Month: April 2017

Dut ağacı ve hikayesi.. 

Kıbrıs’ta hangi ilçede olursa olsun yaşadığınız ev, eğer bahçeli ise ve bu bahçe yeterli büyüklükte ise olmaz ise olmaz bahçeye ekilen ağaçlar vardır. Çiçekler vardır. Sebzeler vardır. Fazla saymaya gerek yok, ancak her evde çeşit çeşit üzüm veren adı verigo olan sultani üzüm veren asmalar vardır. Yaz gecelerinde altında oturulup sohbet edilen talvarlar vardır. Limon ağacı ile Yenidünya ağacı bir de mandalina denilen Yusuf ağaçları vazgeçilmeyenlerdir. Çiçeklerden yasemin, gül, ful, feslikan, sardunyalar, gül damlası güzel kokuları ile çevreye misler gibi koku yaymaktadır. Sebzelerden ise saksıda dahi yetiştirilen maydanoz mutlaka vardır. Çok geniş bahçesi olan evlerde ise çeşitler artmaktadır. Badem, Cümbez, Nar, Portokal, Turunç, Şeftali, İncir, Elma, Nektarin, Gonnora, Kayısı ,Erik..Papaya, Muz, Babutsa, Defne. Birde koruma altında tuttuğunuz Zeytin ağaçları ve Harup gibi ağaçlar, çevrenizin, bahçenizin eksilmeyen doğa sevdası olmaktadır. Bütün bu saydıklarım çifter çifter bizim bahçede olan bitki örtüsüdür. Aramızdan ayrılan eşim Ziraat Yüksek Mühendisi olduğu için baba yadigârı evlerimizin olduğu araziye bunları büyük bir keyifle ekmiştir. Hatırası ağaçlar gözümüz gibi baktıklarımızdır. Özel bey ile aramızda ilk tartışmalı bir şekilde bahçeye ekilecek ağaç dut ağacı oldu. Şimdilerde tam zamanı karadut öylesine lezzetli ki her gelen misafirin beğenisini kazanıyor. Meyvelerini, mevsimi olmadan dahi veren, paylaştığım fotoğraflarıma konu olan, işte tartışma neticesinde evimize uğursuzluk getirmesin diye bahçe dışına, dereden taraf, yabani Zeytin ağacının hemen yanında ektiğimiz dut ağacı, büyümesine devam ediyor. Her hayatın bir hikayesi olduğu gibi bu ağacın da hikayesinde büyük bir sevdanın aşk acısı olduğunu öğrendim. Biliyorsunuz öğrendiğim ve daha çok gelip beni bulan bu hikayeleri okuyucularım ile paylaşmak prensibimdir. Tisbe çok güzel bir kızdır komşularının oğlu yakışıklı Piremus ‘a karasevdalıdır. Aileler bu aşka karşıdır. Gençler birbirlerini gizli görmektedirler. Bir görüşmelerinde yakındaki ormanda buluşmaya karar verirler. Buluşmaları bir ağacın altında olacaktır. Tisbe öncelikle ağaç altına gidendir. Boynunda eşarp vardır. Ancak ormanda aslan görmüştür, kaçıp mağarada saklanırken yere düşürdüğü eşarbı parçalanmış bir şekilde aslanın ağzındadır. Arkadan gelip ağacın altında bu manzarayı gören Piremus, ben onsuz yaşayamam diyerek, kendini hançerlemiş ve ağacın altına yığılmıştır. Tekrar ağacının altına gelen Tisbe ise bu aşkın sevdasının etkisi ile aynı hançeri kullanıp kendisi de Piremusun üzerine yığılmıştır. Efsane bu işte. O an bu ağacı, tanrı bu gençlerin büyük aşkına adamıştır. Piremusun kanını ağacın meyvelerine, Tisbe’nin gözyaşlarını ağacın yapraklarına vermiştir. O günden sonra Karadut yerken elde oluşan ve çıkmayan kırmızı lekesini, dut ağacının gözyaşını temsil eden yaprakları temizler olmuştur. Şimdi dut ağacının talihsizliği ile bütünleşen hikayesindeki teferruatı sizlere anlattım. Anlatmadan önce de Karadutun elimde oluşan kan rengini gözyaşı saklı yeşil yaprağı ile sildim. Hakikaten su ile çıkmayan leke hemen yok oldu. Bu belki de iki sevdalı gencin hiç unutulmayacak sevdasındaki aşkın bir gösterisi idi. 

Problemi sapta, uzun vadede çözümü yakala ama hakkını kimsede bırakma!

Karşımıza çıkacak problemleri çözmek için problemlerin nedenlerini bilmek yanında, karşılıklı konsensüs gereklidir. 

