Month: May 2017

Kadife Kıbrıs’ ın imkânsız aşk filmi 

Neler söylendi, neler oldu, bugünkü durum nedir diye dünden bu güne bakmakta her zaman bir fayda vardır… Cumhurbaşkanlarının demeçleri bu faydada örnek teşkil edenlerdir… Şöyle ki; Denktaş, bir soru üzerine, Rumların taktiğinin, Annan planında hiçbir değişiklik yaptırmadan, işi Türkiye ve Yunanistan’a bırakmak olduğuna işaret ederek, ”Türkiye ile Yunanistan’ın anlaşamayacaklarını da hesaba katarak ‘Annan da kendi görüşlerini ortaya koysun da bakalım bu Türkler ne yapacak diye’ bir meydan okuma da olabilir. Ama sabırlı olalım da görelim” dedi. Ne zaman? 3 Mart 2004 Cumhurbaşkanı Talat,” Eğer Genel Sekreter bir inisiyatif alırsa bu iş biter. Ya biter, ya biter. Almazsa da bitmez. Yani inisiyatif alırsa, ya çözüm olur, olmazsa da bölünmenin kalıcılaşması iyice sağlamlaşır” dedi. Ne Zaman? 2 Şubat 2008 KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Kıbrıs müzakereleri kapsamında yarın yapılacak liderler görüşmesinin son görüşme olabileceğini söyledi. Eroğlu, ‘BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer, yarınki görüşmeden sonra görüşlerini, düşüncelerini (BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’a) aktaracağına göre bu safhada görüşmenin bir anlamı olmaz’ dedi. Ne zaman? ANKARA 23.3.2008 9 Mayıs 2017 ‘İnşallah devam eder çünkü Rumlar ile anlaşmanın imkânı olmadığını sadece ben görmüyorum. Artık Kıbrıs Türk’ünün dörtte üçü Rum’un uzlaşma niyetinde olmadığını hatta Annan Planı’na ‘evet’ diyen bugünkü Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı bile (Temmuz’a kadar bir anlaşma olacağı beklentisi içerisinde) ‘Eğer anlaşma olmazsa biz de devlet olarak yolumuza devam edebiliriz.’ diyor. Yani ilk defa benim gibi konuştu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devleti, bizim garantimizdir. Eğer biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletini kurmamış olsaydık, bugün müzakere masasında iki lider olarak oturamazdık. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletini kurduğumuz için o masada Kıbrıs Türk halkının lideri olarak oturuyoruz.’ dedi… Ne Zaman? 10 Mayıs 2017 Sayın Mustafa Akıncı 17 Mayıs’ta ortaya çıkan ‘öncelikle güvenlik – garanti konularını, ardından da toprak düzenlemelerini tamamlayalım da sonrasında diğer 4 başlığı hallederiz’ anlayışı içindeki bu yeni tavrını kabullenmemiz kesinlikle mümkün değildir. Bu yeni tavır, mutabakatlara aykırı olduğu gibi, iyi niyetli ve çözüme odaklanan bir tavır da değildir. Her gün her saat Rum lider ve gerekse sözcüleri tarafından tekrarlanan bu ön şartlı yaklaşımlarla olumlu bir sonuca ulaşmak olanaksızdır’ diyerek sözlerini tamamladı. Ne zaman? 30 Mayıs 2017 Kıbrıs Meselesinde gelinen süreçte çözüm olacağından olumlu sonuç alınamayacağına dair, görüleceği üzere bütün Cumhurbaşkanları sonuçta, hem fikir olmuşlardır… Ancak ne hal ise, neyin halkası, neyin zinciri, neyin inisiyatifi olsaydı da çözüm olurdu diyenlerin, iki halkı yaklaştırma diye kamuoyu oluşturma, çabaları, şov zihniyetinin hala daha bir ürünü olabilmektedir… Geçen uzun yıllar iki halkı yakınlaştırmamış bilakis aradaki mesafeyi genişletmiştir… Soğukluk had safhadadır… Artık Kıbrıs meselesi filminin adı imkânsız aşk bile olamaz… İki tarafın halkının büyük bir çoğunluğu birbirini sevmiyor ki arada bir sevda olsun… Yine de Sayın Türkiye Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun ziyareti Anavatan Türkiye’nin Kıbrıs’a, çözüme olan inisiyatifi ile Kıbrıslı Türklere ve KKTC sahip çıkmasının ayrı bir göstergesidir… Ancak Cenevre’ye koşulsuz gidilecek bir zihniyetin halen Rum Liderin ve kilisenin gündeminde olmadığı ayrı bir gerçektir… Geçen yıllar, Kıbrıs’ın gerçeğidir ve silinmez hakikatlerin kanıtıdır… Velev ki Cenevre’ye gidilsin, sonuç yine yoktur… 


Advertisements

Adap ve ataya saygı..

Doğarken ağlayan her çocuğa nefes veren bu refleks ileriki yılların tercümanı gibi olur. Hayatın her basamağındaki kaderin işleyişi aile, evin eşiğinden içeri adım attığı anda başlar… Mesela Freud’a göre “insan vahşi güdülerle doğar, zamanla ehlileşir.” 


