Month: March 2017

Aylardan Mart-Mevsimlerden kış ya sizinki?

İlk önce alfabe, sonra sayılar mevsimler, günler haftalar derken ayları öğrendiğimiz, zor diye nitelediğimiz ezber yaptığımız yılların, geri dönüşü olmayan bu günlerimizde hatıralarda yerleşmiş olan kareleri, akla düştükçe, yazmak insanı dinlendiriyor. Bugün kullandığımız ay isimlerinin nerden geldiğini, bu isimler üzerinde kimlerin etkisi olduğunu mutlaka biliyorsunuzdur. Düşünecek başka bir şey yok mu demeyin bazı hallerde düşüncenizin gücünü bilemeniz gerekmektedir. Bu tarz durumlarda kendi iç gündeminizin başka yöne kaydığını da görürsünüz. Dinlenirsiniz. On iki ay deyip geçmeyelim. Araştırmalarda bulduğum bilgilere göre ayların oluşumu birçok olaylar neticesinde eski antik Roma dönemine kadar gidiyor. O zamanlarda bir yılın 4 aya bölündüğünü, bunların VENÜS, MARS, TERMİNUS *gençlik* LUVENTUS *yaşlılık * olduğu bilgisi var. Yine bilgilere göre o zamanlarda yılın son ayı Februarius Şubat, Yılbaşı ise Mart’tır. Sezar ise doğduğu aya Julius, July adını vermiş, İmparator ‘Augustus’ da sonraki ay benim adım olacak demiş. Demiş demesine ama senin ayın bir gün fazla benimki bir gün derken olan Şubat ayına olmuş bu kavga yüzünden dört yılda bir Şubat da 29 çeker olmuş Temmuz, Ağustos art arda 31 gün ile eşitlenmiş. Günümüzde kullanılan ayların köklerinin bazılarının Arapça, Süryanice hatta Yahudi takvimlerinde olması, aylar hakkındaki genelleme yapılmasına engel teşkil ettiği bilgilerde de var. Bunun nedenine ise içinde birçok milletin yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu kaynak olarak gösteriliyor. “Ocak (January): Eski ismi Kanunnisa’dır. Kanun, Süryanice bir kelime olup ocak, fırın anlamına gelmektedir. Havalar iyice soğuyup ocaklar yakıldığı için bu ad verilmiştir. Eski Roma’daki ismi Januaris’dir. Janus, Roma mitolojisinde iki yüzü olan bir tanrıdır. Şubat (February): Süryanicedir (şabat-şobat-şebat). Eski Roma’daki adı Februarius’tur. Februum arınma anlamına gelmektedir. Februa ise Romalıların günahlarına kefaret olarak kurban kestikleri arınma festivaline verilen isimdir. Februarius, Roma’da yılın son ayı olduğu için yeniden doğuş, zamanın başlangıcı gibi anlamındadır. Mart (March): Roma’da yılın ilk ayı olup adı Martius’tur. Savaş tanrısı Mars’tan ismini alır. Kış bastırınca ara verilen savaşlara bu ayda kaldığı yerden devam edilirdi. Savaş tanrısının adı bu yüzden bu ayın adı olmuştur. Nisan (April): Süryaniceden, nisannus kelimesinden gelir. Yılın dördüncü ayı manasındadır. Roma’da Aprilius denir, aşk-güzellik tanrıçası Afrodit’in ayı olarak biliniyor. Mayıs (May): Roma mitolojisinde bahar-bereket tanrıçası olan Miai’den gelir. Bu ayda Miai için şenlikler düzenlenirmiş ve Miai’nin bayramı kutlanırmış. Haziran (June): Süryanicede hazuran kökünden gelir ve sıcak anlamını taşır. Bu ay için sıcakların başladığı zaman anlamında kullanılmıştır. Roma’daki adı Junius olup, ayın adı yine bir tanrıça olan Juno’dan gelmiştir. Gençlik, genç anlamındadır.. Temmuz (July): Eski Babil’de üreme ve bereket tanrıçası Tamuza’nın ayı olarak kabul edilir. Bu ayda tanrıça Tamuza için dam (Süryanicede kadın demektir) kökünden gelen Dumuzi adında festivaller düzenlenir. Roma’da Sezar, daha önceden de belirttiğimiz gibi, takvim oluşturulurken bu aya kendi ismini vermiş. Ağustos (August): İmparator Octivivus’un ünvanı olan Augustus’tan gelir. Octivivus en görkemli icraatlarından biri olan İskenderiye’nin fethini bu ayda gerçekleştirince Sezar döneminde Sextilis (altıncı ay) olan bu ay Augustus’a çevrilmiştir. Eylül (September): Süryanicede aylul (üzüm), yani “üzüm ayı” anlamına gelmektedir. Roma’daki adı September olup yedinci ay manasına gelir (septi-yedi). O zamanlar Mart, yılın ilk ayı olduğu için böyle denildiği bilgileri vardır. Ekim (October): Eskiden Süryanice olan Teşrin-i evvel (ilk teşrin) adı verilirdi. Bu aya ekim yapılıp tarlalar sürüldüğü için Ekim adını verilmiştir. Roma’da October (sekizinci ay). Kasım (November): Eskiden Süryanice olan Teşrin-i sani (son teşrin) denirmiş. Bu aya Arapça kökenli, ayıran-bölen anlamına gelen ‘kasım’ adını vermişler. Aralık (December): Türkçe bir kelimedir. Eski yıl ile yeni arasında kaldığı için bu aya ‘Aralık’ adı verilmiştir. ”Merak ettim uzun uzun anlatılan bu bilgileri özetlemekten yorulmadım. Sizlerin de ilginç bulacağınızı, tahmin edebiliyorum… 

#StarKıbrıs gazetesinde bir köşe.. 