Sorunların çözümünde, soruna müdahil olan tarafların her birinin katkısından yararlanmak, sonuca ulaşmak açısından son derece önemlidir. Sorunların, hele de ayni sorunun üst üste dosyalanması ile yılların eklendiği meselelerin tez ve etkili çözümü için yetenekli olduğu kadar seçim kaygısı olmayan liderlerin bir araya gelmesi gerekir. Okuduğum bir yazıda, kırık yumurtanın yapıştırılması hususunda yöneticilerin gösterilen örnekleme ve sorunun çözümünde gayret ve yaratıcılığının önemini ve birlikte çaresizliklerini gördüm, okumaya devam ettim. Çaresizlikte yumurtanın neden kırıldığını araştırdıklarını, yumurta kırılmadan, nerede yanlış yaptıklarını kırık yumurtanın bütün hale getirilmesinde ki zorlukları, yumurtanın yapışkan ile yapıştırılması halinin olamayacağını bildiklerini, dolayısıyla her sorunda kırık yumurtanın verdiği mecaz anlamdaki onarımın hangi yöntemlerle yapılacağı hususundaki analizlerin yapılması gerekliliğinin niye var olduğunun anlatımı hayli ilgi çekiciydi. Altı üstü bir yumurta yenisini alırız olur biter demeyişlerindeki titizlikte, kısa vadeli çözümlerin sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getireceği gerçeğini de okudum. Neyin yanlış gittiğinin mutlaka net bir şekilde anlaşılması gereği olduğunu da… Bütün sorunlarda problemi meydana getiren verilerin bir yerde toplanması birçok insanın katılımcılık açısından faydası olması, sorun hakkında düşünce üretmesi, belki de çözümün karmaşık hale gelmesini önleyebilir diye düşündüklerini de… Ama soruna görüş beyanı ile probleme, doğru yoldan gidilmesi, sorunun çözülmesinde daha etkili olmak şartı varken, yumurta, neden kırıldı sorusunun, cevabı yumurtada çatlak vardı, cevabı ile gerekçe gösterilmediğini de… Böyle durumlarda suçlu kim sorusunun çok tehlikeli bir soru olduğunu da… Doğru hiç kimsenin karşısındakini suçlayarak bir konuyu halletmesi mümkün olmadığı gibi… Suçlayacak birilerini aramak, sadece vakit geçirmekten başka bir şey değildir. Bazen gazetecilerin kullandıkları… Kim? Ne? Neden? Nerede? Ne zaman? Ve Nasıl? Sorularını sorarak yanıt aramak en iyisi olmaktadır. Sorun çözmek üzerine ne kadar çok makaleler var. Hele bir tanesinde kim bir Bütün fil yemek isteyebilir ki sorusuna cevaplar aranmış her seferinde yanıt lokma lokma yeriz olmuştur. Oysa koca bir fili bütün olarak yutmak isteyenlerin sorundan ne kadar uzak olacağı ve aç kalacakları da ayrı bir konu olarak işlenmiştir. 1939 yıllarında Alex Osborn ‘un ortaya attı beyin fırtınası önerisinin üzerinden ise çok yıllar geçmiştir. O zamanki düşüncelerde beyin fırtınasını teşkil esen kurallar vardı, bugün için yeni fikir yöntemlerine eski yöntemler yerini bırakmıştır, beyin fırtınası demek konusunda dahi, bu kurallar ile işlevsellik kazanımlar olabileceği, bu tür eylemlerde yer alanlar fırtınanın yönündeki kazanımları belirleyebilecekleri bir varsayımdır. Ama Kıbrıs Meselesi müzakerelerinde esen fırtınaların, gelişmelerde oluşabilecek hasarının neler olabileceği, müphem bir konu olarak üst üste konan dosyalar içinde yıllardır hapistir… Beklide bu hapislik müebbet hükmündedir.. Herhangi bir sonucun alınmayacağını, iradelerin bu yönde sorunu parçalamalarına, başlıklar altında toplamalarına rağmen meselenin adını ‘Kırık Yumurta’ diye koyarsak, yumurtanın bir bütün hale getirilmesinin ne kadar zor olacağıdır. Kaldı ki Kıbrıs meselesinde değil kırık yumurta, kırık birçok kalp ve kırık birçok hayaller vardır. Güven yoktur. Güvenin olmadığı zeminde çözümün olamayacağının hakikati vardır. Nitekim Enosis kararı atlatmacası yapıp müzakere masasını yeniden oluşturup, ancak yasayı imzalamaktan vazgeçen ve anayasa mahkemesinden medet uman, her gün papazın elini öperek müzakerelerde atacağı adımları için icazet alan bir zihniyetin sahipleri belli iken… Zamanı yakalamak mümkün değildir. Umutların umutsuzluk olduğu yerde durmaktayız. Çok şükür ki ayaktayız. KKTC sınırları içerisinde barışa sahibiz..

Şiddet gören kadınlar ve biz..

ünyada kadın olmak zor demek oldukça iddialı bir söylem. Yaşam süresince bütün kadınların, anne olma ayrıcalığı, kadına verilmiş en zor görev. Kadın bir yerde anadır, bir yerde eştir, bir yerde çalışandır. Kadın için boşuna yuvayı dişi kuş yapar deyişleri söylenmemiştir. Bütün bu görevlerin yetki ve sorumluluğun da olan kadın, eşinin doğumunda neden erkek çocuk sahibi olamadık sorusu ile karşılanan tek varlıktır. Sanki kız çocuk doğumunun suçlusu konumundadır. Kadın bu sorunun içindeki şiddetin manevi baskısı ile hayatını sürdürenindir. Kadına şiddet acaba sadece tokat atmak mıdır? Yoksa kadını bıçak darbeleriyle veya başka şekilde darp edip bu dünyadan koparmakmıdır? Bu hadiselerin hangisi, kadına şiddet uyguladım diyenin sahiplendiği olmaktadır? Esasında cinsiyet ayrımı yapılmadan konuya yaklaşım en doğrusu iken, sadece kadınlara ait kadın sığınma evi altında onların orada barındırılması istemek ne kadar doğrudur? Bu elbette akademik kişilerin kendi düşünce tarzlarında uzmanlık alanlarındaki savunma şekli ile ortadaki verileri oluşturacaktır. Ancak şiddet gördüm davacıyım diyen kadının buradaki özgüveni çalışmaları destekler nitelikte olacaktır. Sosyal bilimcilerin değerlendirecekleri bir hususta, şiddet nedenleri ve sonuçları hem erkek hem kadın üzerinde incelenmesi verilerin açıklanması tedavinin derhal başlatılması gereği kaçınılmaz olandır. Nitekim ülkemizde bu hususta Çalışma Bakanı Sayın Ersan Saner’in konu ile ilgili olduğu çalıştaya değerli elemanların katkı koyup görüş beyanları çalıştay raporlarında da bilgimize gelecektir. Kağıt üzerinde düşüncede yaşanan olaylarda, geçmişten, geleceğe, kadının çektiği ızdıraplar da sadece şiddet mi var? Şiddette su yüzüne çıkan nedir? Kadın erkek ilişkilerinde flört aşamasında tutun evliliğe gitsin veya gitmesin bu yolda ilerlerlerken, kadının her zaman gözyaşı vardır. Doğduğu andan itibaren babanın erkek adamın erkek çocuğu olur söylemi, belki şiddetteki düşüncenin dışavurumunun ta kedisidir. Küçük yaşta evlendirilmeye mahkum kızlarda bu onayı veren ailenin şiddetine ne demeli? Neden kadınlar kendilerini bu kadar gelişmeleri içinde sadece söylemlerle onları barındırmak, gerek düşüncesinde olanların, gündeminde olsun. Kadın her halükarda kendini kendi içgüdüsüyle hareket edebilen bir varlıktır. Çaresiz olduğu haller vardır bu hallerde çaresizliğini dışa vurmayan kadınlarımız vardır. Bahse konu kadınlarımızın ruh hali bu durumdayken tedbirler de onları ve şiddetine maruz kaldıkları kişileri tespit zor olmasa gerek. Bütün bu kişiler aramızda yaşayanlardır. Belki de aynı mahallede yan yana oturduğumuz evlerde ya da bir apartman katında komşularımızdır. Bu durumda, endişe duyanların ortaya çıkmaları bu şiddet bu evde var. Bizler bu durumu kabul edemeyiz diye. Bildiklerini bildirmem gerekirken neden suskun kaldıkları da şiddete destek değil midir? Kadın cinsiyetlerindeki son perdenin nihayetinde. Elbette uzun bir acının süreci vardır. Bu sürece dahil olan herkes şiddetin ilk harfinden itibaren manen vicdanlarında suçludur. Konuya yüzeysel yaklaşımda da olsa düşünmek kolay. Konuya dahil olmak zordur. Sloganlarla haledilemez. Yaşanan her an gelecek şiddetin şekline ne olursa olsun davetiye olacaktır. Lütfen bu davetiyelerin dağıtımını yapanlar olmayınız. Şiddetin önlenmesi, şiddette eğilimli tarafların eğitilmesi ve ancak bu kişilerin tıbbi tedavisi ile mümkündür. Konu tek taraflı düşünülmemelidir…

Her meslek onurludur – Salahattin Pınar’ın anısına…

“Nereden sevdim o zalim kadını? Bana zehir etti hayatın tadını… Söylemem sormayın asla adını… Bana zehir etti hayatın tadını…” Bu şarkının bestesi Salahattin Pınar’a ait.. Müzik ile ilgim şu anda dinlemek… Genelde Televizyonda, TGRT Müzik kanalı yanında ,Yerel radyolarımızın Türk Sanat müziği kanalları, uzun araba yolculuklarında tercihim .. 


