Month: June 2017

Kendini yönetecek gücün var mı? 

Her konuda atılıma başarılı bir ekiple başlanmalıdır… Başarıda ekip ruhunun sinerjisi esas olup, diğer ekiplere yansıyandır… Ekip kurmak ise son derece önemlidir… 


Çalışma hayatının konusu ne isterse olsun, mevcut günlerin ve vaktin önemine haiz olan çalışmaları yürütmek, sorumluluğun kendisidir… Bu çalışmaları yürütürken, idareci konumdaki kişilerin, alt kadrosundaki ekibin, son derece profesyonel olması gerekmektedir… Tüm bu çalışmaları yürütürken genelde eleştirilen ve çoğu muhalefet ruhluların, dediği, entipüften işler yapıyorlar deyişleri acayip değil de nedir? 

Siyasilerle görüşmeyi vatandaş talep ediyorsa, ziyaret etmek istiyorsa, yok gelmeyin istemiyorum mu diye cevap verecekler, isteyen vatandaşla görüşmenin ne mahsuru olur… Kanaatimce hiç bir sakıncası yoktur… Seçimle iş başına gelenlerin bir vazifesi de budur… Her kişinin kendine özel konusu ehemmiyetlidir bu ehemmiyeti de siyasetçi ile paylaşmak istiyorsa paylaşacaktır… 

Bazılarının dediği gibi siyasiler cenaze cenaze geziyorlar ve seçim kazanıyorlar demek, hem cenaze evine, hem cenazeye giden kişiye yapılan ayıbın en büyüğüdür… Ha! Birde düğünleri geziyorlar deniyor ya! Sinirlenmemek elde değil… Evlatlarının mürvetinde, davet sahiplerinin sevdiklerini görme isteklerinin önüne geçilmek mi isteniyor… Bu konular arasında oldukça eleştirilenin başında yukarıda belirttiğim gibi yoğun olarak siyasiler gelmektedir… Ve bu gibi eleştiriler sıralanırken özellikle milletvekilleri ve bakanlar ilk sırayı almakta olduğu bilinmektedir… 

Diğer bir eleştiri konusu ise bakanı görmek isteyen vatandaşların tenkit edilmesidir… Bu tenkitleri de anlamış değilim… Bakanı illaki göreceğim diyen vatandaş ısrarlı ise mutlaka zemin yaratılmalı ve bu gibi görüşmeler gerçekleşmelidir… Tabi zamanı dikkatlice kullanmak her görev sahibin kendi anlayışı ile sınırlı olmalıdır… Her duruş, o görevdeki duruşu üstlenen kişinin yerine getirmesi gereken bir dizi sorumluluk zincirinden oluşur… Bu sorumluluk zincirinde mantıklı izah mutlaka olması istenilen anlatım olmalıdır… Bu zincirin son halkası ise, kişinin hedefi olurken başarının devamlılığıdır… 

Her işi kendi yapmaya kalkan ve ben olmaz isem, hiç bir iş halledilemiyor diyen yöneticiler beraber çalıştığı ekibin yeteneklerini, kullanmalarını sağlamalıdır, onlara sorumluluk ve inisiyatif vermelidir, vermiyorsa, burada bir aksilik ve güvensizlik durumu vardır… Başarı ekip işidir ve ekibinin bilgi donanımı o işte bir fayda sağlamıyorsa, ekibin yenilenmesi şarttır… Alt kadrodan yeterli verimliliğin alınması için etkili ekip kurmanın öneminde, ne zaman harekete geçileceği veya ne zaman geri adım atılacağının planına gerek vardır… Yeteneklerin bir araya gelmesi görev yetki ve sorumlulukların dağılımı ve denetim ile alınacak geri bildirimin faydasının haneye yazılacağı hakikati bilinmelidir… Her faydayı sadece maddi açıdan düşünmekte doğru değildir… 

Her insan bedelini ödemediği hiç bir şeyin sahibi olamayacağını bilmelidir… Bedel ise ağır bir yüktür… Taşınması oldukça zordur… İçinde misafir olduğumuz dünyanın olanakları çerçevesinde özveri ile çalışmak çalışmanın semeresini almak ise her zaman arzulanan hedefin kendisidir… Dikkatli olmak ise gereken durumdur… İş idaresi kolay bir konu değilse bile işi bilen için zor değildir… Ne demiş Eflatun ‘Kendini yönet, dünyayı yönetecek gücü bulursun.’