Doğduğunuz ortam sizin ilerideki karakteriniz oluşmasında oldukça etkili olandır ve aile terbiyesinin, karakterinize şahsınıza mutlak surette giydirilmesi ile mümkün olur… Aile terbiyesi içerisinde öğrenilmesi oldukça zor olan saygı konusudur… Saygı aile içerisinde olduğu kadar çevreniz içerisine bulunan aile yakınlarına gösterilmesi gereken, içinize sindirilmesi için sürdürülen çabalardır. Bir insanda saygı mevhumu eğer düşüncelere iyice yerleşmişse, bu kişileri, ileriye taşıyan önemli bir adımdır… Kendisinin dünyaya gelmesine vesile olanlara saygı ise, insana yakışan en önemli ahlaki ilkedir. Bu ahlaki ilke, anne ve babaya saygıdır ve yerine getirilmesi farz olan davranışlardır… Bizler öyle gördük, öyle büyüdük. Saygı öncelikle aile içinde anne ve babaya duyulan, duyulması gerekendir… 

Geçmiş yılların aile düzeni içerisinde büyükler olduğunuz ortama giriyorsa çocukların kendilerine çeki düzen vermesi ile saygı başlardı… Anne ve baba önünde ayak ayak üstünde oturmanız mümkün değildi… Anne ve baba konuşurken söze karışmamanız da gerekiyordu. Yüksek sesle konuşmanın yapılmadığı gibi, sofraya oturulduğu zaman ilk önce babanın tabağına yemek konması da annenin eşine karşı duyduğu ayrı bir saygı örneği olarak çocuklara öğretilendi… Eğer baba o gün yemeğe gelmeyecekse, tencereden ilk yemek yine babaya ayrılandı ve annem ne isterse olsun ileride sizler de bunu yapın geriye kalan yemekten babaya ikram olmaz diyen bir anneydi… 

Çoğu komşumuzda gördüğümüzde bu şekildeki davranışlardı… Aile içerisinde saygı silsilesi her kişi için geçerleydi… Büyüklere saygı hastalıkta ve sağlıkta var olandı… Yoksa eskiden evliliklerde şimdiki gibi sözlü değil sessiz evlilik yeminleri vardı… Bizler de çocuklarımızı bu çerçevede büyüttük, saygılarında hiç bir kusur görmedik… Zamanımız çocukları için de saygı yine öğretilen olmakla beraber çocuklara söz geçirmek biraz zor… Çocukların dünyası çağımızda imkanları bol bir ortamda genişledikçe genişledi, çocuklar kendilerine ait yarattıkları ortamda büyüyenler oldular… Odasında olan, ders çalışan veya bir şekilde meşgul olan çocuklar zaman zaman anne ve baba eve geldikleri zaman kapıya koşanlar olmaktan uzaklaştılar… Sofra kurulduğunda yemeğini alan çocuklar televizyon önünde yerlerini almaktan çekinmiyorlar. Belki de bu durum alışkanlıklardaki değişimin kendisi ancak zaman geçiyor ve müdahale de yapılamıyor… Ancak saygıda, ana ve babaya hitapta kusur olmadığı müddet bu gibi haller de hoşgörü ile sınırlanıyor… 

Ramazan günlerindeki duygu yoğunluğu aramızdan nice anne, babaya saygı olarak, geleneklerimizin ve kültürümüzün bir gereği olarak kendini dualarda yüreklerde ve kabir ziyaretlerinde buluyor. İnsan kendine duyduğu saygıyı karşısındakine verdiği zaman karşılığını alandır… Yine eski bir çalışanımızın bana yazdığı ‘ Özel abim için hatim okumaya başladım. Kadir gecesi dualarla ruhuna bağışlayacağım ‘ dediği gibi… 

Mübarek Ramazan ayında aramızdan ayrılan ana ve babalar için ‘Ey Rabbim! Anne babam beni küçükken nasıl terbiye ettiler, besleyip büyüttülerse, sen de onlara merhamet et, geniş rahmetine kavuştur!’ diyebilmek erdeminde olmak saygıda son mertebe olandır. Fakir olsun zengin olsun her ailede evlattan evlada geçecek ebedi saygının özeti işte bu cümledir… 

Ay Sonu Geldi Hesap Kesildi…

Bir zamanlar, çoğu ailede nedense alışverişi tek başına erkekler yapmakta idi… Yakın bir geçmişte ülkemizde, büyük alışveriş merkezlerinin açılması ile eşler, çocukları ile birlikte ihtiyaçların giderileceği büyük alışveriş merkezlerine gider olmuşlardır… Çoğu büyük AVM’lerde çocukların vakit geçireceği paralı oyuncakları girişte görmek mümkün, ayrıca içeride belirli yerlere bu oyuncaklar yerleştirip aileleri rahatlama, yönünde tedbir alınmıştır… AVM girenlerin çoğu, önüne aldığı tekerlekli sepete veya arabacık içerisine eğer elinde evinin tespit edilen ihtiyaç listesi yok ise ki olması gereken listedir, raflardan sepete konulan her üründen haddinden fazla alım olacaktır. Netice ise kasada kabarık bir fatura ile sonlanır… 


Kaldı ki AVM de sadece ev değil her türlü ihtiyaç için, giyecekten tutun yiyeceğe kadar her ürün çeşidi vardır… İnsanın bu albeni karşısında eli gayri ihtiyari raflara uzanır olur… Sonuçta hayli yüklü bir fatura, ay sonu sizi kredi kartı ödemelerinde zora sokan nedenlerden sadece bir tanesidir… Hele diğer alımlarınızdaki fatura bedellerini taksitlendirmiş iseniz ve bu taksitlendirmeler toplamı fazla ise vay halinize, harcamalar gelirden fazla ise işte o zaman yanarsınız… Kredi kartlarındaki asgari tutarı ödemek ise borçlarınızın katlanarak artması demektir… Kredi kartlarında tek kart kullanmak daha iyidir… Her zaman gelir gider hesabı için daha kolay olandır… Böyle bir tedbir ve denetim, maaşa/gelire göre kredili alışveriş sizi kasada zora sokmayacaktır… Bazen önünüzdeki kişinin, kasiyer yetersiz bakiye dedikçe cüzdanından çıkardığı diğer kartları göstermesi insanın içini ürpertiyor… Bu Kart bolluğunda kartı veren banka mı yoksa kartı kabul eden kişi mi kabahatli diye insan düşünmeden edemiyor… 

