekteyiz. Belki de kişiler kendi söylemek istedikleri vermek istedikleri mesajları birçok düşünürün sözlerinin arkasına saklanarak paylaşmakla, ima yolu ile olsa da karşı tarafa muhatabına iletebilmekte, göndermesini yapmaktadır. Bu sözler, imalar, her gün, her an sosyal medyada zaman akımına saniye başına düşmektedir. Şimdilerde özellikle instagram ortamında dahi bu özlü sözleri görebilmekteyiz, okumaktayız. Geçen her günün bir değeri mutlaka vardır. Gün batımı ile evine gidebilen insanlar, öncelikle rahat kıyafetlerine bürünüp günün özetini günün akşamında ailesi ile paylaşanlar olmaktadır. Bu değerdeki artı ve eksiler ifade edilirken insan gün içinde yaptıklarını sözlü olarak ifade eder. Bu ifadelerde vicdanın devreye girdiği yer insanın yatağıdır. İnsan vicdanı ile yüzleşmesini, genelde yattığı zaman başını yastığa koyduğu anda yapar. Yastığa konan baş bu davranışı ile günün bir nevi muhasebesini yüreğinde yapar. Vicdan rahatlığı kadar insana huzur veren yoktur. Peki, vicdan diyoruz da derin anlamında neyin doğru neyin yanlış yapıldığını yargılarken adaletli bir sonuca ulaşabiliyormuyuz. Veya sonuçta vardığınız kararda doğru nedir? Ulaştığınız sonucu kendinize açıklayabiliyorsanız mutlu olmamanız için bir sebebin kalmadığını görürsünüz. Önemli olan sebepleri bir kalemde zihninden iyi için, silebilmektir. Vicdan diğer bir açılımla kişilerin niyetlerini kendi ahlaki değerlerinin temelinde davranışları ile ilgili özellikleri saptaması konusudur. Çoğu kez mağdur olduğunu sanan kişilerce, karşısındakine söylen sitem dolu sözde sende hiç vicdan yokmu ? Sorusu, mağduriyetin kabulü anlamındadır. Halbuki hani derler ya sistem yok. Olmasın olurmu? Sistem ne zaman doğru işler. Herkesin ama herkesin, konmuş olan kurallara uyması ile dönecek çarkın zincirinde bir bütün olmasıyla doğruya gider. Herkes birlikte elbirliği ile kurallara uymaz ise zincir kopar, sistem sistemsizliğe döner. Günlük yapılması gereken işlerin ertelenmesi haliyle, problemlerin birikmesine neden olan başlıca sorundur. Bu ertelemedeki nemelazımcılık gün gelir kendinizde ve ülkenizde kapanmayan bir yara olur. Sakın yaraya tuz basmaktan hoşlananları bu sistemin dışında tutmayın. Bunlar ufak bir yaraya tuz ekerken kendi vicdanlarına yenilip yarayı büyük gösterenlerdir. 

Yara konusu insanları derinden üzen, devamlı akıllara takılan, neden böyle oldu diye çoğu kez insanların yüreğinde bir nevi, kendilerine verdikleri cezadır. Bu yaranın adı vicdan azabıdır. Tabi eğer başkasına zarar verildiği düşünülürse ve sizler de buna inanıyorsanız, vicdan denen muhakemede vicdan azabı yargılanır. Sonuçta özür dilenmesi belki hafifletici bir sebep olur. Ancak güvenilir bir kişinin, bilmeden yaptığı bir haksızlığa dilediği özür, hem önemli, hem de kişinin erdemli oluşunun, ispatıdır. Tanrım insanları kara vicdanlı olmanın esaretinden kurtarsın. Ve dünya malının dünyada kalacağı bir yaşamda vicdan rahatlığı hepinizin huzuru, sağlığı ve sevdası olsun…  #StarKıbrıs gazetesindeki yazım.. 