Advertisements

Tarihe Tanıklık.. 

http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=246626

KKTC olgusu bizi yok edilmekten kurtarmıştır. Bunun bilincinde olalım. Her Türk çocuğu KKTC olgusuna gelinceye kadar verilmiş olan ulusal mücadeleyi en iyi şekilde öğrenmelidir. Geleceğe sahip çıkacaksak geçmişi unutmamalıyız, unutturmamalıyız. 1960 Antlaşmalarını çöp sepetine atanların Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmak olduğunu daima hatırlamalı yeni antlaşmaların da çöp sepetine atılabileceğinin bilinci içinde kendi ulusal değerlerimize KKTC ‘ne ve Anavatana dört elle sarılmalıyız. Rauf Raif Denktaş… 

Ben ve kardeşimin Sayın Denktaş’a hitabımız Rauf amca eşi Aydın Denktaş’a ise Aydın Teyze olmuştur. 1963 Kıbrıs Hadiselerine müteakip Lefkoşa’daki evimizin mücahitlerin Rum sınırına bahçeden geçiş yapmak üzere üs olarak kullanımı ile evde çocuk olmasının emniyetli olmayacağı nedeni ile İstanbul’da yatılı okula Özel Işık Lisesine gönderildik. İstanbul’da Tıp Tahsili yapan kardeşim Niyazi Özdemir ise üniversite talebeleri ile Erenköy’e çıkartma yapanlar arasındaydı.. 1964 yılında Sayın Denktaş İngiltere dönüşü Ankara’ya geldi. Makarios’un Kıbrıs’a girişi Türklere kısıtlı ve adaya giriş yasaktı. Özellikle yasaklı kapsamında olan Denktaş’ın Ankara’da mecburi sürgün hayatı böylelikle başlamış oldu. İşte bu dönemde Türkiye’de bulunan her Kıbrıslı Türk’le Denktaş ailesinin irtibatı ve onlara yardımları oldu. Bu dönemi içeren yaz tatillerinde Kıbrıs’a dönemeyen bizi Ankara Küçük Esat semtindeki apartman dairesi olan evlerinde misafir ettiler, çocuklarından ayrı tutmadılar. Unutamadığım 13-14 yaşımın anıları arasında onların ailece Kıbrıs tarihini.. Türkiye nezdinde dile getirişlerindeki coşkuda gördüm. Elbette birçok anım bu yıllar için vardır. Unutamadıklarım arasında Kıbrıs’ta Büyükelçilik yapan ‘Mazhar Özkol’ onları evlerine davet ettiği zamanlarda bizleri de o toplantılara çocukları ile beraber götürdükleridir. Büyükelçinin kızı Nur Özkol ile Lefkoşa’da okul arkadaşlığım vardır. 
Diğer bir anım ise Türkiye’de Anamur’da Kıbrıs Türklerinin Moral ve Motivasyonunu artırmak amacı ile Kıbrıs’ın Sesi Radyosunun Mücahitin Sesi diye nitelendirilen radyo istasyonunu yerinde görmek için Rauf Denktaş’ın kendi kullandığı küçük WW açık mavi kaplumbağa aracın arka koltuğuna Raif, Serdar, Ender, Değer, ben ve kardeşim Kandemir’in Ankara-Anamur yolculuğu vardır.. Anamur’da bizi evinde misafir eden Radyo kuruluşunda görev alanlardan birisi olan Mustafa Adiloğlu’nun evinde pişen mulihiya yemeğinin hep birlikte yendiği çocukluk anılarım arasındadır.. Daha sonraki yıllarda da Denktaş ailesi ile ailevi beraberliğimizi Kıbrıs’ta sürdürdük.. Anılar.. Anılar.. Hiçbiri unutulmayan yaşanmışlıklar.. 
Liderimiz Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş ‘ı Lefkoşa’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayında 1988 yılında ziyaret edip Ulusal Birlik Partisinin 3 Nisan 1988 tarihinde gerçekleşecek 7. Olağan kurultayında dağıtımı yapılacak dergide yayınlanması için tarihe bir not düşermişsiniz ,yazar mısınız başkanım dediğim zaman hiç tereddütsüz el yazısı ile yazdıkları aynen dergide yer almıştır. İleriyi gören kendisini Kıbrıs davasına adayan bu çok değerli devlet büyüğümüzün aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Müzakerelerinin geldiği safhada halen, değişen bir şeklin olmadığı gerçeği halkımızın gözü önünde cereyan etmektedir. Rumların içlerinde, yaşattıkları hırs, nefret, 67 yıl aradan sonra, Enosis’in okullarda kutlanması, ırkçı kararları ile ruhlarındaki hayali gözler önüne serdi.. Türkleri azınlık göstererek, küçümser nitelikte açıklamalar yaptıkları hepimizin kulaklarında çınlarken hala daha bazı kesimlerin Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’ya koşulsuz masaya otur deyişleri Abesle İştigalden başka bir şey değildir. Bütün olaylar, geçmişten, geleceğe, gözümüzün önünde dramatik bir şekilde meydana gelmektedir. 
Dışişleri Bakanı Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun Ada tv de Sayın Cüneyt Oruç ile Editörün köşesinde yaptığı söyleşide ifade ettiği ‘Artık Güney Kıbrıs’la müzakere etmenin anlamı kalmadı’ deyişi ve açılımı son derece önemlidir. Doğrudur çözüm dilenciliği yapmaya hiç gerek yoktur.. 
Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın dediği gibi yeni anlaşmaların çöp sepetine her daim atabilecek zihniyeti geçmişten bu güne unutmamalıyız. 