Advertisements

Bu kin benden valahhi de gidemez 

Bayramlaşmak belki de eski değerlerin hatırlamasına en güzel zemini hazırlayan günlerdir… 


Bayramda eltim Ayten (Cemal) Avkan ile çok eski yıllara gittik. Onun 11 yıl yeminli mücahitlik yaptığını, Güney Kıbrıs’ta çalıştığı Atalasa’da radyo istasyonundan Kuzey Kıbrıs’a geçişteki hayat hikayesini dinledim, Victoria Kız Lisesine duhul imtihanı ile girdiğini sonrasında American Academi de öğrenim gördüğünü, 1956 yılında EOKA hadiseleri nedeniyle öğrenimine devam edemediğini, o günlerin acısı ile anlatıp 1956 da CBS de göreve başladığını,1937 yılında doğduğu Nergisli köyünden Lefkoşa çalışma hayatı, çocukları, derken birçok radyo çalışanının isimlerini telaffuz ederken çocukluğumun o güçlü seslerini hatırladım… 
Fevziye Hulusi yengemizi zaten hiç unutmamıştık… 1960’lı yıllarda Güney Kıbrıs Atalasa bölgesindeki radyo ve televizyonda Kıbrıslı Türk öğrencilerin kendim dâhil Türkçe programlarda yer aldığımız günlere kadar gittik… 

İsmi geçen kimlere ulaşabilirim diye düşünürken gecenin bir saatinde 192 bilinmeyen numaraları arayıp 2007 yılında vefat eden çok değerli Kemal Tunç’un telefon numarasını alıp Eşi Güzide (Ahmet) Tunç’la uzun uzun konuştum… Uzun yıllar duymadığım o kadife gibi ses yine harikaydı… Daha sonra 4 Ekim 1953 Türkçe, İngilizce, Rumca yapan radyo,1Ekim 1957 Televizyon ve 1.1.1959 devletleşen medyayı irdeledik… İlkin CBS (Cyprus Broadcasting Sevise) Sonrasında CyBS (Cyprus Broadcasting Corporation) yıllarındaki Türk personeli andık… 21 Aralık 1963 bombaların seslerinin ve hadiselerin vahşeti ile Kıbrıs Cumhuriyeti memurlarının görevlerinden geri çekildiği konusunu Türk memurlara verilen korkunun boyutlarını değerlendirdik… 

Güzide Tunç Kıbrıs’ta ilk radyo görevine İngiliz üslerinde başlamış deneme mahiyetindeki programlar yapılırken Türkçe bölümünde Suphi Rıza’nın müdür olduğunu yardımcısının Şule Örfi (Süha) olduğunu diğer çalışanların ise Mehmet Fehmi, Fevziye Hulusi, kendisi, Sevilay Direkoğlu, Ayten (Cemal) Avkan olduğunu ifade ederken Sevgi(Damdelen) Can ve Sevil (Damdelen) Emirzade’nin de çocuk piyeslerinde yer aldığını söyledi… 

Ani bir aranışın ve konuşmanın içinde elbette bazı isimlerin unutulabileceği hakikati var olandır… 21 Aralık sonrası Cumhurbaşkanı Muavini Dr.Fazıl Küçük’ün Saray’ının garajında başlatılan radyo yayınlarında Kemal Tunç ve Üner Ulutuğ’un sonrasında Tekke Bahçesinde bir odada radyodan marşlar, şiirler ve haber olarak bildirileri sunduklarını net bir şekilde anlattı… Kin şiirinin okunduğunu da unutmadı… Bu yayınlarda yer alan kendisinin olduğu gibi Mustafa Sami ile Dinçer İsmail Aktuğ’un ismini verdi… 