Yaşanmışlıklar Gelenekler ve Benzeşen Kültürler..

http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=246860

Ev temizliği için dış yardım almak günümüzde bazı durumlarda kaçınılmaz olandır. Yardım aldığınız kişiler ile eğer gün boyu evde siz de temizliğe gözcülük ediyorsanız ve bu temizliğin adı köşe bucak kök temizliği ise eve gelen temizlikte yardımcı bayanlarla gün boyu kahve de içersiniz. Yemekte yersiniz en önemlisi bir nevi onların konuşmalarına da kulak misafiri olursunuz. 
Bir de bakmışsınız ki iki ayrı kültürün insanı Adana ve Bulgaristan bir arada geçmişin derinliklerinden ilk doğumlarını bu doğumlardan sonra bebek ile ilgili gelişmeleri kendi gelenekleri ile anlatıyorlar. Birisinin söylemediği bir şey varsa öteki yok bizde böyle diye de birbirlerini tamamlarcasına konuşmalarını sürdürüyorlar. 
Nihayetinde kendinizi de onlarla beraber o yıllara geri döndüğünüzü, duygulandığınızı hatta gözlerinizin yaşardığını hissediyorsunuz. Ona kaç yıllık evli olduğunu sordum on yedi yıl dedi. İkinci sorum hiç kocandan şiddet gördün mü, yani dayak yedin mi diye de özellikle sordum. Hayır, ne dayak yedim ne de şiddet gördüm diye büyük bir özgüvenle ile cevap verdi. 
Adana’dan Kezban dört çocuk annesi. Doğum konusunda her bebeği olduğunda neler yaptıklarını neler olduğunu anlatmaya başladı. Bebeklerini hastaneden eve getirdiklerinde ilk önce kayınpederin kucağına verdiklerini söyledi. Kayınpeder ise bebeğin kulağına yavaşça Kuranı Kerim okuyarak bebeğin ismini fısıldadığını büyük bir gururla anlatıyor. Bebeğin kırk gün dışarıya yani sokağa çıkarılmadığını nazardan korunmak için kendisinin başına kırmızı yemeni taktığını, bebeğe ise sarılık olmaması için beşiğine sarı tülbent taktıklarını söylüyor. Tabi ilave ediyor. Bebeğin yirminci gününde tuzla ovulduğunu bunun ise ileride ter kokusundan çocuğun arındırılması için yapıldığını söylüyor. Yirmi günlük suyu ile anne ve bebek yıkanıyorlar. Sözü alan Aynur ise kırktan geriye doğru sayım yapıldığı kırklamada, leğene sıcak su içerisine altın atıldığını bu suyla yıkanan bebeğin gönlünün altın gibi olacağını ifade ediyor. Bu şekilde Kırk Uçurum denen inanç sonunda kırklanan bebek ve lohusalığı sona eren anne bebeği ile en uzak yerde oturan bir akrabaya ilk ziyarete gidiyor. Niçin yapılıyor biliyormusunuz? Bebeğin ömrünün uzun olması için. Gidilen ev sakinleri bebeğe altın takar, tatlı dilli olması için mendil içinde lokum çocuğun kucağına konur. Sofralar kurulur üstelik bu ziyarette mutlaka bulunması gereken kişi ise babaanne olur. 
Bebek için altı aylık kına ve sonrasında ilk adım için çocuğun ayağına bağlanan kurdelenin, makasla, etrafında duran iki çocuktan birisi tarafından, kesilmesi, makasın yere bırakılması, bebeğin bacakları arasına konulan hediyenin bebeğin iki yanında duran çocuklardan birisi tarafından alınıp koşması, diğer çocuğun düşmemek kaydı ile onu kovalaması yapılıyor. Çocuğun yaşamı süresince, inişli yokuşlu hayatta düşme gibi bir durumunun olmayacağı hususundaki inançla yapılan bu seramoni mantıklı bir düşünce tarzı. 
Yıllardır ülkemizde çalışan memleketlerinden kopup adamıza gelen bu kişilerin her olumsuzluğa karşı sergiledikleri olumlu tutumları. Konuşmalarına iştirak edenlerde pozitif enerji oluşturuyor. 
İnsan hayata nasıl olumlu bakıyorsa, hayatın, onlara daha iyi bakacağına inanan bu kişiler işlerini bitirip, akşam evlerine giderken hallerine bin şükredenler oldu. Bu yüz ifadelerinden de anlaşılıyordu.. 

Önce sev sonra sahiplen ve hiç bırakma..