Nerden geldik nereye gidiyoruz? Değerlere ve kurallara ne oldu?

 Her insan şanslı bir ortama doğmaz. Kişiler doğduktan kendilerini bilir hale gelinceye kadar çevresindeki imkânlar ile yetinirler. Hani derler ya şans kapıyı bir defa çalar pek inandırıcı olmasa da bir bakıma doğrudur. Bütün bu doğrulardan kişi kendini, çevresine göre eğitimi ise mutlaka yine çok söylenen bir deyimdeki açılıma uygun “bir baltaya sap olur.” Çok uzağa gitmeden örnek verecek olsak kendi aile büyükleri içerisinden çoğumuzun annesi eskiden sadece evleri ile ilgilenir, çocuklarına ve eşlerine sonsuz bir koruma duygusu ile sahip çıkarak imkanlarını zorlayanlardı. Eski yıllarda da bu gün de olduğu gibi yeni ev kuranlara anne baba katkısı hep olmuştur. Köyden şehre inip okumak ise imkanların zorlanmasından başka bir şey değildi. Nihayetinde bu gibi oldukça geniş bir kesimin ailelerin, kendi yetiştirdikleri evlatları ile bu günlere gelinmiştir. Her evin her ailenin günümüzdeki anlayışı ile hayatın sürdürülebilirlik göstermesi de aile fertlerinin çalışıp aile bütçesine yapacakları katkı ile mümkün. Küçük yerlerde mesafe dar ailelerin birbiri ile görüşmesi oldukça sık. Doğan çocukların bakımı çalışan ailelerde çoğunlukla aile büyükleri nezaretinde yapılmakta. Aile büyüklerinin ise torunlarına gösterdikleri aşırı bir sevgi sonsuz. Bu sevgi içerisinde her zaman tolerans başta gelmekte… Bu zamanın çocukları kendilerine sağlanan imkânların farkındalar mı? Belki de hiç farkında değiller. Düşünülmesi gerek araştırılması gerek bir konu. Geçen gün trafik ışıklarında kırmızı ışık yandı durduk. Yer Girne çevre yolunda Zeytinlik köyüne dönülen trafik ışıkları… Arabamızın sol yanında, doğru istikameti takip edecek araç da bizle kırmızı ışıkta durdu ama birden kapı açıldı içinden genç bir kız direksiyonu bırakıp arka araçtaki genç sürücü ile sohbete geçti muhtemelen arkadaşı idi. Arabası çalışıyordu, müzik ise sonuna kadar açık, kapı nerdeyse bizim arabaya değecek şekilde, araba bomboş ,direksiyonda kimse yok araç öylesine bırakılmıştı… Aniden trafik ışığına baktım 65 den geriye doğru sayım vardı. Bu hal nedir, ne oluyor derken kızımız şen şakrak kahkahalarla yeniden aracına girdi bizle göz göze gelmesinin onda hiç bir mahcubiyet uyandırmadığının farkında olanlar olarak bizler, sadece yüksek sesle Allah onları korusun diyebildik. Peki, bir sorumluluğa sahip olmayan trafik kurallarına uymadıkları için bazı hallerde trafiğin de onlara acıma duygusu olmayacağını bilip de bilmemezlikten gelen bu gibi gençlerin meydana gelebilecek kaza sonuçlarının üzüntüsünü bizlere yaşatmaya hakkı var mı? ‘ Kimsenin ” bu hakkı olduğunu sanmıyoruz. O halde yine herkesin, her aile ferdinin aklı ile izanı ile hareket etmesi gerekmiyor mu? Gerekiyor… Dahası motosikletli gençliğin inanılmaz hızını yollarda görmüyor muyuz? Görüyoruz. Kendilerini gençliğin verdiği heyecanla dokunulmaz hisseden, gençler ne olur evde bıraktığınız her aile ferdini hem araç kullanırken hem ağzınıza götüreceğiniz adı ne olursa olsun herhangi bir içeceğin ayarında olmasına dikkat edin. Yoksa her şey olup gittikten sonra ister Sivil Toplum Kuruluşları, ister siyasiler, ister haberler olayı kamuoyuna nasıl lanse ederlerse etsinler giden can geri gelmez, ateş düştüğü yeri yakar. Kazaya sebebiyet veren bütün taraflar bu vicdan azabından kurtulamazlar. İsteğimiz her şeyi ile düzgün yollarımızın ülkemize daha yakışır bir düzende yapılması, yollarda daha çok trafik kontrolü olması; en önemlisi. Trafik kurallarına hangi yaşta olursa olsun araç sürücülerinin uymasıdır…