Mahkemeler binasındaki bir yargıç odasında yayın yaparken halkın yoğun ilgi ve sevgisi ile uyumamaları açısından yapılan kahve ve yiyecek yardımları yapıldığına dair bilgiler konuşmasında var olandı, İzzet Rıza Yalın’ında mahkemelerdeki programlarda olduğunu sözlerine ilave etti… Şimdiki Mücahit’ler sitesinin bulunduğu yerdeki toprak alt kat köhne yerde anonserlik yaparken ne plaklarının ne efektlerin ne de mikrofonlarının olmadığını, mikrofon olarak telefon ahizesini kullandıklarında, ahizenin ısındığı hallerde soğumasını beklediklerini kesintisiz olarak sözlerine ilave etti…1966 yıllarında köylerinden göç eden, morali bozuk olan halka moral açısından Kemal Tunç’un Alekko kendisinin Fatmalı rolü ile Caher’in ise ilk Dinçer Aktuğ’un sonra Yücel Köseoğlu ve son olarak Osman Balıkçıoğlu ile 1970 yılına kadar süren ‘Alekko ile Caher’ oyununun devam ettiğini büyük bir heyecanla anlatırken bu gün dahi bazı hallerde vatandaşın kendisine Fatmalı diye hitap ettiğinden duyduğu memnuniyeti sesinin o kadifemsi yumuşaklığı ile bana aktardı… 

Posta Dairesi üzerinde çalıştıkları günlerden bu güne KKTC’nin BRT günlerine gelirken geçen meşakkatli yılların yayıncılıktaki anıları Ayten Avkan’nın sorularıma cevabı neticesinde ortaya çıktı yazıma konu oldu. ‘Kin’ şiirinin o günlerin anlamında, bu barış dolu günlere bir armağanı olduğu kanaatim oluştu… Ne diyordu şiirin bir satırı… ‘Bu kin benden vallahi de gidemez’ Yaşayan ve bu gün yaşları seksen üzerinde olan değerler ile anılarını konuşmak belki de geleceğe olan ışığın kendisidir… Hareket yönümüz onları konuşturmak olsun…