Çoğumuzun ilk gördüğü hayvanlar, muhtemelen evdeki küçücük karıncalar, hamam böcekleri, sivri sinekler derken, gerek evde gerek bahçede, gerek sokaklarda gezinen, lokal menşeli kedi köpekler olmaktadır. Yakın çevremizdeki arkadaşlarımız içeresinde evlerinde besledikleri maymun dahil cins kedi, köpek gibi hayvanlarının olduğunu hepimiz biliyoruz. Bahçede uçuşan kuşlar, güvercinleri, sayarsak topraktaki solucanları da görürüz. Mart ayında çıkan tırtıllar. Uğur böcekleri derken günümüz dünyasında çevremizde oldukça çok canlı çeşidinin, olduğunu fark ederiz. Tabi ağaçlı bölgelerde, bahçeli evlerde bilhassa yaz aylarında yılanların görünmesi doğaldır. Kıbrıs’ta nesli azalsa da tilki de bu hayvanlardan biridir. Sulak yerlerin kurbağaları ile ağustos böceklerinin ağaçlar üzerindeki sesi ise koro gibi yaz gecelerinin değişmez müziği olmaktadır. Bitmeyen bir senfonide yer alan bu canlılar, gerek sesleri ile gerekse görsellikleri ile belki de bu dünyamızın kahverengi toprağında, tabiatın renklerinde gökyüzünün mavisindeki çerçevede en masum varlıklardır. Hayvan sevgisi küçük yaşlarda çocuklara aşılanması gereken ders nitelikli bir konudur. Bu varlıkların illaki evde beslenmesi hali olmasa da olur. Ama bir annenin çocuğunun tabağında kalan yemeği, hadi, bahçede kedilere ver deyişi dahi çocuk üzerinde, olumlu bir etkide, hayvan sevgisinde ilk adımı olabilmektedir. Bu yemleme faslı apartmanlardaki balkona, kuşlar için konan bir avuç buğday tanesi ile bir kap su olabilir. Evde köpek ve kedi beslemek ise hijyen açısından çok aşırı özen isteyen meşguliyetlerdir. Akvaryumda balık ile kaplumbağa ise, çocuklarda bu sevgiyi körükleyen bir aşktır. Aynı zamanda evde beslenen hayvanların çocukta vücut dirençlerinin arttığı konusunda uzman görüşleri vardır. Bahçedeki tavukların kümesinden alınan yumurtanın lezzeti, horozun sabah vakti ötmesi tabiatın bizlere bahşettiği ayrıcalıklı lütuftur.. Yaz günlerinde bir kap su ile kış günlerinde bir kap yemeğin kapı önüne konması hiç zor olmayan ama merhamet hissi isteyen mevhumlardır. Sokak hayvanları için barınaklara gerekli özenin gösterilmesi için gösterilen gayretleri de teşvik etmek ayrı bir görevdir. Kıbrıs coğrafyasında Akdeniz’inde mevcut balıklar yanında, sahillerinde, altın kumlarda yaşamını sürdürmeye çalışan deniz kaplumbağaları ve tabiattaki canlıları sahiplenip, Karpaz bölgesinde doğada yaşayan eşeklerin araçlara yaklaşıp insanlara gösterdikleri yakınlığı unutmadan, denizimizde üreyen balıklar dahil kaplumbağaların nesillerinin devamı hususunda bilimsel veriler ile hareket etmek bunu takip etmek hepimizin asli görevi olmalıdır. Kıbrıs’ta evcil hayvanların bakımını, tedavisini yaptırabileceğiniz veteriner hizmetleri olduğu gibi Pet Shoplar, bu canlılar için aksesuar, barınak dahil yem satışları ile hayvan severlere önemli bir hizmet vermektedir. Ayrıca ithal kuş çeşitleri, çeşit çeşit balıklar bu mağazalarda satılmaktadır. Ticari boyutu hem alıcıyı hem satıcıyı memnun eder düzeydedir. İnsanın hayvanlar ile kurdukları sevgi bağının ruh sağlığı kadar rahatlatıcı etkisiyle huzurlu bir ortamın hazırlanışı da ayrı bir kazanımdır. O zaman bir kap su ile bir kap yemeği onlardan esirgemeyelim.

#StarKıbrıs gazetesinde yayınlanan yazım..