Eskiden ay sonu gelirini eline alan evde bu kadar mutfak parası bu kadar çocukların harçlığı, bu kadar benzin, elektrik, su diye hesaplanır, ayrılır, para ise yatak odasındaki dolapta kat kat çarşafların arasına naylon küçük poşetler içinde ayrı ayrı konarak muhafaza edilirdi… Gider gelirden fazla ise yastık altındaki çeyrek altınlar bozdurulup aradaki fark giderilirdi… Çeyrek altınlar ise ev hanımının mutfak için ayrılan parasından yaptığı tasarruflardı… Borçlanma konusu ise pek cazip değildi… Şimdi ise erkek olsun kadın olsun cüzdanlarının kredi kartları için gözleri çok… Hadi bir göz yerine sürüş ehliyeti diğer göz yerine kimlik kartını, koyarken iki de banka kartı var sayarsak, yine de kart koyacak yer çok… 

Her şey tüketim için, cüzdanın şeklinde bile kışkırtıcı… Aldanıp inanmamak lazım… Bu gidişle eskilerin mahalle arası bakkalları aranılır olacak… Eski bakkallarda veresiye defteri vardı ama kartların savaşı yoktu… İnsanlar bakkallarda buldukları ile yetinmesini biliyorlardı… Belki de zamanımızın mutsuzluğa daha yatkın olması eskiye duyulan özlemin içinde özetlenmektedir… Ramazan günlerinin hassasiyetinden olacak, insan eskiye dalıp dalıp gidiyor… Hayat ise veresiye ve peşin arasındaki süreçte ilerliyor…

Hayırlara vesile… Ramazan 

Ramazan ayı başlar başlamaz sonunda bayram olması birçok hazırlığı bünyesinde taşır… Bu mübarek ay için iyi ki on iki ayın sultanı demişler… Masraflı aydır bunu bilmek gerek. Rutinde harcanan aylık giderin daha fazlası bu ayda harcanan olduğu için eski insanların dediği gibi, kenarda köşede biriktirilen, tasarruflar bu ayda harcamalara yardımcı olur. Sofralarda çeşitli yemeklerin bulunması her zaman pişirilen yemeklerden fazladır. Ramazan tatlıları arasında baklava revaçta olduğu kadar her gece için ayrı bir tatlı sofraya konandır… Ekmek Kadayıfı yapıldığı gibi üzeri kırmızı nar taneleri ile dolu sütle yapılmış güllaç tatlısı da Ramazan ayının vazgeçilmez tadıdır… Bu ay içerisinde sivil toplum örgütleri, siyasi partilerin kadın kolları iftar geceleri düzenlemektedir. Birlik ve beraberliğin dayanışmanın pekiştiği böyle etkinliklerde toplanan gelir ihtiyaçlı kişilere kurumları vasıtası ile dağıtılmaktadır… Ramazan boyunca tutulan orucun bitim tarihi bu yıl süresini 24 Haziran Arife günü akşamı açılan oruçla dolduruyor ve hemen ertesi gün Bayram sürecine giriyoruz. Pazar, Pazartesi ve Salı günleri 3 gün süresince Şeker Bayramı kutlanacak… Çalışan kesim özellikle memurlar bayramların tatil günleri ile çakışmasından pek memnuniyet getirmezler, ancak bu yıl takvimlerde bayram tatillerinde özelikle, kurban bayramında, iki gün hafta sonu tatili ile buluşmuştur. Ramazan ayı içerisinde zekât ve fitrenin önemi büyük olduğu kadar anlamları da önem arz ettiği gibi kimlere verileceği de merak konusu olmaktadır. Çoğu sivil toplum kuruluşları makbuz karşılığında bu verilecek meblağlara hizmet verdikleri kesime yardım amaçlı talip olmaktadırlar. Yapılacak yardımların örneğin Kızılay Derneğine olması hali mutlaka Ramazan çadırlarındaki iftar sofralarına yansıyacak özellikle çok sayıda oruç tutan ancak mutfaklarında her gece sıcak yemek yapmak zorluğunda olup da yapamayacak olanların duası yardımseverlere sevap olarak yansıyacaktır… Küçüktük, büyüdük bu yaşa geldik annemizden öğrendiğimiz üzere aile fertlerinin her biri adına, ihtiyacı olduğunu, bildiklerimize fitre vermekteyiz. Bu miktarın asgari tutarı ise Diyanet İşleri tarafından her yıl açıklanandır. Bu yıl Türkiye’de açıklanan tutar 2017 için 16 TL ilken KKTC bu tutar 20 TL olarak açıklanmıştır. Fitre İslam alemi için yardımlaşmayı sağlayan ibadet gibi addedilmektedir. Orucun kabulüne, ölüm anının sıkıntılarından ve kabir azabından kurtuluşa vesile olarak verildiği açıklamalardan anlaşılmaktadır. Fitre Ramazan ayı sonuna yetişen, zekât vermekle yükümlü her Müslümanın Bayram namazı öncesi verilmesi uygun görülen bir sadaka olduğu öğrendiklerimiz arasındadır. Annem bu süre içerisinde ve hitamında yaptığı bu yardımları aleni yapmakta ve verdiği kişinin bunu aldım kabul ettim demesini de bekliyordu. Küçüklüğümüzde tuhafımıza giden bu durumun öyle gerektiğini çok sonralar anladık. Zekâtın aşikar verilmesinin diğer yardım yapacaklara örnek olup faziletli bir davranış olduğunu öğrendik. Zaman iyilik ve yardımlaşma zamanıdır… Her evin bacasından tüten ocak kokusunda elbette bütün duygular vardır. Bu duygularda merhamet ise esas olmalıdır. Nasıl ki mübarek, bolluk, bereket ve verimliliğin ortak anlamı ise Allah hepimize ağız tadı verecektir. Yeter ki onun varlığında kendimizi aklayalım…

Ey bağışlaması bol Rabb’im… Şükürler olsun

Mübarek günler, duyguların yoğun olduğu zamanlardır. Merhamet iyilik ve yardım konusunda insanlara yön veren ayrı bir huzurun hissedildiği vakitlerdir… Ramazan ayı başlamıştır… İlk sahur ve ilk iftar gerçekleşmiştir… Oruç tutanlar kadar oruç tutmayanlarda aynı hisler içerisindedir. 