Sona kalan dona kalır

Eski zamanlar, her gün kendine özelmiydi yoksa geçen günler bize mi güzeldi pek ayrıştırmaya gidemiyoruz… Değişen bir şey yok deniyorsa da birçok şeyin değiştiğini görmemek, yapılan olumlu şeyleri, görmemezlikten gelmek bir nevi, haksızlığa davetiye gibidir… Adanın ikiye ayrıldığı gerçeğinde, bir taraf hem Kıbrıs Cumhuriyetinin ayrıca Avrupa Birliği üyeliğinin nimetlerini fersah fersah kullananlardır. Tabi bu olanakların analizi, Kıbrıs’ta kronolojik yaşanmış tarihi süreci, değerlendiren veya değerlendirecek uzmanların görüşündeki hakikatlerdir… Bizlerin ise derinliğe gitmeden sadece görsellikteki, bakışları vardır.. Bu görüşlere göre ise şekillenen, kamuoyu olgusu ve devam eden bir hayat… Her zaman gündemde olan konuların ana kaynağı ise ülkelerin, ekonomik, siyasi ve sosyal durumundaki gelişmeler… Bu gün için bu üç konuda eğitim almış değerlerimiz, kaliteli insan gücümüz var… Bunu inkar etmek imkansız… Siyasete bakacak olursak, KKTC siyasetinde siyasi kurumların eksiklikleri yok mu var. Mesela Araştırma Geliştirme Eğitim gibi konularda bilfiil siyasi partilerin eksikliği vardır. Eğitim verdirmek ise zor değildir… Ancak bu konu ile ilgili tedbir alınması gerekirken yapılmıyor. Ülkemizde yapılan tüm seçimlerde siyasi partilerin sandık görevlisi bulma sıkıntısı bir yana buldukları parti temsilcilerini de yeterince sandıktaki görevleri hususunda eğitmedikleri ise ayrı bir gerçektir… Halbuki son zamanlarda Türkiye’de ki siyasi partilerin AR-GE başkanları denetiminde parti programları çerçevesinde siyaseti ilgilendiren tüm konularda ‘Siyaset Akademisi’ çatısı altında teşkilatlarına eğitim verdiklerini biliyoruz işitiyoruz. Bu konularda tweeter hesaplarından paylaşım yapan siyasetçileri görüyoruz. Ülkemiz akademisyenlerinden Prof. Dr. Mehmet Hasgüler’in Siyaset Akademisinde Türkiye’de dersler verdiğini biliyoruz. Bu hususta Sayın Hasgüler’e telefon açtım, konuyu sordum… KKTC’de muhtelif siyasi partinin başlatıp ama yarım bıraktığı böyle bilgilendirme toplantılarının, yapıldığını ancak sonrasında, devamı gelmediğini söylediğinde üzüldüm. KKTC siyasi partilerin Başkanlarının Sayın Hüseyin Özgürgün, Sayın Serdar Denktaş, Sayın Tufan Erhurman gibi Meclis’te grubu bulunan ve temsil edilen partiler dahil diğer yeni oluşan siyasi partilerin, hiç vakit geçirmeden bu hususu gündemlerine taşımaları gerekmektedir. Hatta öncelikle parti organlarına seçilen her üyenin bu gibi programlarda verilecek eğitimlere katılımları sağlanmalıdır. Siyasi partilerin üyeleri mensubu oldukları partinin, stratejisini iyi algılamalı neden bu partideyim sorusuna cevaben, anlam oluşturan mesajları çevrelerine verebilmelidir. Bu nedenle siyasi seçilmişlerin ve seçilecek olanların gidişatındaki takip yapmalıdır. Bilgi dağarcığını artırmak amacıyla ise bu tür faaliyetler sistematik olarak sürdürülmelidir. Teşkilât bazında karşılaşılan problemlerde esasa gidilmeli sorunun kökenine inilmeli, değerlendirme yapılmalıdır. Bu eğitim çalışmaları ile sonuçta her partinin yola çıkış nedeni iktidar olmak olduğuna göre, profesyonel yardım almak, bu yardımları değerlendirmek ve uygulamak konusunda alınacak tedbirlerin, siyasetin kendi hızı olacağı bilinmelidir… Ekip çalışması ile hedefe varmak için araçların kullanılması ise Türkiye Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Sayın Erdoğan’nın konuşmalarında bahsettiği gibi ‘gidilmedik ev sıkılmadık el bırakmayacağız’ ifadesinde kendini bulan olacaktır. Hele de yaşadığımız coğrafyada Karpaz’dan Yeşilırmak köyüne gidilecek mesafe bir günde aşılabiliyorsa, teşkilat içindeki köklü örgütlenme, köklü kemik oyların muhafazası yanında siyasi partilere avantaj olacaktır. Zamanımızda siyasilerin köy ziyaretlerine genelde halkın ilgisi azalırken, problemi olan kişilerin merkeze gelişi çoğalmıştır. Siyasi partiler örgütlerini ziyaret ederken köy kahvelerinde köy sakinleri haberli ise ve toplantıya gitmişse onlarla yapmaktadırlar. Ancak köy gidişlerine kalabalık gidiş oradaki insan sayısından, bazı durumlarda fazla olabilmektedir. Genel seçimlere yaklaşılan bu günlerde yeni seçim sisteminin öncelikle siyasi parti teşkilatlarında anlatılması ve nasıl oy kullanılacağı yanında sandığa taşınacak seçmenlerin aydınlatılması gibi konuların acilen gündeme alınması elzemdir. Ne demiş atalarımız ‘Sona kalan dona kalır’ sözündeki boşluğa düşmemek için önlemler ve uygulamalı tedbirler derhal başlatılmalıdır… Bu şekilde yapılan öneriler ise sadece içtenlikle yapılan naçizane temennilerdir…

Hüznün ve sevincin birleştiği zaman; bayram 

Bazen insan kendini eskiye hapsederken geleceğe dair hafızasında ne varsa bunları o eski defterlerinden çıkarıp bu güne de taşır… Bunun yapılmaması hali zaten normal olmaz. 


Kişi doğduğu andan itibaren yaşadığı çevrenin etkisini dış dünyası ile birleştirme, özümseme ve analizini yapabiliyorsa gelecekteki yerindeki hayatını düzenlemede etkin olabilmektedir. Hiç kimse anasının karnında ne olacağını, kısmetini, nasibini elbette bilmeden doğar ama doğduğu andan itibaren büyümeye başlar… Yaşar… Yaşadığı müddet öğrenir. Kabiliyet ile yetenekler bulaşıcı değil kişisinin meziyeti olur… Zorla da güzellik olmaz zaten… Hayatın fotoğrafı kişinin yaşadıklarının, hayallerinin, çerçevelenmiş tablosudur. Bu tablo her kişinin aynı zamanda herkesin de gördüğü özgeçmişi olmaktadır. Kişiler sözleri ile kabul gören, kendilerini toplum içinde çeşitli davranışları ile ifade edebildikleri müddet saygı görenlerdir… Saygı, saygı gösterilirse ehemmiyet kazanır, yoksa kişilerin birbirine çeşitli nedenlerle duyduğu hınç ve sadece eleştiri yapıyor sanarak, çeşitli vesilelerle ortaya koymuş oldukları davranışların şekli yazılı olsun, görsel olsun, yüz yüze olsun, sözlü olsun, yani ne şekilde olursa olsun, ne muhatap kişileri tarafından ne de toplum tarafından kabul görmez… 