Yukarıda bir dörtlüğünü verdiğim şarkı ile Şarkılar Seni Söyler Huysuz ve Tatlı kadın şarkısının ne şartlarda hangi hikâye sonucunda yazıldığını, hangi kadın için sevda acısının çekildiğini, büyük bir merakla okudum. Zaten her bestekârın arkasında bir ilhamın olduğu gerçeği de yok değil… 

Selahattin Pınar 1900’lü yıllarda doğmuş bir bestekâr… Babası, Denizli Milletvekili Sadık Bey, annesi ise güzel ud çalan İsmet hanımdır… Selahattin Pınar Saros ve Edirne’de eğitim almıştır. Okumaya pek hevesi yoktur. Hatta bir yemekte babası oğlunun yanında, arkadaşları tarafından kendisine sorulan, “oğlunuz ne olacak” sorusuna ‘oğlum çalgıcı olacak’ diye cevap vermiştir. Selahattin Pınar babasına itiraz etmiş; “çalgıcı değil sanatkâr olacağım” demiştir. Evden temelli ayrılacağı sırada Selahattin Pınar ortaya şu sözleri söylemiştir ‘ babacığım bir gün gelecek benim adım ile anılacaksın’ demiştir.. Babası bu söz üzerine gaz lambasını oğlunun üzerine attığında, evde çıkan yangının zorla söndürüldüğü söyleniyor. 

Nokta konmuştur, artık eve dönüş yoktur. Zorlu hayat koşullarında müzik dersleri alan Selahattin Pınar daha sonra, tambur çalmayı da öğrenir. Eserlilerine söz seçmekte çok titiz davranıyordu. Kendi anlayışı ile bestelerini yaptı. Geçimi artık İstanbul sahneleriydi. 

Gazi Mustafa Kemal’in huzuruna çağırıldı. Seslendirdiği şarkı; 
“Anladım sevmeyeceksin beni sen Nazlı Çiçek… 
Hasta gönlüm yine hicranını yalnız çekecek. 
Bil ki ruhum seni çılgınca severek ölecek. 
Yine sensiz beni bir lahza şifâyâb edecek” 

”Mustafa Kemal bu şarkıyı dinledikten sonra Selahattin Pınar’a; “bu madeni sazı değiştirin bunda bizim ananevi tamburumuzun hassasiyeti yoktur” dediği günden sonra saz kullanmamıştır. Florya Köşkü’nde Atatürk huzurunda eserlerini icra ederken ‘Gel Gitme Kadın’ şarkısının bir yerinde geçen ‘Karşında Esirim Bana Düşman Gibi Bakma ‘sözlerini ifade ederken Mustafa Kemal’in çok üzüldüğünü, duygulandığını ve masayı terk ettiği bilgileri vardır. 

‘ Bir Bahar Akşamı ‘ bestesindeki gibi karşılaştığı Afife Jale’yi tanıyan onu çok seven Selahattin Pınar bundan sonra şarkılarını hep Afife Jale ye ithafen yazdığı söylenmektedir. Afife Jale tiyatronun ilk Müslüman kadını olarak çok güzel bir kadındı. Pınar, Afife ile evlendi. Afife’nin alıştığı uyuşturucu bağımlılığın esaretinden kurtulamayacağı gerçeği vardır Pınar’ın… Bu arada melankolik besteleri, müzik eserleri inanılmaz derecede dinlenilir olur. Daha sonra Afife Jale’ den ayrılır. 

Selahattin Pınar son derece modern giyinen bir kişiydi. 800 adet kravatı vardı. “Bestelerimi eleştirebilirsiniz ama kravatımı asla” diyordu. Aşkının esiri olan Pınar müdavimi olduğu Todori meyhanesinde bir akşam masayı donatıp, rakısını yudumlarken 1960 yılında masa başında vefat etmiştir. Selahattin Pınar’ın vasiyeti ise her yıl mezarıma bir şişe rakı dökün diye olduğunu da ifade ediliyor. 

Türk Sanat Müziği sevenlerin gönlünde hoş bir seda bırakan Selahattin Pınar, elbette eserleri ile unutulmayalar arasında olacaktır. Bu hikâyede önemli olan kanaatimce en önemli konu baba ile oğul arasındaki tartışmadır. Aileler çocukları üzerine baskı kurarken çocuklarının eğitimde, meslek seçimlerinde onların tercihlerini dikkate almalıdır. Çocuklarının tercihlerinde sınırlı serbestîye hakkını kullanırken meslekler hakkında rencide edici sözler sarf etmemelidirler. Hayat uzun bir süreç değildir. Her mesleğin kendine göre bir onuru vardır. Yeter ki yaşamak nasip olsun..

Başlangıç ile bitiş arasındaki ince çizgi..

Kıbrıs’ta ilk gazete ne zaman basıldı, bu günlere nasıl geldik, şimdi yayın hayatında kaç gazete var bu gazetelerin tirajı nedir, satılıyor mu? 


Ülkemiz halkı gazete okuma tercihini hangi yönde kullanıyor diye araştırma verilerine pek ulaşamadım… Sadece 1878 tarihinden bu güne gelinceye kadar nerdeyse bir roman yazılacak bilgi var. Matbaadan bu yana Kıbrıs’ta çıkan gazeteler hakkında veri olduğunu görünce bu bilgilere sizlerin de ulaşabileceğini düşündüm. KKTC Enformasyon Dairesi sayfasında detaylı bilgileri gördüm… Gazetenin önemindeyim ve aldığım, gazetelerdeki haberler, yanında köşe yazılarını okur, yazarlarına mutlaka bakarım. 

Her ailenin evine en az bir gazete alması gerektiğine inanırım. İçimden iki gazete demek geçse de karşımdakinin ayda maliyeti bu kadar diye itiraz edebileceğini de aklımdan geçiriyorum. 