Eski yıllardan bu yana iftarlarda pek bir değişiklik olmasa da şimdilerde günümüzde ev dışında dahi iftara kolaylık vardır. Bazı restoranlar menülerine iftar sofrası adı altında çeşitler koymaktadır.. Geçmiş unutulmayandır. Büyüklerinin yanında oruç tutan küçüklerin ilk gün, ortasında ve arife gün oruç tutulan günleri vardır… Ramazan ayında evde olsun, ramazan çadırlarında olsun( yerin önemi yok) , oruç açılmadan önce yapılan dua hep aynı olandır. Yüreklerde var olan tekrardır; 
“ Allɑh’ım, Senin rızɑn için oruç tuttum, Sɑnɑ inɑndım, Sɑnɑ güvendim, Senin rızkınlɑ orucumu ɑçtım, Hɑmdolsun verdiğin nimetlere, Sɑğlık ve ɑfiyete. Ey bɑğışlɑmɑsı bol Rɑbb’im, Beni, Ailemi, Milletimi, Devletimi ve tüm inɑnɑnlɑrı koru, Rɑhmetini ve yɑrdımını esirgeme üzerimizden, Bizlere yɑşɑmɑ sevinci ver, Her türlü güçlüğe kɑrşı dɑyɑnmɑ gücü ver, Senin her şeye gücün yeter. Amin!” 

Lefkoşa’ da eski yıllarda bisikletleri ile sokağımızdan geçen ve Ramazan çöreği diye yüksek sesle mahalleye girdiklerini belli eden satıcılar vardı… Çoğunlukla Minnoş fırınının çörekleri ise tercih edilen oluyordu… Ununun beyazlığı ile üzerindeki susamın ve garacocco dediğimiz siyah renkli çörek otunun kokusu mahalleden her girişte duyulan oluyor mutlaka iftar sofrası için alınan oluyordu… Daha sonraki yıllarda bisikletli çörekçiler sokaklarda gezmez oldular. Her semte yakın noktalarda çörekçiler görülmeye başlandı. Yine en güzel çörekler şimdiki KKTC meclisi ile gazete satan nokta arasında duran satıcılara ,yaklaşan arabalardaki kişiler çöreklerini alıp evlerine gidenlerdir. Oruç tutmayanlar dahi bu çöreklerden almış olmalarına rağmen iftar saatine kadar oruçlulara saygı gereği ağızlarına bir lokma dahi koymayanlardır. Surlar üzerinde Cumhurbaşkanlığı Sarayı doğuya bakan yükseklikten top atılmaktadır. .Ezan okunup, oruç hurma veya zeytin ile açıldıktan, içilen bir yudum su sonrası az biraz çorbaya ilaveten kıymalı yumurta sofraların vazgeçilmezidir… Her aile kendi bütçesine göre Ramazan sofrasında her daim sıcacık bir yemek bulundurmaktadır, sonra kahve ilaveten yenilen tatlı ise gecenin en güzel zamanıdır… Televizyon programları ile Ramazan ayı süresince sahura kadar süren ve beğenilen ramazan eğlenceleri evlerin sesi olmaktadır… Tabi Ülkemizde Türkiye’de var olan ve sahur vakti sokaklarda olan Ramazan davulcuları yoktur… Keşke olsa… Evlerde yapılan iftar sofralarında misafir daveti her zaman sofranın, birlikteliğin ve evin huzurunda etkin rol oynamaktadır… Oruçlu kişilere hizmetin ise ayrı bir sevabı olduğu büyüklerce söylenmektedir… Nitekim rahatsız olup gün içerisinde ilaç içme mecburiyeti olmadan önceki yıllarda Lefkoşa’da Ramazan ayı boyunca, evimizde çalışma saatleri, mesaisi, dolmuş olmasına rağmen biz oruçlulara hizmet eden, kahvemizi yapmadan evine gitmeyen bu sevabı kazanmak istiyorum diyen Asu kızımıza yeniden teşekkürler… Şükürler olsun ki nefes alabiliyoruz ve bir Ramazan ayında daha dualarımızı, sağlık için, ülkemiz birlik ve beraberliği için yapıyoruz…

Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan

 Su akar yolunu bulur… Mehmet Bulanık doğduğu 1980 yılından sonra alın yazısının kendisine nasıl bir gelecek çizdiğini bilmiyordu… Hatay’da büyük bir ailenin 6 çocuğundan birisiydi. Ailesi toprakla uğraşan binlerce nar ağacı bahçeleri olanlar, hatta Suriye’de 3 köye mukabil nüfus sahibi çok geniş bir aile… Hatay’da 150 kadar Mehmet Bulanık ismini taşıyan aile ferdi mevcut. Çevrenin Bulanık’ları tanıması açısından soyadları yerine baba adı ile anılarak, karışıklık önlenebiliyor. 