Zaman öyle bir zaman ki hiç bir şeyi dert etmeden yaşama sarılma sanatını gösterebilenlerin var olduğu bir sahne. Bu sahnede rol alanların kapasitesi çok önemli… Hani derler ya kaale alırsan yarana tuz ekerler işte bunu yapmayacaksınız. Özgüven çok değerli buna sahip olmak ise ayrı bir özellik. Varlığınızı güvenle sürdürebilmek ise ayrı bir nitelik… Her meşgale size bu kuvveti verecektir. O halde müsterih olmanın yollarından hep birlikte geçeceğiz. 

Bayramlar için eskiden yaşanmışlıkların içinden geçip bu günlere gelirken her evde ayrı bir bayram hazırlığın olduğudur… Çarşıların fazlasıyla kalabalık olduğu bu günlerde en önemlisi alınan yeni giysilerin çocukların gözündeki sevinçtir… Aile büyüklerine yapılacak ziyaretler, gelen misafirler, ikramlar, bayram yemeği seçimi hepsi bayram günlerinin heyecanında var olandır… 

Böylesine bayram öncesi günlerde, insan yüreğinin görülmeyen, ancak hissedilen hüzünleri taşıdığı görülür… Dışa ifadesi mümkün olmayan mukadderat deyip geçemediğiniz yaşananlar vardır… Hasretler vardır… Ayrılıklar vardır… Allah kimsenin ocağını söndürmesin, hiç bir evladı anasız babasız bırakmasın desek de takdir-i ilahi ile var olan ancak teskin edilemeyen acılar vardır… 

Şeker Bayramı Arifesinde insan ne düşünür ne yazar… İçinde sevinci ve acıyı barındıran bir gün… Bu gün bütün aramızdan ayrılanların mekânların çiçek bahçesine döndüğü duaların dillerden eksik olmadığı ‘Arefe’… Biz geçmişi, hatırlamadan bu günü yaşamanın zor olduğuna inananlarız… Bu anılardaki heyecanı sevinci hüznü yüreğimizde hissedenleriz. Bu mübarek arefe gününden, Ramazan Bayramınızı en derin sevgi, saygı ile kutlarken, Allah hepimize ağız tadı verecektir. Yeter ki onun varlığında kendimizi aklayalım… Bayramlar ayrıca sohbetlerin koyulaştığı ziyaretlerin rengi ile süslenen zamanın insan yüreğindeki en bariz olduğu manevi hissiyattır. Daha nice bayramlar görmemiz dileğiyle… Nefes almanın şükründe ve duasındayız… Sığındığımız güç ise, Allah’a olan inancımızdır… 

Hüznün ve sevincin birleştiği zaman; bayram 

Bazen insan kendini eskiye hapsederken geleceğe dair hafızasında ne varsa bunları o eski defterlerinden çıkarıp bu güne de taşır… Bunun yapılmaması hali zaten normal olmaz. 


Kişi doğduğu andan itibaren yaşadığı çevrenin etkisini dış dünyası ile birleştirme, özümseme ve analizini yapabiliyorsa gelecekteki yerindeki hayatını düzenlemede etkin olabilmektedir. Hiç kimse anasının karnında ne olacağını, kısmetini, nasibini elbette bilmeden doğar ama doğduğu andan itibaren büyümeye başlar… Yaşar… Yaşadığı müddet öğrenir. Kabiliyet ile yetenekler bulaşıcı değil kişisinin meziyeti olur… Zorla da güzellik olmaz zaten… Hayatın fotoğrafı kişinin yaşadıklarının, hayallerinin, çerçevelenmiş tablosudur. Bu tablo her kişinin aynı zamanda herkesin de gördüğü özgeçmişi olmaktadır. Kişiler sözleri ile kabul gören, kendilerini toplum içinde çeşitli davranışları ile ifade edebildikleri müddet saygı görenlerdir… Saygı, saygı gösterilirse ehemmiyet kazanır, yoksa kişilerin birbirine çeşitli nedenlerle duyduğu hınç ve sadece eleştiri yapıyor sanarak, çeşitli vesilelerle ortaya koymuş oldukları davranışların şekli yazılı olsun, görsel olsun, yüz yüze olsun, sözlü olsun, yani ne şekilde olursa olsun, ne muhatap kişileri tarafından ne de toplum tarafından kabul görmez… 