#StarKıbrıs gazetesindeki yazımdır 18/3/2017

Hayatımıza Şükretmesini Bilmeliyiz.. 

Kimi zaman insan ansızın duyduğu ayrılıklardaki şaşkınlığı ve üzüntüyü üzerinden atamaz. Her ne kadar da dost acı günde belli olur deseler de bazen telafisi mümkün olmayan kayıpların anlamında insan kendi yalnızlığında kaybolabiliyor. Tıpkı kaygı duymanın ötesinde şüphe insanı kemiren bir düşünce tarzı olduğu gibi. Ne demiş Peygamber Efendimiz ” sana şüphe eden şeyi bırak da şüphe etmeyen şeye bak.” Halinden, memnuniyet duymayan bir kesimin devamlı şikayet etmesi ile kendini ve etrafındakilere zarar verecek bir durum arz etmesinden daha kötü ne olabilir? Çoğu kimse, ne güzel, bugün mutluyum etrafımda arkadaşlarım var, vaktimizi değerlendiriyoruz, sağlıklıyız diye nefesin şükründe olamıyor. Belki de böyle durumlar hayatımızdan ziyade başkalarının hayatını izlemekten bundan ayrı bir keyif alınmasından olsa gerek? Amaç sanki kaybolmuşçasına, araçlara ilgili alaka yok? Bir memnuniyetsizlik var, almış başını gidiyor. Teşekkür unutulmuş gibi. Çocukluğumuzda bizlere öğretilen her yemekten sonra “İlahi Yarabbi Şükür ” ise kaç evde zikrediliyor bilmiyorum. Hani kaşığa, çatala uzanmadan önce besmele çeken bizler bu gün inançlarımızın lütfunda olanlar değilmiyiz. Daha nice adetlerimizin tesiri ile kapı eşliğinden ilk adımı sağ ayağı ile atan bizler bunları unutmuş olamayız. İşte bu haleti ruhiye ile yüreğimizdeki sözleri tereddütsüz dile getirebiliyorsak, yerinde söylüyorsak ne mutlu bizlere. Bir bakıyorsunuz her olmadık işte bir kurtuluş var diyebilmenin derin düşüncesinde kaybolabiliyorsunuz. İşte böyle karmaşık bir düşünceler zincirinde olmamanız gerektiğini bilenler olmalısınız nasıl ki. Okuduğum ders verici, oldukça ilgi çekici bir hikayede olduğu gibi. Kral ve çok sevdiği arkadaşı ava çıkmışlar, arkadaşı kurşun veriyor padişah da hedefe ateş ediyormuş. Ansızın bir karışıklık olmuş tüfek patlamış patlamasına ama kralın bir parmağı kopuvermiş. Arkadaşı ise geçmiş olsun derken neyse daha kötüsü olabilirdi deyivermiş ama zindana atılmaktan kurtulmamış. Yıllar geçmiş yine kral ormanda gezerken bu sefer Afrika’da yamyamlara, başka arkadaşları ile esir düşmüş. Ateşler üzerinde kazanlar, fokur fokur kaynayan sular ve suya atılan insanlar. Tam krala sıra gelmiş yamyamların lideri durun demiş eksik organı olan insanı yemek bize uğursuzluk getirir. Bu adamın bir parmağı yok, böylelikle canını kurtaran kral geri döndüğünde, hemen zindana attığı arkadaşını affetmiş ve sormuş inşallah beni de sen affedersin. Arkadaşı cevap vermiş halime bin şükür affedilecek bir şey yok demiş adam. Kral niye sen böylesin deyince iyi ki zindandaydım yoksa sizin yanınızda avda olacaktım. Artık kazanda nasıl kaynardım var bir düşünün demiş. Kıssadan hisse dersek şu anki hayatımızın varlığına şükrü yakalarız. Şükür iyilik yapana karşı kalp, dil ve davranışlarla hürmet ve saygı göstermek değilmidir. Sanki hayatımızda tek bir iyilik görmemişiz gibi davranmak ne kadar doğrudur. İnsanın esas kendisine sorması gereken soru aslında budur. Akıl sahibi olmak bunu gerektirir. Yararlandığımız her nimete şükretmenin sonucu, bizi ileriye taşıyacaktır. Her dileğin, nasip ve kısmetine ermenin yolu da budur…

İnsan Davranışları ve ego.. 