Eskiden köylerde Kahveci, aldığı gazeteleri masa üzerine koyar, sabah kahvesine gelenler erken saatlerde gazeteleri okuyanlar olurdu. Eski yıllarda bizde eve iki gazete alırdık, birisi Bozkurt gazetesi idi. Babam ise bütün gazeteleri okumak adına Kardeş Ocağına gidiyordu. Belki de haberlerin kritiğinin yapıldığı yer olduğu için… O yol üzerinde, Zühre Kuaför Salonu, Fuat Celalettin Diş Kliniği bir de anımsadığım kadar Dr. Turan Korun kliniği vardı. Bizler kuaförden çıkınca, “İşte babam; Nazım bey ile…” diyerek gazeteleri okuyanları o büyük yenidünya ağacı altında, hasır sandalyelerde otururken görürdük. 

Nazım bey öğretmenler bankası (kooperatif ) kurucularından olan esprili bir büyüğümüz idi. Kardeş Ocağı ise o zamanların deyişi ile okumuşların gittiği, üstelik üye aidatı olan bir yer… Bizler ise annem Zühre’de saçlarını perma yaptırırken Ses ve Hayat Mecmualarının sayfalarına büyük bir hayranlık ile bakanlar oluyorduk. Lefkoşa’da Türkiye gazete ve mecmualarının genel bayii Hazım Remzi Ltd. idi. Saray Otelin hemen altındaki dükkânlarında her gazetenin satılırken, köylere gönderildiği merkezde orasıydı. Ayni zamanda o zamanın daktilo, fotokopi makinelerinin satıldığı Türkiye’de çok revaçta olan ve Kıbrıs’tan alınan Van Heusen naylon erkek gömleklerinin satıldığı dükkan… Türkiye gazeteleri dahil Tom Mixs Teksas kitaplarını da alıp okuyan çocuklardık… Akbaba dergisi eve alınan, parası aylık peşin ödenen mizah dergimizdi. Şimdilerde çoğu ailenin mali gücünün bir gazete alımı ile sınırlı olduğu gerçeği açıktır. Tek çare kalıyor internet ortamından, yazarlara ve haberlere günün her saatinde 7/24 ulaşabilmenin rahatlığı ile okumak… 

Televizyonlardan gazete özetlerini dinlemek, oradaki yorumculardan kendi izah tarzları ile oluşturdukları algıda buluşmak… Çoğu zaman da ayni fikirde olamamak… Sanırım bu sanal ortamda sosyal medyayı iyi kullananlar olsun veya olmasın ortak olarak genelde yaptıkları her gün rutin sabah saat 7.00 den itibaren KKTC yerel televizyonlarının seyredildiğidir. Gazete özetlerini veren televizyon kanalları, programlarında günlük haberleri, manşetleri, spor sayfalarını okuyarak özetlerken spikerin haberleri kendilerince, yorumladıkları, ayrı, üzerinde durulması gereken bir konu… Neyse bunu elbette televizyon sahiplerinin bilgisi dâhilinde yaptıkları söylenmektedir. Belki de gerek televizyonda, gerekse araçlarında görevlerine gidenler, yolda, araç radyolarından, gazete özetlerini dinledikleri için, halkımız gazete satın almıyor… Bu konuda halkın kanaati zaten gazete başlıkları ve haberleri dinliyoruz. Gazete almamıza ne gerek var şeklindedir. Halbuki Günlük bir gazeteyi elinize almak, sayfalarını açmak, o matbaa mürekkebinin kokusunu hissetmek, bu hissedişte belki de alerjik olarak hapşırmak gibi insanı rahatlatan, okuduğunu iyice hazmetmek gibi, bir başka keyif yok. 

Ailenin eve gazete almasının ayrı bir kültür olduğuna inananlardanım. Savunanlardanım. Bu çocuklarımıza öğreteceğimiz en güzel alışkanlıktır diye de düşünüyorum. Bizler ilkokula giderken, her günkü rutin ödevimiz gazeteden bir haber küpürü kesip beyaz kağıda ki buna da imtihan kâğıdı deniyordu, üzerine adımızı yazarak öğretmenimize vermekti. Sınıfta okunan haberlerden her çocuğun belki de, hangi habere ilgi duyduğu keşfediliyordu. Sosyal Bilgiler dersinde haberin doğruluğu veya yanlışlığı da, çocuk beyni ile tartıştırılıyordu. Gazete konusunda, her eve bir gazete alınması, günümüzde gazete kağıdı üzerinden okunması kültürünün yeniden yaygınlaştırılması gerekecektir. Bu ise yazılı basında daha dikkat edilmesi gereken, kaliteli yayınların önünü açacaktır. Gazetenin tirajı okuyucuya ulaşması, aynı zamanda basın konusunda uğraş veren, her kademedeki emekçinin de teşvikçisi olacağı gibi, yazılı basının, mali sıkıntılarında çare olacaktır.

BAKANLAR KURULU’NUN BİLİNMEYENLERİ..

Günlük yazı yazmaya çalışan bir kişi olarak gazetede, köşemde paylaşacağım konuları seçerken gündem dâhil öncelikle okuyucu hedef kitlesinin dikkatini çekecek hususları yazmaya çalışıyorum. 