Bizim, Mehmet Bulanık ise kendisi tarla işiyle uğraşmak yerine Ticaretle uğraşmayı 16 yaşından itibaren kafasına takmış o yıllarda Antep’e ailesinden gizli buğday götürüp satmakta ve ticaretle uğraşmaya başlamıştır. Babasının, illaki tarlada çalışması ısrarlarına, dayanamayan Mehmet, iki naylon poşet içerisinde sığacak kadar eşyasını koyup çıktığı yolda kendisini Girne Limanında bulduğu zaman, Yıl 1999 olduğunu söylüyor, cebinde çok az parası vardır. Liman çıkışında 3 otobüs gördüğünü söylerken, “her birisi üzerinde Güzelyurt, Lefkoşa ve Gazimağusa yazmaktaydı” diyerek ilave ediyor Mağusa’yı tercih ettim diyor ve kendini orada buluyor, zor bir süreçten geçecektir, restoranlarda bulaşıkçılık ve garsonluk yapar, altı ay kadar acaba Kıbrıs’ta ne iş yapabilirim diye de düşünmektedir. Kararını verir, tulumba ve bomba tatlısı yaptırıp satacaktır. Hatırlayanlarımız vardır; 1955 Kıbrıs yıllarında ilk okul kantinlerinde ve sokakta çevresi cam ile kaplı arabacıklarda, iki kuruş verip, şerbeti üzerimize akmasın diye, altına konan kâğıdı ile yemeye çalıştığımız, sevdiğimiz tulumba tatlıları… İşte bu tatlıları yapmak için, Mehmet, Türkiye’den işin ehli usta getirir, imalata başlarlar ve Mağusa’da geçen 4 yıllarını, sokakta, arabacıklar ile tulumba tatlısı satarak kazanç sağlarlar, daha sonra Mehmet Girne’de daha çok satış potansiyeli görür ve uygun bir yeri bu iş için kiralar. Dükkanın kirasını nasıl öderim diye de düşünmektedir. 2006 yılında Hatice Hanım ile evlenir bütün aile beraber olurlar. Mehmet Bulanık işi ile ilgili bütün araç ve gereçleri alır kirasını nasıl öderim diye endişelendiği dükkânın bulunduğu binanın artık komple sahibidir. Tatlı satışındaki hedefi ise ‘Gidilmeyen Sokak Girilmeyen Ev Kalmasın’ sloganı ile çalışmalarını yürütür… Bugün Bilge Baklava Sarayı’nın sahibidir, Meteadil, Emirhan ve Fatih’in babasıdır… Çalışıp emeğinin karşılığını kazanç olarak almaktadır… Tatlılarının imalatı tamamen makineleşmiş ortamda el değmeden yapılmaktadır, bir saatte 55 tepsi baklava ayrıca 500 adet halka tatlı satışa hazır hale gelebilmektedir. Sağlıklı, denetimli ve kaliteli imalat yaptıklarını söylerken imalat ustalarımız 25 çeşit baklava ve çeşidini yapmaktadır diyen Mehmet Bulanık başardığı için gururludur. Yaş pastalarının ustasının Rizeli olduğunu ayrıca KKTC bulunan bütün kardeşleri dahil çalışmaktadırlar… Yanlarında çalışan personelleri vardır… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde tatlı pazarında sağlam temeller atmışlardır, halen askeri ihalelere girip, askerin tatlı ihtiyacını karşılayabilenlerdir. Hedefleri arasında sadece bayramlarda gerçekleşen yurtdışı ihracatlarını devamlı hale getirmek ve Ortadoğu Pazarına tatlı ihracatını yapabilmek vardır. Mehmet Bulanık disiplinli ailece işinin başında duran, çalışmaları ile örnek bir iş sahibidir… Hatay’da amcaoğlu ve yine ismi Mehmet Bulanık olan ticari işlerle uğraşan ve yanında 750 kişi çalıştıran akrabalarını kendisine örnek alandır. Mehmet Bulanık ve eşi bunları anlatırken Ramazan aylarında satışlarının çoğaldığını kendilerinin ise Ramazan çadırlarına oruç tutanlar için tatlı ikram ettiklerini ve Ramazan ayı dışındaki günlerde de camilere lokma götürüp sevabına dağıttıklarını, sormam üzerine ifade ederken yardımlarını, Ramazan ayı içerisinde de sürdüreceklerini söylemişlerdir. Bu gün başlayan mübarek ramazan ayının hayırlara vesile olması dileğiyle bu gibi yardım severlere özellikle bu ayda ihtiyacımız olduğu açıkça belli olandır… Bütün hayırsever vatandaşlara teşekkürler… 

100 Gün Raporu.. 

Tesadüfler bazen hayatının gerçeklerin de insanı bir yere mutlaka taşıyan olur. Anlayış; içinde bulunulan ortamın gerçeklerinde kendi konumunuzun yer tarifi gibidir. Star Kıbrıs gazetesinde yazı yazmaya başladığım 14 Şubat, o günün önemine binaen unutulmayacak bir başlangıç oldu. Zaten ilkyazım ‘Bir Zamanların Sevgi Günleri’ başlığı ile güne anlam katan bir içerikteydi… Her okuyucunun kendinde, benzer bir anıyı hatırladıkları bana yazılan yorumlar arasındaydı… O günden bu yana 100 yazım her gün okuyucusu ile gerek gazete sayfalarında gerekse Star Kıbrıs internet gazetesinde ve Ada TV haber müdürü Nihan Yücel’in sunduğu ‘ Gün İlerlerken’ programında okunarak televizyon izleyicileri ile buluştu… Yazı üslubunun ses ile bütünlüğü yazılarıma, apayrı bir renk kattı… 