Hani derler ya burnu yere düşse eğilip almaz. Sakın dünyada hiç öyle insan var mı diye kuşkuya düşmeyin belki de dikkatsizliğinize gelmiştir. Şöyle bir çevrenizdeki yakın veya uzak kişileri bir analiz edin, az da olsa öyle kişilere rastlarsınız. 

Ahbaplarınızı, etrafınızdakileri hiç incelediniz mi acaba? Kişiler hakkında fikir yürütmeden önce belki de bu analizi yapmalısınız. Yoksa kimseyi ne huyu ne davranışları ne de yaptıkları ile eleştiremezsiniz. 
İnsanın küçük yaşlardan itibaren yakın çevresi olsun uzak çevresi olsun kişiler ile iletişimi başlar. İlişkiler, başlangıç noktasından itibaren devam eder. Sizin gösterdiğiniz özveri ya da karşı tarafın gösterdiği hoşgörü çerçevesinde dostlukların temeli atılır. 
Toplumda kabul gören davranışlarda karşılık bulan en güzel şey, insanların tanıdık veya tanımadık herhangi bir şekilde karşılaştığı kişilere hafif tebessümle dahi olsa içten gelen, riyasız bir sade selamlaşma şeklidir. 
Bazen donuk, donuk yüzünüze bakıldığı halde hani derler ya “Allah’ın bir selamını” esirgeyenleri hiç görmedik değiliz. 
Trafikte olsun, markette bir kuyrukta olsun size yol vermemek adına sizi görmemezlikten gelen ve gözlerini gözlerinizden kaçırmak için tavana bakanları görmemiş olamazsınız. 
Kendi egosu ile ters davranışlar içerisine girip bencillik gösteren, etrafındaki insanlara, küçümser bakışlar ile bakanları, başka bir deyişle gurur denenen kavrama, esas anlamını yüklemeden yoksun kişilerin tavrı işte burnu yere düşse almaz dediklerimizdir. 
Halbuki hangi yaşta olursa olsun, kucaklayıcı olanın, her zaman kabul gördüğü bilinci ile hareket etmenin hiçbir zararı olmadığı gibi, bunun verdiği huzurun sağlıklı düşüncelere sebebiyet verdiği bariz olarak orta olandır. Kazanım budur. Bu kazanım sevgide kardeşliğin özüdür. 
Her insanın belli konularda ve belli ölçülerde kusurları ve eksikliklerinin vebali gibi hallerde, önemsiz bazı kusurları görmezden gelebilmek hoşgörünün ortaya çıktığı haldir. Arkadaşlığın katlanabilir bir süresi vardır. Bu sürede bazı olaylar eğer can sıkıyorsa, karşımızdakine hayır diyemiyorsanız bu arkadaşlıklar çileye dönüşür. Sonucunda kap koy ver deyip gitsin tesellisiyle, ilişkinin sonuna nokta koyabiliyorsunuz. İşte bu an yıkılan sadece karşınızdakinin gururu değil, içinizdeki itimatsızlığınız çöktüğü andır. 
Sonuçta en iyisi insanları oldukları gibi kabul etmektir diyebilmeliyiz. İnsansız bir dünyamız olamayacağına göre bu kabullenişteki sınır belki de mesafedir. Bu mesafede büyüklenme gibi bir ego olmamalı, her şeyi ben bilirim havası olmamalı, insanları sınıflandırmak gibi yanlış bir davranış hiç olmamalı. Eğer bunlara dikkat edilirse, hem seven hem sevilen olmanız hiç de zor değildir. 

Okumak Okutmak ve Kıbrıs Tarihi..