Zaman öyle bir zaman ki hiç bir şeyi dert etmeden yaşama sarılma sanatını gösterebilenlerin var olduğu bir sahne. Bu sahnede rol alanların kapasitesi çok önemli… Hani derler ya kaale alırsan yarana tuz ekerler işte bunu yapmayacaksınız. Özgüven çok değerli buna sahip olmak ise ayrı bir özellik. Varlığınızı güvenle sürdürebilmek ise ayrı bir nitelik… Her meşgale size bu kuvveti verecektir. O halde müsterih olmanın yollarından hep birlikte geçeceğiz. 

Bayramlar için eskiden yaşanmışlıkların içinden geçip bu günlere gelirken her evde ayrı bir bayram hazırlığın olduğudur… Çarşıların fazlasıyla kalabalık olduğu bu günlerde en önemlisi alınan yeni giysilerin çocukların gözündeki sevinçtir… Aile büyüklerine yapılacak ziyaretler, gelen misafirler, ikramlar, bayram yemeği seçimi hepsi bayram günlerinin heyecanında var olandır… 

Böylesine bayram öncesi günlerde, insan yüreğinin görülmeyen, ancak hissedilen hüzünleri taşıdığı görülür… Dışa ifadesi mümkün olmayan mukadderat deyip geçemediğiniz yaşananlar vardır… Hasretler vardır… Ayrılıklar vardır… Allah kimsenin ocağını söndürmesin, hiç bir evladı anasız babasız bırakmasın desek de takdir-i ilahi ile var olan ancak teskin edilemeyen acılar vardır… 

Şeker Bayramı Arifesinde insan ne düşünür ne yazar… İçinde sevinci ve acıyı barındıran bir gün… Bu gün bütün aramızdan ayrılanların mekânların çiçek bahçesine döndüğü duaların dillerden eksik olmadığı ‘Arefe’… Biz geçmişi, hatırlamadan bu günü yaşamanın zor olduğuna inananlarız… Bu anılardaki heyecanı sevinci hüznü yüreğimizde hissedenleriz. Bu mübarek arefe gününden, Ramazan Bayramınızı en derin sevgi, saygı ile kutlarken, Allah hepimize ağız tadı verecektir. Yeter ki onun varlığında kendimizi aklayalım… Bayramlar ayrıca sohbetlerin koyulaştığı ziyaretlerin rengi ile süslenen zamanın insan yüreğindeki en bariz olduğu manevi hissiyattır. Daha nice bayramlar görmemiz dileğiyle… Nefes almanın şükründe ve duasındayız… Sığındığımız güç ise, Allah’a olan inancımızdır… 

Bağımlılığınız hayata bağılılığınız olsun!

Yıllar inanılmaz bir hızla geçiyor… Okulların yaz tatiline girdiği, okul yıllıklarının dağıtıldığı bu günlerde, sevgili öğrenciler, bu yıllıkların seneler sonra değerinin size ve ailenize ne ifade edeceğini düşünerek mutlaka muhafaza etmenizi öğüt olarak vurgulamak isterim. 


Okulların karne dağılımına müteakip her yılın faaliyet raporu niteliğini taşıyan okul yıllığınızı, evinizde bulundurup yıllar sonra sayfalarını açtığınız zaman bir anınızın sizde uyandıracağı o sonsuz heyecan içerisinde, biriktirdiğiniz anılarda kendinizi bulmuş olursunuz… 

Okul yıllıkları, üniversite yıllarının dahi değişmez bir yayını olup kişilerin zaman tüneli gibidir. Her ne kadar aradan yıllar geçse dahi sizi geçmişteki davranışlarınıza, hayallerinize, arkadaşlarınıza götüren tek rehberdir… Sosyal faaliyetlerdeki etkinliklerinizi hatırlatan yıllıklar, geçen senelerdeki faaliyetleriniz ise bazı değişkenlikler gösterse de şimdilerde faal olduğunuz gerçeklerin ispatı gibidir… 