Bu okuyuculara karşı bir saygı olduğu kadar iş idaresinin de özünde olandır. 
Genelde siyaset olsun, ekonomide olsun veya sosyal yaşantıda hedef kitle son derece önemli bir kavramdır. 
Yani iletinin yöneltildiği topluluktur. Verilmek istenen mesaj, hedefe ulaşır olur ise ve yazdıklarınız okuyucularınızın beğenilerine mazhar oluyorsa bu yazıyı yazanı teşvik eden bir etken olur. 
Bu gün yazmaya karar verdiğim konuya gelince çocukların kendilerinin kararı olmayan, adlandırılıp nüfusa kayıt olmaları halidir. Kıbrıs’ta aile geleneklerinde aileye katılacak bebeğe verilecek isim son derece önemlidir. 
Hele günümüz teknolojik şartlarında bebeğin cinsiyetinin belli olduğu gerçeği varken.. Cinsiyet mi belli oldu? Kıbrıs’ta erkek veya kız olma konusunda çok iddialı istekler yoktur. Sadece anne ve baba çocuğa verilecek isim üzerinde düşünce olarak, büyük bir sessizlik sürecine girer. 
Yüzlerinden okunan ifadede çocukları olacağı için hissettikleri analık ve babalık duygularının heyecanı vardır.. Kız tarafı olsun, erkek tarafı olsun, onlarında torun sevdasında içlerini kemiren sorun hangi tarafın isminin bebeğe konulacağı kaygısıdır. 
Genelde temayül ilk çocukta erkek tarafından bir isim, ikinci çocukta kız tarafından birisinin isminin konduğu görülür.. 
Çocuğunu evlendiren mürüvvetini gören, her aile mutlaka ilk torun sevgisini tatmak ister, her ne kadar ismin, önemi yok, istediğiniz ismi çocuğunuza verin deniliyorsa da ailelerin kendilerini aldatmacadan öte değildir.. 
Her dede ve her nene mutlaka isminin, torunu üzerinden yaşatılmasını isteyendir. Belki bu egoya dayalı bir bir istemdir ancak siz gelin bunu büyüklere anlatabilirseniz anlatın.. 
Esasında bu günlerde bebeklere verilen ve yeni denilen isimlerde eski zamanın isimlerindeki anlam bütünlüğünün olduğu da söylenemez. Birçok garip isim yenilik adına çocuklara verilmektedir.. 
İsim deyip geçmeyin bu hususta anlaşmazlığa düşen aile sayısı az değildir, kırgınlıkların yaşandığını da bilenleriz, çocuğun doğum belgesi alınıp isim kütüğe işleninceye kadar bekleyiş endişesi devam edendir. Türkiye’de Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, isimleri kişilerin cinsiyetlerine göre istatistiki verileri ile isimlerin Ülkede ne şekilde dağıldığını gösteren bilgileri yayınlamaktadır. Bu verilere bakıldığı zaman Türkiye’de erkeklerde en çok kullanılan ismin ‘Mehmet’ olduğu görülürken kadınlarda bu ismin ‘Fatma ‘ olduğu belirtilmektedir.. 
Günümüzde bebek bekleyen çiftler ilk önce kendilerine bir isim ve anlamlarını belirten kitap almaktadırlar ,eski yıllarda pek manalarına bakılmadan konulan isimler, artık anlamlarına göre değerlendirilmektedir, isim verilirken ise sonunda galip gelen yine aile büyüklerinin isimlerinin çocuklara verildiği gerçeğidir.. 
İsimler ve anlamları üzerinde okuma yaparken aklıma acaba Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu üyelerinin isim anlamlarının ne olduğuna bakmak geldi ve baktım… Kendime bir örnekleme seçmek zorunda idim, bütün isimlere bakmam da mümkün değildi. Seçimimi belirledim, okudum, sonra da sizlerle paylaşmadan olmaz dedim… 
İsimlerin kökenlerine bakıldığı zaman Bakanlar Kurulunda 7 kişinin Arapça kökenli isim taşıdığını, bir kişinin Farsça kökenli ismi olduğunu, iki kişinin de Türkçe kökenli isminin olduğunu fark ettim. Şimdi bu isimlerinin anlamlarını belirtiyorum. Tabii burada ilk isimler önemlidir. 
Hüseyin Özgürgün isminin anlamı, ruh ve madde güzelliğidir. İsmin kökeni Arapçadır. 
Serdar Denktaş.. Serdar isminin kökeni Farsça olup anlamı ise başkomutan olarak verilmektedir. 
Tahsin Ertuğruloğlu Arapça kökenli bir isim olup anlamı ,güzel bulma ve beğenmedir.. 
Kutlu Evren ismin anlamı uğurlu veya hayırlı olup kökeni Türkçe dir.. 
Kemal Dürüst ismin kökeni Arapça anlamı ise olgunluktur. 
Özdemir Berova’ın isminin kökeni Türkçe, anlamı güçlü demek olduğu yazıyor. 
Sunat Atun, Sunat beyle ilgili ismin anlamına dair bir bilgiye ulaşamadım. Sanırım anne ve baba adı alıntısı ile oluşturulmuş bir isimdir .. 
Fikri Ataoğlu’nun isminin kökeni Arapça anlamı ise düşünülerek yapılan olurken, Nazım Çavuşoğlu’na gelince Nazım Arapça kökenli bir isim anlamı ise düzenleyen diye tabir ediliyor. 
Faiz Sucuoğlu isminin kökeni Arapça olup, anlamında, başarı veya kazanan. Hamza Ersan Saner’in isminin kökeni de Arapça olup ,anlamı heybetli olarak belirtilmiştir.. 
Hal böyleyken.. Bugün de yazımı Mevlana’dan şu sözle bitirmek istiyorum.. Düşünmen konuşmana. Konuşman hareketine.. Hareketin kaderine yansır .. Güzel düşün güzel yaşa.. 
.

Rum Yönetiminin davranışına dünya duyarsız kalmamalı..

isan ayı başlar başlamaz her çocuğun aklındaki 23 Nisan’dır. Dünden bu güne bizim ilkokul yıllarımız dahil bu gün de çocukların bitmez sevinci bu bayramda daha bir heyecanlı olur. Okulların gösterileri ile bu adeta evlerde bir coşku estirir. Mesela, Yusuf Kaptan Sahasında milli kıyafetlerimiz ile yaptığımız gösteriyi ve giydiğim üç etek dediğimiz halk dansları kıyafetimi ben hiç unutmadım. O günkü 60 yıl kadar evveline ait fotoğrafımı halen muhafaza ediyorum. Daha sonra iki oğlumun, derken torunlarım ile 23 Nisan evimizin hep misafiri oldu. Atatürk’ün çocuklara armağanı 23 Nisan etkinliklerinin başladığı 2017 yılının bu gününden bütün çocuklarımızı kutlarım ancak bazı hadiselerin üzerinde hassasiyetle durmak gerektiğini bu hassasiyetlerin ileride bugünkü çocuklara bir tarih notu olarak hatırlatılması gerektiğinin, lüzumlu bir bilginin, gerçeğinin anlatılması gerekmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Twitter hesabından Larnaka’ya gelen Sırbistan çocuklarının Rum yönetimi tarafından hiç bir makul gerekçe olmadan kuzeye geçmelerinin önlendiğini, Rumlarda KKTC ‘nin tanınma fobisi olduğunu, bu yönde bağnazlık gösterdiklerini yazarak konuyu özetle sosyal medya taşımıştır. Ciddi bir konuda görüş beyan edilmiştir. 