 Etrafınızdaki sessizlik size bazen yapmanız gereken meşguliyetlerle ilgili ip ucu verir. Gazete okumanın, kitap okumanın ortamında, sessizlik, ayrı ve özellikli bir arayıştır. Okumak için kitap seçmek önemli, yeni çıkan kitapları takip daha da önemli. Kitabı sevenler kitap satan yerlerin müdavimi olurlar. Kitapçılarda en güzel yer yuvarlak bir masadaki sandalyede oturup raflardan seçtiğiniz kitapları tek tek incelemek halinin verdiği keyiftir. Tabi eğer hangi kitabı alacağınız kararı ile dükkana girmemişseniz. Bu keyiften oldukça faydalanıyorsunuz. Kitap almaya karar veren kişinin kitabın arkasındaki fiyat etiketi kendisini pek ilgilendirmez. Okumayı seven için, kitap sevgisi buna engel olan tek davranış şekildir. Bu umursamazlık, kitap okumayı seven kişilerin kitaplarını arkadaşları gibi gördüklerindendir. Bazen hangi yazarın kitabı, hangi baskısı derken, yine elinizin altındaki internet ortamından faydalanma yönüne gidiyorsunuz. Özellikle en çok satan kitaplar listesine girip acaba en çok okunanlar listesinde hangi kitaplar okunuyor diye bakmadan edemiyorsunuz. Sonrasında bir bakıyorsunuz ki kitabın ismi de yazarı da konusu da özeti bir tuşla gözünüzün önünde. Tabi merak bu okuyorsunuz. Bu ise önceden görmediğiniz bir filmi gören kişinin size filmi siz görmeden anlatma hali ile aynı. Filmi anlatana dur diyemezsiniz, mecburen dinliyorsunuz. Ne filmi ne de diziyi görme keyfi bir anda yok oluyor. Yazmak için de kişinin istekli olması gerekir, bu akıldan geçen düşüncelerin, kağıda dökülmesi de bir huzur saatinin vaktinde olur. Bu vaktin gece mi olacağı, gündüz mü olacağı ise yazarın ruh haline, bağlı olmaktadır. Yazmak için illaki kitap yazmak gerekmez. Kitap yazmak apayrı bir konu. Bazı anıların dahi not alınır şekilde bir kağıda geçirilmesi de yazmanın bir diğer adı olsa gerek. Eski yılların mektupları da güncelliğini yitirdi. Hani çok sevgili arkadaşım diye başladığımız, kağıdın sağ üst tarafına tarih koyduğumuz, sonunda imza attığımız, imza atmadan önceki sevgilerimle sözcüğünün mutlaka yer aldığı çocuklarımıza yazdığımız, uzaktaki akrabalara yazılan mektuplar. Ya önemli günler için kitapçıların küçük demir döner raflarında yeni yıl için ayrı, doğum günleri için ayrı manzaralı, çiçekli , kokulu kokusuz, yaldızlı yaldızsız kartlarımızı, aldığımız zarfların üzerine adres yazdığımız Postanelere gittiğimiz, sıraya girip pul aldığımız, zarflara yapıştırıp posta kutusuna attığımız, kartlar hepsi unutuldu. Kart, çiçekçilerde masa üzerinde duran oldu. Sadece üzerinde geçmiş olsun, yeni görevinizde başarılar dilerim gibi, üzeri maktu yazılı karton küçücük kare kağıtlarda hükmünü sürdürüyor. Giderek büyüyen bir hız ile insanların boyunlarındaki kelepçe esasında elektronik aygıtlar yani sanal bir bağımlılık künye vazifesi görmekte. Kitap okuma alışkanlığı küçük yaşlarda başlar, okuma alışkanlığı ailede varsa çocuğun model aldığı ailesi oluyor. Çocukları kitapçılara götürmek, okuyacağı kitabı kendisin seçmesini sağlamak, hatta önemli günlerde arkadaşlarına hediye olarak kitap almasını teşvik, okuma alışkanlığının artmasına vesile olandır. Toplumun güçlü olmasının kitap okumaktan geçtiğini bilerek, okuyan insanın çevresine bakış açısının değiştiği gerçeğinden hareketle, beynimizi okuyarak beslemenin, bilincinde olmalıyız. Kitap hususunda bir diğer önemli konu ise Kıbrıs’ın kendi yetiştirdiği yazarların kitapları, isimleri, yanında haklarında bir bütün olarak yer verilen bilgi amaçlı Vikipedi internet ortamına konu ile ilgili bakıldığı zaman verilen bilgilerin 2-5 yıl evvelini yansıttığını görmüş olmamızdır. Bu Web sitelerde halen verilen bilgiler güncellenmelidir. Kıbrıslı Türk Yazarların tümüne eski ve yeni eserlerine ulaşmanın yolu kitapseverlere açılmalıdır. http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=246296