Nasıl 100 günlük icraatların vaatlerinin belgesi oluyorsa ve faaliyet raporlarını yüz gün hitamında kamuoyu ile paylaşılıyorsa, bende kendi kendimi değerlendirmeye tabi tutup yüz günde yüz konum hakkında nasıl bir sonuca ulaştığımın hesabını kitabını yaptım… Yani geçen sürenin toplamında artı ve eksilerimi okuyucuların hangi konulara daha çok hassasiyet gösterdiğini, bir bakıma tespit etmeye çalıştım… 
Köşe yazılarında içerik son derece önemli bir husus olduğuna kanî oldum, içerikte yazınızı okuyana karşı bir sorumluluğumuz olduğunu biliyordum, emin oldum.. Bu sorumlulukta içtenlikle, hissettiğim, okuyucunun, kendisini ve kendi düşüncelerini yazı içerisinde hissetmesi, kendine ait yaşanmışlıkları bulması son derece önemlidir, kanaatine vardım… Gazete sayfaları, elbette düşüncelerde oldukça yer eden haberler, analizler ve anlatımlar bütününü beyninizde müzakere etmeye yarayan okuyanların vazgeçilmezi… Yazmaya karar veren bireylerin her daim eleştirilere de açık olmasını bilecek düzeyde bir özgüvene sahip olması gerekenlerdir diye düşündüm, her okuyucunun her köşe yazarı için bir takdiri mutlaka var olandır, yazar için genelde her şeye muhalif olma durumu pek revaçta olmayan bir haldir, polemiklere dahi girilirken hakikat üzerinden araştırma şart, bu gibi yazılımlar her zaman kabul gören olmaktadır. Gündemi takip etmek, iç siyaset, dış siyaset, uluslararası ilişkiler, Kıbrıs’ı stratejik konumu gereği dış güçlerin adayı acayip sahiplenmesini izlemek, her gün meydana gelen olayları takip etmek, geçmişten, geleceğe, gelenekleri, kültürü ve nihayetinde yaşamımızda toplam değeri ifade eden hadiseleri birleştirmek, satırlara geçirmek, satır aralarındaki detaylarda ince mesajlar ile kimsenin kalbini kırmadan yazabilmek insanın vicdanı ile sorgulanabilir, bir ortam, yaratabilmenin hitamıdır. Her insanın, her yaşın, verimli olması gereken süreçleri vardır. Bu bir enerji meselesidir… Enerjiyi kullanmak ise herkesin kendi tasarrufudur… Donanımın verdiği özgüven varsa kimse ben yapamam dememeli… Her kişinin yapacağı bir konuda ustalığı her zaman geçerli olandır… 100 gün az bir süre değildir. Günlük yazı yazmak oldukça vakit gerektiren yazarların oldukça zamanı alandır… Kendime gelince yüz günde yazacağım konularda zorluk çekmedim. Bundan sonra çekemiyim bilemem… Ama yazdıklarım arasında geçmişin anıları ile bugünün birleştirilmesi, anlatımlı, olanların okur sayılarına baktığım zaman epey ilgi çekici olduğunu tespit ettim. Mesela anneler ile ilgili ve ‘ Mehter Marşı da bizim Atatürk ve İnkılapları da ‘ konu başlıklı yazımın bine yakın okuyucuya ulaştığını görmek, genelde halkımızın milli konulardaki hassasiyetinin zirvesi olarak, geleceğe ışık tutan oldu.. Savaş geçiren, savaşın olumsuzluklarını aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala daha üzerinden atamayanlar vardır… Kıbrıs müzakereleri işkencesi insanlarımız üzerinde devamlı bir stres olurken, KKTC’ de hüküm süren barışı, çözüm kandırmacası ile bozmanın ne âlemi var. Yoksa 50 yılda bir arpa boyu yol mu alındı? Kapılar açıldı karşılıklı geçişler yapılmıyor mu, daha ne olsun. Adayı bölen AB oldu birleştiren BM mi olacak? Mekik diplomasisi uygulansa ne değişecek? Anastasiadis seçimlerim bile umurumda değil derken ön şartlarını mı geriye çekti? Çekmedi… O zaman neyin müzakeresi yapılacak… Beşparmak dağlarındaki bayrağın Rumların isteği doğrultusunda kaldırılmasının mı? Yoksa Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin yok sayılmasının mı? Yok, toprağa hiç değinmeyelim, sadece onlara Kıbrıslı Türklerin azınlık olmadığını hatırlatalım… İşte Kıbrıs’ta geriye dönüp baktıklarımız… Daha nice yüz yazılara malzeme olacak nitelikte… 

Bisikletçilerin yüzündeki tebessüm..

Acı çekiyorlardı ama keyifte alıyorlardı, yağmur altında, hedeflerine ulaşmak isterken, gök gürültüsü eşliğinde pedal çeviriyorlardı… Bir defa yola çıkmışlardı diye söze giren Salih Yalızat ile Antalya Alara Çayı parkurunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden giden bisiklet sürücüleri dahil organizasyonu gerçekleştirenler ile gün boyunca beraber olduk… Safari tadında bir yolculuk oldu. Alara çayı kıyısındaki bisiklet sürüşüne gitmeden, nerelere nasıl gidilecek, araştırması, ilgimi çektiği için yaptım… En azından bir ön bilgiye sahip olmam gerekiyordu. BSD dağ bisiklet sürüşü bir yarışma değildi… Bu sürüşte amaç, doğanın güzellikleri ile tertemiz havanın ciğerlere dolan sağlığı olacaktı. Parkur 34 kilometrelik bir mesafenin, toprakla karışık çakıllı yollarında bırakacağı bisiklet tekerleklerinin izlerini taşıyacak sonra bu parkuru kullanacak bisikletçilere cazip, belki de yeni bir alan olacaktı… Alanya’dan Antalya istikametine 15 kilometre gidildikten sonra Mayıs ayının soğuk değil ama sıcakta olmayan, baharın çok güzel bir gününde Güzelbağ’a vardık. Alanya 3 milyona yaklaşan nüfusuyla ulaşımda modern yollara sahip 3 tünelin görkeminden içinden geçip ilerlediğimiz yolda, denizin, yeşilin ve yol boyunca oteller zinciri arasından geçtikçe Türkiye’de mevcut gücü bir daha fark ettik. Geçtiğimiz yollarda ayrı bir gerçek bile karşı karşıya kaldık, hakikaten turizmin geliştiği bir beldedeydik… Bisikletlerini alanlar, bir an önce doğanın içindeki toprak yolda sürüşlerine başladılar… Onları Safari tipi araçta Mustafa Kemal Canfedai, Yıldız Akcan, Fotoğrafçı Grafiker Web tasarımcısı Erzurum Atatürk Üniveristesi Mezunu Burak Buğra Ulutaş var… Burak, Farsça, Rusça ve İngilizceyi ana dili gibi konuşuyor… Ve Tarık arkadaşımızla takipte zorluk yaşamadık, zaman zaman yol içinde düşmüş ağaç dallarını, geçiş için hep birlikte kaldırıldığını izledik, yeşilin her tonu, toprağın kahvesi ve Alara Çayı’nın görülmeye değer su renginin biteviye kenarına eşlik eden iniş yokuş kilometreleri aşmaya devam ettik. Bisikletçilere yani KKTC ekibine önderlik eden, organizasyondaki rehber bisikletçi Murat Gökdeniz’in eşlik etmesi güvenlik açısından önemli bir seçimdi… Elbette turizmin her sektöründe, profesyonel kadro, ülke ekonomisine fayda sağlayandır Ankara’dan gelip sürüşe katılan Salih Yalızat adeta ülkesinin hasretini gideriyordu. Gayet samimi ve esprili konuşmaları ile zaman zaman fotoğraf alımları yapılan yerler de kendini belli eden bir siması vardı… Alara Çayı, 2647 rakımlı Orta Toros Dağlarından 62 kilometrelik uzunlukta ve sularını Akdeniz’e dökmekte olan bir şaheser çay, geçtiği Antalya bölgesi tarih boyunca küçük denizci toplumların yerleşim yerleri Bizanslılar, Selçuklular’da ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kervanların durak noktası olmuş… Alara çayı kıyısından ilerledikçe bulutların dağların yamaçlarına kadar inen görselliği, rafting ve kano yapılabilir suyun akışı tek kelimeyle harika idi… Gök gürültüsünün ve yağmurun şiddetli sesi arasında bisikletçilerin öğle yemeği için doğal kayaların altında yakılan ateşte pişirilen et çeşitlerinin ekmek arası ikramı ise pedallara kuvvet olarak bisikletçilere destek oldu… 34 kilometrelik parkurda çay ocakları ve restoranlar yoktu. Yağmur sicim gibi yağarken son 4 kilometre yol sürüşünde, rengârenk kelebekler ve dağ bitkilerinin kokusunda parkur tamamlanmış oldu… Sonuçta memnuniyet her bisikletçinin yüzündeki tebessümün kendisiydi… Gündoğmuş Kemer Köprüde ada çayı içmek ise ayrı keyifti… Genç Muhtar İsa Boz ile selfie ise Antalya’nın ayrı bir anısı oldu… Türkiye’de milletvekilliği seçilebilme yaşının gençleştirilmesinin, olumlu etkisi ile bakış, ayrı bir önem taşıyordu… 