Aynı şekilde KKTC Eğitim ve Kültür Bakanlığı da Twitter hesabından Mustafa Kemal Atatürk’ün tüm dünyaya armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın coşkuyla gururla mutlulukla kutlanması adına kıymetli öğretmenlerden oluşan ekibin, özverili ve yoğun bir çalışma sonucunda program hazırladığını, 6 ülkeden 7 ekibin ülkemize geleceğini yazarken. Güney Kıbrıs’ın Rumların bir kez daha değişmez, zihniyetini ortaya koyduğunu ve bağnaz düşüncelerle fiilen bunu hayata geçirdiğini yazmıştır. Dil, renk ve ırk ayrımı yapılmadan tüm dünya çocuklarına armağan edilen böylesi bir günde, bu coşkulu günün sabote edildiğini, hiçbir siyasi amaç gütmeden ‘Çocuk Bayramı’ için Larnaka havaalanından adaya gelen çocukların Kuzeye geçmesine izin verilmediğini, Güney Kıbrıs Türk yönetiminin insani ilişkilere, yanlış yaklaşımını, kalıcı barış adına gösterilen iyi niyetin her defasında Rum kesimince, olumsuz bir duruş ve durumla geri çevrildiğini saf ve temiz duyguları ile adamıza gelen masum çocukların geri çevrilmesindeki gayenin anlaşılmasının mümkün olmadığını, Rum Yönetiminin bu davranışına dünyanın duyarsız kalmaması gerektiğini, kendilerinin Güney Kıbrıs Rum yönetimi tutumunu kabul etmedikleri gibi kınadıklarını da açıklamışlardır. 
Yazılı veya görsel medyada bu konuya ülkede işlenen cinayetlerden daha az yer verildiğini, Kıbrıs müzakerelerinin devam edip kalıcı çözüm istenen bu süreçte bu konunun günlerce gündemde gerektiği kadar yer almadığını üzülerek söyleyebilirim. Nitekim Star Kıbrıs yazarlarından Oğuzhan Hasipoğlu’nun yazısında belirttiği, açıkladığı bilgilerin ne kadar yerinde ve zamanında yapıldığı gerçeği varken. Kıbrıs Müzakere sürecinde emeği olup alın teri döken değerli bir kişinin hassasiyetlerine önem veriyoruz ve o müzakere dönemin gerçeklerini alenen yazmasını da bekliyoruz. 
Kıbrıslı Türkler olarak diyoruz ki; bu akıl almaz düşünce tarzı ile Rumların çocukların temiz yüreklerinde açtıkları yara vicdanlarda kabuk tutmayacak ve uzun yıllar daha bilhassa adamıza gelen çocukların yaşam sürelerinde bir hayal kırıklığı olacaktır. İleride kendi çocuklarına dahi anlatacakları ancak izah edemeyecekleri bir hadise olarak hafızalarında, kayıt altında kalacaktır. 
Bu yıl düzenlenen ve bilhassa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis bahçesinde KKTC Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber ve Eğitim ve Kültür Bakanı Dr. Özdemir Berova tarafından Mustafa Kemal Atatürk Büstünün iki yanındaki meşalelerin yakılması ile başlatılan etkinliğin, görselliğinin muhteşemliği bir yana verdiği mesaj son derece önemlidir. Çocuklarımızın ve halkımızın kalbi duygularında bu görsellik yerini uzun süre muhafaza edecektir. 

ZOR DEĞİL İDARE VE İRADE MESELESİ..

Hani derler ya; ”çok yaşayan değil çok gezen bilir”, doğrudur lakin dinlemesini bilen, karşısındakine değer veren, onların acısına ve sevincine ortak olanın öğreneceği çok şey vardır. Bizde o hesap hayatımızdan gelip geçen, iz bırakan birçok insanın gerçek hayat hikâyesini dinleyenler olduk. Bugün temas edeceğim, anlatacağım konu dikkatle dinlediğim kişinin, yalın anlatımındaki yaşadığı ve bir çok insanın üzerinde oldukça derin iz bırakan Bulgaristan’daki ASİMİLASYON VE ZORUNLU GÖÇ… Aynur’un “Adriana” olduğu günler… Aynur Bulgaristan’da doğmuş, altısı erkek ikisi kız olmak üzere sekiz kardeşten bir tanesi… 1999 yılında Türkiye’den Kıbrıs’a gelip, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Girne İlçesine yerleşmişlerdir. Aynur’u çeşitli vesilelerle 17 yıldan beridir tanıyorum. Sevgi dolu, sokak hayvanlarını kedileri, çok seven onları alabildiğince evine alan bir kişi… Uzun yıllar hiç sorma fırsatım olmamıştı, bu sefer “Kıbrıs’a neden geldiniz?” diye sordum. “Daha iyi bir hayat şartı için” derken, yılların yorgunluğu, evlatları için çalışmış olmanın harabiyeti gözlerinden okunuyordu. Yine de halinden memnun, temiz, tertipli ve sonsuz bir hoşgörüye sahip… Konuşmayı oldukça çok seven birisi… Konuşma arasında hayatındaki önemli olayları günlüğüne yazdığını söyledi. Hatta şiir bile yazarım diyordu… Başka neler yazıyorsun diye sorduğum zaman, özellikle kendisini, ailesini ve Bulgaristan halkını çok etkileyen unutulmaz ve gerçekten yaşadıklarını hiç duraksamadan anlatmaya başladı. Bulgarlar ona isim olarak Adriana adını vermişler.. Aynur 1962 yılında Bulgaristan’ın Kırcaali kasabasında doğmuş. Annesi ev hanımı, babası devlet emeklisi bir işçi… Kendisi de 1985 yılında yine işçi olan memleketlisi ile evleniyor. 100 TL’nin 47 Leva olduğu yıllarda aylık ücretleri 140 Levadır. Bu para ile Bulgaristan’da iyi bir hayat tarzları olduğunu, bedava sağlık hizmeti aldıklarını, her doğumda kadına iki yıl evde çocuğuna bakması için asgari ücretin verildiğini, kasabaya, her zaman sağlık taraması için gelen ekiplerin olduğunu, röntgen bile çekildiğini anlatırken, ikamet ettikleri Kırcaali’nin doğasının yemyeşil olduğunu, kışları çok soğuk karlı, yazları ise havasının serin geçtiğini özlemle sözlerine ilave ediyor…Bulgaristan’daki o zamanki rejimle İlgili olarak derin bir bilgiye sahip değil, ancak isimlerinin değiştirmek istendiğini, değiştirildiğini, dini inançlarına müdahale edildiğini söylüyor .. Bildiği ve hatırladıkları da var! Türkiye’de Anavatan Partisi olduğunu ve Turgut Özal adını biliyor. Bizler toplu olarak isimlerimizin değiştirilmesine karşı çıktık. Zorunlu göç kapsamında ilk Türkiye’ye gelen grupta yer aldık, derken o yılın 1989 senesi olduğunu da net hatırlıyor. Türkiye’de kapıdan girişte nasıl karşılandınız dediğim zaman sıcak bir karşılaşma oldu diyor. Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç eden 350.000 kişi olduğunu söylerken bir kısım kişilerin hasrete dayanamayıp geri dönüş yaptıklarını anlatıyor. İlk geçişte yanlarında sadece 5-6 valizleri olduğunu ,evlerini ev eşyalarını Bulgaristan’da bıraktıklarını üzüntü ile dile getiriyor.. Arkalarında bıraktıkları anne ve babalarının ise daha sonra sırası ile Türkiye’ye antlaşma çerçevesinde gönderildiklerini. Kırcaali’de evlerinin boş ve harap bir şekilde mülkiyetlerinde durmakta olduğunu ama bir gelirleri olmadığını üstelik halen vergi ödediklerini de anlattı. Türkiye’de vatandaşlık hakkı elde ettiklerini, devletin bir yıl süre ile kendilerine maaş bağladığını ve Bursa’ya yerleştiklerini söylüyor ,o zamanki hükümetin kooperatifler vasıtasıyla kendilerine 20 yıl vadeli borçla ev sahibi olma imkanı tanıdığını bu çerçevede kolaylıkla ev sahibi olduklarını da anlatıyor.. Bursa’da halen hem eşinin hem kendi ailesinin yaşadığını. Bursa’nın şimdiki halini de öve öve bitiremiyor. Hastanelerin son derece modern oluşlarından ve verdikleri hizmetten çok memnun… Ara sıra Bursa’ya gittiklerini söylerken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ki hayatlarından memnuniyetlerini dile getiriyor. İnsanın karnının doyduğu yeri vatanları gibi sevdiklerini, savaşsız huzur içinde sağlıklı günlerde yaşadıklarını, bu toprağın kıymetinde olduklarını üstüne basa basa söylüyor. Kıbrıs’ta göç edip evini yerini bırakan Güney’den gelen kişileri çok iyi anladığını ifade eden Aynur bugüne kadar halledilmeyen Kıbrıs meselesinin bundan sonrada çözüleceğini inanmadığı gibi yeni göçlere de karşı. Adriana yani Aynur ailesiyle beraber Girne’de yaşamaktan mutludur. Kendine göre bir çevresi vardır. Arkadaşları vardır. Kıbrıs’ta yaşayan Bulgaristan Türkleri ile sık sık görüşmektir. Tek isteklerinin kendilerine de kolayca Kuzey Kıbrıs Türk Vatandaşlığının verilmesidir. Bu yönde duaları vardır. Ne diyebiliriz temennimiz KKTC yıllardır yaşayan Bulgaristan Türklerinin sorunlarının da bir şekilde aşılmasıdır.