14 Mart Tıp Bayramı..

 Yemin bir işi yapmak veya yapmamak hususunda ileri sürülen bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah’ın isim veya sıfatlarından birisini şahit tutmak veya kutsal bir değere yemin ifadesiyle sığınmaktır diye tarif ediliyor. Tıp Eğitimi görüp ve sonunda doktor unvanı alan kişinin mezuniyeti sonunda yapılan Hipokrat yemini vardır. Hipokrat yemininin, özgün metni yıllar içinde, değişikliğe uğrasa da özünden bir şey kaybetmemiştir. Bu gün için de Türkiye’de Tıp Fakültelerinin mezuniyet törenlerinde kullanılan en yaygın yemin metini şöyledir. ”Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” 14 Mart tarihi, her yıl Tıp Bayramı olarak ilgili meslek kuruluşlarınca, ülkemizde kutlanmaktadır. Bir hafta boyunca ise birçok etkinlikle, gündemde önemli bir yer tutarken doktorların nice sorunları yoğun bir şekilde bu günlerde, masaya yatırılmakta çareler için, öneriler sunulmaktadır. Tıp oldukça uzun süreli bir eğitim. Altı yıl tıp fakültesi, artı ihtisas süresi derken, geçen uzun yıllar. Ancak mesleğe gönül verenler için, sürenin önemini yitirdiği bir eğitim süreci. Çocuğunuz Tıp okuyacağım. Doktor olacağım, dediği zaman, ailenin gerek maddi gerekse manevi olarak devreye girdiği, geçen her yılın, bütün ailede heyecanını doruklara taşıyan bir döneme girilmesiyle, evinizin değişmez gündeminde, artık çocuğum doktor olacak konusu birinci sırada yer alır. Bu dönem, aile için uzun ve zorlu bir dönemecin başlangıcıdır. Her aile en iyi yatırımın, çocuğuna, eğitimle yapılacağını bilendir. Buna göre, plan ve programını, bütçesini, ayarlayandır. Onlarda en az okuyan kadar. Sınav gailesi çekendir. Yaşayanlar bilir, yaşadık biliyoruz. Çocukları Tıp Fakültesine girebilen aileler, çocuklarının o beyaz tertemiz önlüğü giydiği anı, mezuniyet törenlerini, ihtisas için çocuklarının imtihan günü girdiği odadan çıkış sevincini uzman doktor olarak ihtisas sahibi oldukları anı hiç unutmazlar, unutamazlar… Bugün günlerden 14 Mart ve Tıp Bayramı. Bende üç doktor annesi ayrıca iki doktor kardeşi olan bir birey olarak tüm doktorları, onları yetiştiren ailelerini ve aile yakınlarının, bugününü Tıp Bayramlarını kutluyorum. Ayrıca Hipokrat’ın bir deyişinin ne kadar anlamlı bir öğüt niteliğinde olduğunu günün önemine binayen sizlerle paylaşıyorum. ‘Hayat kısadır, sanat uzundur, fırsat kaçıcıdır, deney tehlikelidir, yargılama zordur. Hekim yalnız kendisi için değil fakat aynı zamanda hasta, hastaya bakanlar ve onun içinde bulunduğu dış koşullar için de uygun olanı yapmalıdır…’

Geçmiş zaman olur ki..

Eski yılların alışkanlığı olsa gerek ,saygısı, sevgisi var olan mesleklerden birisi de polisliktir.. 

Kıbrıs’ta her ailenin birisinin köklerine kadar gidildiğinde her evde bir polis olduğu gerçeği vardır.. Yaşadığınız ömürde, karşılaştığınız ,tanıdığınız çeşitli vesilelerle muhatap olduğunuz polis arkadaşlarınız mutlaka olur. Bu meslekte çalışmak zor olsa gerek,zaman mevhumu yok.. Kadını erkeği kendisini mesleğine adayandır. Evini unutandır.. Vefakarlık gösterendir. Ne demiş atalarımız.. polis ol, polisle birlikte ol ama , asla polislik olma.. 
Yıllar önce tanıdığım Zeytinlik köyü sakinlerinden Sayın Aydın Kamiloğlu Cümbezli ‘de sık sık evine gidip kahvemizi beraber içip sohbet ettiğim,sevdiğim, bilhassa Cemaliye Hocaoğlu ile gittiğimiz zaman, sofrasına, oturduğumuz yemeğini yediğimiz, Otonom Kıbrıs Türk Yönetiminin ilk on kadın polisinden bir tanesidir.. 
Bu gidişimde konu, ilk on kadın polis oldu, belkide bu konunun açılması 8 Mart Dünya Kadınlar günü gündeminin bir uzantısı idi.. 
İlk on kadın polis adını, sayarken, onu, ateş önünde kahvelerimizi yaparken hala daha polislik formundan bir şey kaybetmeyen dik duruşu,uzun boyu,kıısacık saçları, ses tonunun otoritesi ile disipline önem veren davranışlarında torunlarına şefkatli gözlerle bakışında seyretme fırsatım oldu..Onu bir kez daha takdir ettim hayran kaldım. İlk kadın polislerin teşkilata alınış tarihinin 16 Temmuz 1973 olduğunu söyledi ve isimleri 44 yıl sonra şöyle sıraladı.. Pervin Gürler.. Esengül Döşemeciler..Bahire Tayfun Caymaz.. Şenay Kebapçı.. Serap Behzatoğlu Mut.. Sibel Sindiren.. Şadan Şekeroğlu..Fatma Çelebi..Bilin Çelebioğlu.. 
1973 yıllarda kadın polislere dıştan halkın bakışının hayret dolu ifadeler ile olduğunu söyledi. Lefkoşa’da ,Köşklüçiftlik sokaklarında sağ-sol yürüyüş eğitimlerinde yoldan geçenlerin yanında evden insanların dışarıya çıkıp kendilerini şaşkın bakışlarla izlediğini ilave etti.. Peki o yıllarda kadın polislerimiz ne görevlerde bulunuyordu diye sorduğumda sicil dosya bölümü, trafik, okul önlerinde çocukların emniyetli geçişlerinin sağlanması, kadın tutukluların asayişi ile Milli Günlerde Tören alanlarında görev yaptıklarını ifade etti.. Bunları konuşurken hala daha mesleğine duyduğu sevginin parıltıları gözlerinden açıkca okunuyordu.. sohbet sırasında eşi Hasan beyde yanımızda idi ve o da Aydın Hanımın polis teşkilatında yıllarca görev yapmasından, çalışmalarından ayrı bir gurur duyuyordu.. Benim de genelde, halkımızın çoğunluğunda olduğu gibi üniformalı mesleklere her daim saygı duyduğum gerçeği bir kez daha bu sohbette su yüzüne çıktı.. 
Daha sonra eve gelip meslekle ilgili internet ortamında yaptığım aramada ilk önüme çıkan site Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Polis Genel Müdürlüğünün 7/24 gerekli bilgilerin verildiği sitenin ne kadar özenle hazırlanmış olduğunu gördüğümdür. . 1571 tarihinde Kıbrıs’ın Osmanlılar’ tarafından fetih edilmesiyle başlayan ve bu güne değin Kıbrıs’taki süreçte, polis teşkilatının , tarihçesini bir daha bu siteden okudum.. Şimdiye kadar dikkatle bakmadığım bir web sitesine yeniden bakmak ihtiyacını bana hissettiren Aydın Cümbez’liye ise müteşekkirim.. 
Sizlere de polislik mesleği ile ilgili sorularınız olursa web sitesine bakmanızı tavsiye ederim..