Birkaç cümle de benden olsun..

20 yıldan fazla süre Süt Endüstrisi Kurumunda çalışan birisi olarak süt günü veya süt haftası etkinlikleri hakkında bir kaç cümle de benden olsun dedim. Ülkemizdeki süt üretimi üreticileri, süt nakliyecileri ve imalatçıları ile uzun yıllar meşakkatli ve zor günlerinde beraber olduk. Tüketicinin de zaman zaman dertlerini dinledik… Bu sorunlara hep beraber göğüs germesini, personelimizle, bağlı bulunduğumuz bakanlıkla bildik… O zamanın hükümetleri ile iyi ilişkiler içinde olduk… Nice 21 Mayıs’lar kutladık… Daha geçen gün Ercan Havaalanı’nda Alanya’dan gidişimde polisin göğsündeki ismi gördüğüm zaman niye kendimi merakta bırakayım dedim ve polise “siz Luricina’lımısınız?” diye sordum… Genç polis “yoksa sizde mi Akıncılar Köyündensiniz” diye karşı soru sordu? Hayır dedim, fakat sonuçta bir isim ve soyadı ile tam hedefi bulmuş oldum… Köy tahmini isabetli aile ise bildik çıktı… Bütün bu çağrışımlar SÜTEK, süt topladığımız köylerimiz, üretici isimleri ve hayvancılığın üzerimizdeki yadsınamaz etki ve sevgisi ile mümkün olandır… Dünya süt gününde sütün yaşamımızdaki yeri her yıl vurgulanıyor… Ama bu vurgular ne yazık ki kişi başına süt tüketiminin bir türlü istenilen düzeye çıkartamıyor. Bilhassa çocuklar belirli bir yaştan sonra kendilerine yararlı bir besin maddesi süt içme alışkanlığını bırakıp diğer içecekler için tercihlerini kullanıyorlar. Burada önemli görev ailelere düşüyor. Halbuki çocukların beyin ve kemik gelişimi için ve büyüme hormonlarına etkisiyle sütün vazgeçilmez bir içecek olarak sofrada olması gerekir. Hani şimdi duyar gibiyim süt pahalı diyenler var, ancak süt içmeye mazeret gösterenlerin sigara, alkol gibi zararlı maddeler de aynı tavır içine girmediklerini de görüyoruz, görmüyor değiliz. Yaşlılarda günlük beslenmede kalsiyum kaynağı olan sütün tüketilmesi gerekirken ne yazık ki süt içilmiyor… Nescafe veya çay içine konan iki parmak ölçüsündeki sütten fayda ummak da abesle iştigal olur diyenlerdenim… Doğal bir koruyucu olan süt, içerisindeki 40’dan fazla besin ögesi ile her mevsim içilmesi gereken bir içecektir… Ada TV Haber Bülteninde izledim… Akdoğan Dr. Fazıl Küçük İlkokulunda 21-27 Dünya Süt Haftası etkinliği çerçevesinde öğrenciler, öğretmenler, SÜTEK yetkilileri, Hayvan Yetiştirici ve Besleyicileri Birliği Başkanı Mustafa Naimoğluları ile İmalatçılar Birliği Başkanı Candan Avunduk ayrıca Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı Nazım Çavuşoğlu ile Eğitim ve Kültür Bakanı Dr. Özdemir Berova’nın Süt ve Süt Mamülleri içeren bir sabah kahvaltısında beraberliklerini gördüm, konuşmalarındaki ders nitelikli bilgileri öğrencilere aktardıklarını dinledim. Etkinlik bana Saray otelde 21 Mayıs için yıllar önce basın mensuplarına yapılan sabah kahvaltısını anımsattı. Okulda yapılan bir etkinliğin daha etkili olduğu ve haber değerinin daha yüksek olduğu intibası bende hâsıl oldu… Yazılı ve görsel medyamız zaten her zaman sütle ilgili her sorunda var olandır diye düşündüm… Sonuçta sütün üretimi, sütün işlenmesi, sütün tüketiciye ulaştırılmasında emeği olan herkese teşekkür ayrı bir borç derken bizim çocukluğumuzda her gün Kooperatif Süt Fabrikasının süt dağıtımcıların, abonelerinin kaplarının önüne sabahın erken saatlerinde bıraktığı süt şişelerinin süt içme alışkanlığına büyük etkisi olan çiğ süt dağılımını özlediğimizi de belirtmek istiyorum. Nitekim Türkiye’de 27 Nisan 2017 tarihinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının yayınlamış olduğu tebliğde yer alan kriterlere göre marketlerde çiğ süt satışı ambalajlı bir şekilde yapılabilir kararı üretilmiştir… Sayın Başbakan Hüseyin Özgürgün ile Maliye Bakanı Sayın Serdar Denktaş’ın bu konudaki tüketici piyasa araştırması için ilgili birimleri daha fazla süt tüketimi yaratacak servis ağı oluşturmaları konusunda görevlendirmesi istemlerimiz arasındadır… Her şey sağlık için… 