İnsani zorluklar ve güçlükle kabullenilenler..

Güç insanlarla iletişim günümüzde oldukça zor bir uğraş. Çoğu kişinin akıldışı, düşmanca ya da saldırgan bir şekilde tutum sergilemesi, başa çıkılması uğraş verilmesi ayrı bir uzmanlık gerektir. Dünyamız, bugün için iletişimde, en temel üzerinde, siyasi ekonomik ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmek için bazen güç insanlarla iletişime geçmek, anlaşmak durumundadır. Başlı başına bir çalışma isteyen bu sorunla ilgilenmek, ilgili yöntemleri saptamak, bazen profesyonel destek almakla mümkün. Alınan bu destekte ise yöntemin saptanması gerekir. Normal yaşantınızda ise önceliğiniz kendinize bir soru sormakla olur. Nedir bu soru. Bu soru acaba bendeki kusurlar nelerdir? Diye kendinizle yüzleşmeniz şarttır. Kendinizde hiçbir kusur olduğunu zannetmeden iletişim kurmak istediğiniz ve Güç insan diye nitelendirdiğiniz kişiler ile bir bağ kuramazsınız. Karşınızdakini keşfetmek size bir vakit kaybı yaratır. Güç insanların her biri, dışa sert tepki verenler değildir. Kimisi yüksek sesle konuşur. Hep kendini düşünür. Kendisi ile işbirliğine girmenize asla izin vermez… Bir başka kişi ise kendi aklından geçenleri size asla söylemeyendir. Bir diğeri ise konuş konuş kendi işinizi dahi aksatan olur. İşe olan konsantrenizi etkiler. Güç insanlarla konuşurken çoğu kez dinleme, düşünceleri, karşılıklı tartışma ve en önemlisi geribildirim oldukça önemlidir. Belki de bu tür girişimlerin, güç insanların kendi davranışlarını, değiştirmenize müsaade edecekleri bir ortamı yaratacaktır. İnsanlar zaman zaman fazlasıyla aksi olurlar ama bu onların güç insan olduğunu göstermez, bu gibi insanlar çalışma hayatında iniş çıkışları olan kişilerdir. Bu tip çalışanlara tahammül etmek oldukça güç olsa da yine de bu onların güç bir insan olduğunu göstermez. Güç insan hiçbir fikri tartışmadan kabul etmeyen kişilerdir ve bu kişilerin en büyük zararları yapacağınız işinize engel olmalarıdır. İnsanları davranışları ile tanımlamak gerekir. Öncelikle bu iletişimde kolaylık konusunda fikir yürütürken kendinizi de kontrol altına almanız gerekir. Kendi karakterinizi değiştirmediğiniz sürece başkasından bunu beklemek, doğal bir davranış şekli değildir burada istek son derece önemlidir çoğu kez insanlar söyledikleri sözlerden geri adım atmamayı bir huy edilmişlerdir, hepimizin gündelik davranışlarında kontrollü olduğumuz, yeteneklerimizi ortaya koyduğumuz bu yeteneklerimiz ile belirli görevler üstlendiğimiz, zamanlar vardır. Bu kendimizi geliştirmeyi bizi kolaylaştıran rollerdir. Burada bu işleri yaptığımız için bilhassa yüksek bir özgüven içerisinde oluruz. Kendi kendinizi kabulleniş budur. Ekip etkinliklerine karşı teşvik yapan karşısındaki insanların duygularına saygı duyanlardan belirlenen amaç bir grup çalışması sonucunda hayata geçirilip otokontrol ile uygulamalar içerisinde, açıklığı, dürüstlüğü, barındıran inisiyatif taşıyan davranışlardır. Eğer karşınızdakine, kendisini ispatlama hususunda zemin hazırlarsanız o kişi daha kolay bir davranış şekline girecektir. Saldırgan davranışları olanlar grubu yani ekibi rahatsız edenlerdir. Kontrol altına alınması baştakinin işi bilir olmasına bakar. Denetim burada özellik kazanır. Ekip çalışması içerisinde amaç birliği esastır. Ayrıca takıntılı olan insanlar herkesin moralini bozmakta ustadırlar, çevrelerine karamsarlık yayarlar. Öyle hiperaktif insanlar vardır ki bunların sorunu haddinden fazla enerjiye sahip olmalarıdır. Sakin durmazlar çok konuşurlar. Bir şey yapmaya çalışırken hiçbir şey yapmadıkları görülür şöyle bir etrafımıza baktığımız zaman çevremizde ne kadar çok güç insan olduğunu da görebiliriz bu gibi insanlarla anlaşmak için öncelikle kendimizden özveri beklemeliyiz, insanlara ne yapacaklarını söylemek yerine onların sorunlarıyla ilgilenmek, sorunları çözmek için işbirliği yapmak oldukça önemlidir. İnsanların hakikaten samimi ilgiye ihtiyaç duyduğu günlerdeyiz . Onlarla sıcak bir diyalog kurmak elinizi onlara uzatmak duyarlı bir insan olduğunuzu göstermek, onların üzerinde olumlu etki yaratacaktır. Her tür ilişkide, güven oldukça önem arz eder. Bütün sorunları akılcı bir şekilde ele alma ve güç insanlarla uğraşırken elde edeceğiniz sonuç, sizin kazancınız olur. Ne kadar çok dinlemeyi öğreniyorsanız, o kadar çok dikkatleri üzerinize çeker, karşınızda beni dinliyor bana önem veriyor algısını oluşturursunuz. Böyle bir yaklaşım, insanlara verilen değerin en yüksek mertebesidir. Başarı sizin çevrenizde sevilir olmanızı sağlayacaktır. Her meslekte ne kadar çok arkadaşlık ilişkilerini geliştirip çalışırsanız, ayrıca aranılır kişi olacaksınız. Gelip geçici dünyamızda neden bu şekilde davranmayalım, neden, insanlara sevgi ile yaklaşmayalım. Her günün bitiminde gün içerisindeki edinimlerimizin, mutlaka gecenin huzuru olacağı kadar, sabahında enerjisi olacağını, bu enerjinin fayda olarak topluma yansıyacağı çabayı, neden harcamayalım. Demek ki. Çalışmak insan hayatının vazgeçilmez bir istemidir. İletişim ise bunun anahtarı…