Semboller ve hayatın gerçekleri.. 

Barış güvercinleri bahçenizden eksik olmasın. Öncelikli barış kendi iç barışımız olsun. Çok şükür coğrafyamızda güvercin ve zeytin ağacı oldukça var. 

Bu günlerin gündeminin sıcaklığından olsa gerek, insanın içinden geçen gerçeklerde başka türlü düşünüp başka türlü konuştuğu zamandaki hallerde, olanları izliyoruz. İzledikçe hayret de ediyoruz. Her hayrette bir selamet var diyebiliyorsak, kendimize ait konularda espri yapıp gülebiliyorum diyorsak demek ki hayatın yaşanmaya değer olunduğunun anlamandaki rahatlığını taşıyoruz. 
Kimin ne konuşulduğunun ne önemi var da demiyoruz. Ya yeriyorlar, ya övüyorlar. İkisinin ortasını tercih en doğrusu. Dikkate almak da gerekir, bazen gülüp geçmekte. En güzeli vaktin değeri. Eğer bu Pazar yorgunsanız canınız hiç bir yere gitmek istemiyorsa evde kaldığınız bu vaktin değeri ile ne hazır yemek siparişi verin ne de mangal yakın. Kadın olsun erkek olsun , yapmakta zorlanmayacağı ,yapılışı çok kolay olan patates, enginar, patlıcanı yağda kızartıp, içine yumurta kırınız bu karışımın ahenkli tadı ile damağımıza yapışan lezzetinin tadını çıkarın. Soğanı sofranızdan eksik etmeyin. Bu karışım Kıbrıs mutfağının tercihi, çoğu insanımızın bir öğün yemeği olur, bunun böyle olmadığını söyleyecek olanın çıkacağını hiç sanmam. 
Enginarın Mitolojide adı geçer, efsaneye göre tanrı Zeus aşık olduğu Cynara isimli güzeller güzeli kıza öfkelenince kalbini dikenli yapraklarla çevirmiş onu bir enginara dönüştürmüş. Bilimsel adı olan cynara scolymus’un hikayesi bu; tanrıları kendine aşık edebilecek çekiciliği, kafa tutabilecek inadı ve de kalbi olan bir sebze… Enginar antik Roma ve Yunan’da da biliniyor. Yunan ve Romalılar dönemlerinden kalan sütun başlıklarında motif olarak, Mısır’daki hiyerogliflerde ise doğurganlık sembolü olarak kullanılmış. Kral sofralarının en özel yemekleri arasında yerini almış’ 
Bu efsane, sanırım enginar hakkındaki bilgileri de tazeler. Kara enginar satışta daha pahalı ama çiğ olarak zeytin/çakıstes (yeşilzeytin) ile yendiğinde ağza tat verendir. Lokantalarda dörde bölünmüş limonlu şekli ile de servisi yapılmaktadır. 
İlk enginar tarlalarını 1974 öncesi Yenimormenekşe köyünde gördüm tanıdım. Tarım Bakanlığınca Enginar ekimi ile üreticinin teşvik edildiği yıllar. Hatta köyün papazı dahi öğrenmek için can atanlar arasında. O yıllarda bereketli ve kazançlı bir üretim çeşidi enginar. Faydası inkar edilemez olan bir sebze. 
Bu yıl manavlarda bol miktarda yerini koruyan enginar, kurulan pazar yerlerinde satıcılar tarafından yeni moda. Ayıklanarak dolmalık şekli dahil sadece kalbi kalacak şekilde satılmakta bu şekli ile enginar tüketiciye, ev insanına kolaylık sağlanmaktadır. Birçok yemek çeşitleri ile mutfağın çeşnisi olduğu gibi çeşiti de olmaktadır. Enginarın bol olduğu bu zamanlarda tadından olduğu kadar faydasından yararlanacak olduğumuz enginar soframızdan eksik olmasın. Ve nihayetinde ‘Kalbi’ kalbimize sıhhat versin…