Hastalıklı ruh hali ve ihanet..

hanet hain sıfatından türetilmiş bir isim olurken bir dostu sırtından vurmak anlamında çok geniş anlam ifade eden bir sözcüktür… Vicdanın bazen işlevini yapmadığı hallerde kişilerin en sevdiklerine dahi ihanet edebilmesi ne kadar acı bir durum… Her aile büyüğünün hepimize, ilk nasihati kimseye güvenmeyin diye olmadı mı? Oldu… Güven konusunun arkasında yatan en önemli sebep, onların sizin bir gün ihanete uğrayabileceğiniz ihtimaline dair, ihanetin her türlüsüne karşı dikkatli olmanız gerekçesinden kaynaklanmaktadır… 


Şüphe insanı kemiren bitiren bir hastalıktır… Fakat şüphe hiç bir zaman hayatınıza hükmedecek şekilde bir huy halini almamalıdır… Öyle insanlar var ki çıktığı kapıya derhal geri dönüp acaba arkasındakiler, benim için ne diyor diye kapı dinliyorlar… Bu hastalıklı bir ruh halidir… Böyle bir ruh hali üzerinizde var ise güven duymak istediğiniz sürece bu şüphe size güvensizliği aşılayan duygular bütünü olacaktır. 

Yaşam süresince ihanete uğramayan insan yok gibidir… Uğramadım diyen varsa kuşku duymak da gerekir… İhanet kimlerden gelir veya kimlere yapılır bu karışık bir durum… İhanet, siyasetin zirvesinde en çok göze çarpanıdır… 

İhanetin en bariz şeklini 2016 yılının 15 Temmuzunda Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’na karşı yapılan ihanet olduğunu gördük… İhanetin başarısız olması, teşebbüsü yapanları hiç bir zaman masum göstermeyeceği gibi vatana ihanet derecesindeki böylesine bir ihanet affedilmez olandır… Tarihe geçecek ve kendisinden bahsettirecektir… 
Ülkemiz siyasetinde kendine has kişisel ihanetler bilinmedik değildir. Küçük adamızın iki yarısında bu konuda ihanet sahipleri oldukça fazladır… Güç, para, hırs ve en önemlisi ihtiras ile ünlü olmak bunlara sahip olabilmek ve olanlara karşı aşırı kıskançlık kendi içinde birçok ihanetin doğmasına sebebiyet verendir… 
İhaneti meslek eden kişiler çoğu kez en yakınınızda olan kişilerden oluşabilir… Tarihteki ünlü hainler da oldukça fazladır… İnsan sevdiği, beraber büyüdüğü veya kendisine oldukça fazla yardımı olan kişileri neden sırtından bıçaklar, neden onlardan bu kadar kıskançlık duyar anlaşılır gibi değildir… Karşısındakine güvenmeyen kişinin her gün acaba bana ne ihanet planı yapabilirler düşüncesiyle yaşaması ne kadar kötü bir durum… 

İhanete hazırlık aşaması genelde müzevirlik ile başlar… Laf taşıyan kişiler kışkırtıcı davranışlarıyla kişilerde uyandırdıkları öne geçme isteğini açığa çıkarır. Dolayısıyla ihanet konusunda alınacak önlemlerin başında kişilerin bazı hadiseleri sır olarak kendi içlerinde tutmaları önemlidir… Arkadaş, dost bildiğiniz insanlar her daima kendini açığa vuracak bir yanlışlık yapanlardır. İhaneti en çok yapan kişilere bakılacak olursa bu gibi kişilerin içinde bir eziklik olduğu görünürlüğü vardır… İhanete eğilimleri yüksektir… Böylesine tahammülsüzlük ise bu kişilerin kendi kendilerine de ihanetini göstermektedir… Kendi çıkarı için bu girişim içerisinde olanların affı yoktur… Yaşam boyunca ihanet, sadakat, güven ve vefa yargılanabilir konumda olan oldukça önemli içeriklere sahip konular olmaya devam edecektir… 
Siyasette olsun, iş hayatında olsun, evliliklerde olsun daha sayabileceğimiz birçok konudaki ihanetin bedeli her zaman affedilmez olandır… Cezasız kaldığı görülmemiştir… İhanet konusunda bir vesileyle bana anlatılan bir hikâyeyi yine sizlerle paylaşmak isterim… Balta girmemiş ormana giren bir adamı gören iki ağaç hüngür hüngür ağlıyorlarken uzaktan diğer bir ağaç; “niye ağlıyorsunuz?” diye sormuş. Ağlayan ağaçlar “artık sonumuz geldi” demişler ve ilave etmişler; “insan denen canlı ormanımızda, hepimizi kesecek, uzaktaki ağaç korkmayın” diye cevap vermiş, “zaten o yabancı bizi tanımıyor” ağlayan ağaç hemen cevap vermiş; “bunları ben de biliyorum ancak bizler ihanete uğradık bile, adamın elindeki, nacağın sapı, bizden” demiş… Bu anlamlı ve düşündürücü hikayeden alınacak çok ders var ama ihanetten vazgeçen yok…