Eskinin adı yeninin tadı..

Zaman su gibi akıp geçiyor. Geçen zamanın içerisindeki yaşanmışlıklar sanki bir film şeridi gibi. Geriye doğru sarıldıkça insanın neler yaşadığını, neler gördüğünü, hayatın zorlukları ile kolaylıklarını bir bir hatırlıyor. Günümüz şartlarına, şükrettiriyor. Eski günlerin hatıraları, çoğu gecelerde hepimize masal gibi anlatılanlardı. Soğuk kış gecelerinin, şimdiki gibi merkezi ısıtma sistemlerinin olmadığı evlerde, ısınmak için üzerimize sıkı sıkı örtülen kırmızı battaniyeleri, demir karyolaların üzerindeki içi pamuk dolu şilteler üzerinde, yorgancıların diktiği çarşafla kaplı yorganları, yine içine elyaf veya kuş tüyü olmayan yastıklarda hayatın içindeki gerçek hikayeleri bir türlü zihnimizden silinmedi. Kıbrıs’ta 2. Dünya harbinde uçakların halka yiyecek attıklarını. Üzümlü ekmekleri anne ve babalarımızın ve halkın yiyecek ihtiyacının karşılandığını, savaşın o zamanki vahşetini dinleyenler olarak büyüdük. İlkokullarda bizlere evde yapıp içmemiz için İngiliz idaresinin süt tozu dağıttığı günleri de gördük. 

Sosyal yaşamda kullanılan çoğu araç ve gerecin zor şartlarda kullanımını seyreyledik. O zamanlarda demir döküm önden açılıp içi kömür ile doldurulan. Kömürün köz, kor ve kül olmasını bekleyen kadınların, şimdiki gibi ütü masalarında, buharlı otomatik ütülerle değil yere serilen battaniye üzerinde çarşaf konarak ütüledikleri pantolonların üzerine suyu sıkılmış tülbent koyarak, gömleklere ütü yaptıklarını gördük. Mutfaklarda, şimdiki gibi dış kapısından buzun her halini bardağa koyabildiği, derin dondurucusu olan buzdolapları yerine, yiyeceklerin bozulmaması için üsten kapağı açılarak içine hazır satılan kocaman kalıp halinde gün aşırı hazır buz satın alınarak kullanılan ve buzdolabı yerine geçen o günlerin cihazları ile büyürken, kullanılan tel dolaplarının çengelli demirlere asıldığı tel dolaplara konan yiyeceklerin saklandığı günlerden geçtik. Çamaşır kazanlarında, beyaz yatak çarşafları kaynarken annelerimizin suya beyazlatıcı diye çivit attığını da görenleriz. Şimdi ise tam otomatik çamaşır makinelerinde kurutma dahi yapabildiğimiz araçlara sahibiz. 
Yemek pişirmek için mutfakta İslimin pompasını ateşin harlanması işleminde hız veren büyüklerimizin ellerini de gördük, bugün turbo fırınlarda istediğimiz ısıda dokunmatik ayarda fırınlarda, gazocaklarında yemek yaptığımız günlerdeyiz. Mikro dalga ısıtma cihazları kullanıyoruz. Eski günlerin tarlada işçilere kazan içinde odun kömüründe kuyruk yağı ile yapılan ırgat pilavının, bugünlerde yapımı ne kadar kolay. Buhar tencerelerinde yapabiliyoruz. Eski Kıbrıs günlerinde tarımda sapanla sürülen tarlalar, modern tarım araçları ile yapılmakta. Orak artık yok, kombaylar hem biçiyor hem bala yapıyor. Kıbrıs’ta hayat gittikçe dünden bu güne ne kadar çok değişime uğramış. Mağusaya kadar uzanan Yenağra yeni adı ile Nergisli’den geçen tren raylarından eser pek kalmamış ama eski Eti Teşebbüsleri Ltd’in yer aldığı binanın tren istasyonu olduğu biliniyor. Eski otomobillerin yerini, tam otomatik çeşitli son model arabalar almış. 
Eski Kıbrıs evlerinin radyosu, pikap dediğimiz plak çalar cihazların güncelliğini yitirdiğini, şarkıların YouTube’dan indirildiğini, akıllı telefonlardan dinlendiğini, kulaklıkla şarkının özündeki sesi kulağımızda hissettiğimiz günlerdeyiz. Siyah beyaz televizyonlar, yerini içerisinde internet olan televizyonlara devretmiş. Renkli renkli uzaktan kumandaları ile üşengeç olanlara, bol seyirli film olanakları veren televizyonlar. Hepsi ülkemizin modern merkezi ısıtmalı evlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Köylerimizdeki mimari yapı değişmiş. Eski kerpiç evler giderek azalmış. Çok eski günlerin lambasuyu ile yanan, işlemeli cam’ Karpuz Lambası’ denilen aydınlatma lambaları bu günlerde antika eşya niteliği kazanmış, kök aynaları ile evlere ayrı bir ihtişam sağlarken çoğu evde elektriksiz kalmamak adına jeneratör mevcut. Eski ile yeninin arasında sıkışıp kalanlar elbette vardır. Ancak her geçen gün iyiye gidiş olacaktır. Yeni teknolojiyi yakalamak için hayat mücadelesi devam edecektir. Yeter ki sebat olsun. Sabır olsun…