İstanbul’daki okulumda Yeşilay/Kızılay kolu ve Sosyal kol faaliyetlerimin, daha sonraki yıllara etkisini bu gün için yeniden hatırladım… KKTC Kızılay Derneğinde Genel Sekreter olarak Sayın Rauf Ünsal ile olan uzun çalışma yıllarımızı ayrıca andım… 

Geçenlerde bir haberde ülkemizde kurulu olduğu ifade edilen dernek üyelerinin faaliyetleri ile ilgili yazılanları okudum sevindim. ‘Bağımlılığın zararları hakkında soru yönlendiren KAÜ öğrencilerine, KKTC Yeşilay Derneği Başkanı Dr. Ayşe Gökyiğit tarafından ayrıntılı bir şekilde, bağımlılığın zararları olarak; kişinin kendine olan özgüveninin azalmasını, insani değerlerin yok olduğunu, savunma mekanizmalarının yok olduğunu ve birçok hastalığa karşı bu kişilerin açık olduğu bilgisi verildiğini, bağımlılığın sonunun ölüm olduğunu, öğrencilere sağlıklı bir gençlik ve sağlıklı bir toplum dilediğini, Eğitimin ardından KAÜ Rektörlüğünde öğrencilere bilgi veren Dr. Ayşe Gökyiğit ve Fatma Çamlıköy’e, KAÜ Rektör v. Prof . Dr. Serdar Saydam, KAÜ Rektör Yardımcısı Oya Ertuğruloğlu ve KAÜ Genel Sekreteri Erhan Vechi tarafından plaket takdim edildiği haberini gördüm… Bu gibi faaliyetler ülkemizin faydalı ve takdir edilecek etkinlikleri… Yazmak yaymak gerek dedim… Yetkililerine ulaşmaya çalıştı isem de mümkün olmadı… Öncelikle Yeşilay’ın bulunduğumuz zamanda çok etkin olması gerektiğine acil ihtiyaç olduğu kanaatim yeniden depreşti… Derneğin esas amacının tütün, alkol ve madde bağımlılığı gibi toplum ve gençliğin beden ve ruh sağlığını tahrip eden bağımlılıklar yanında, kumar ve teknoloji bağımlılığı gibi zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak olduğu amaçlarını okudum… Türkiye Yeşilay Derneği Başkanı Karaman, Yeşilay’ın halk sağlığı için çalışan en büyük örgütü olduğunu anlatırken, dünyanın 30’a yakın ülkesinde Yeşilay kurulmasına öncülük ettiklerini, Kıbrıs Yeşilay’ın yanında olmaktan onur duyacaklarını kaydettiğinde yılın, 2015 olduğunu gördüm. 

Türkiye’de ki orta eğitim süresinde faaliyet gösterdiğimiz okul etkinliklerinde de bizlere 1965 yıllarında anlatıldığı üzere ‘Türkiye Yeşilay Cemiyetin’ Birinci Dünya Savaşı sonunda, 5 Mart 1920 tarihinde merkezi İstanbul’da olmak üzere “Hilâl-i Ahdar” adıyla kurulduğunu, Yeşilay; sigara, alkollü içkiler, uyuşturucu maddeler, kumar ve bağımlılıklarıyla mücadele eden halkımızın ve bilhassa gençlerimizin bütün zararlı alışkanlıklardan korunması için yaptığı çalışmalarla kamuya hizmet veren, 19 Eylül 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla “Kamuya Yararlı Cemiyetler” arasında yer alan bir sivil toplum kuruluşu olduğu anlatımları vardır… Hatta bizim okulda gördüğümüz derslerimiz arasında ‘askerlik’ dersi de vardı… Geçmiş zaman unutulmuyor… Yeşilay’ın Türkiye’de 67 şubesi ve 70 temsilciliği bulunmakta olduğu ifade edilirken 2020 yılında, kuruluşunun ikinci yüzyılına gireceği vizyonu vardır… KKTC ‘de bu amaçlar doğrultusunda kurulan Yeşilay’ın etkinliklerinin takipçisi ve yardımcısı olacağımız gibi okullarımızda bu yönde ‘Eğitsel Kol Faaliyeti ‘oluşturulması gerekir kanaatimi de toplumsal fayda açısından bilhassa belirtirim…

Tilkinin kurnazlığı ve tavuk ikramı

Küçük çocukların en çok beğendiği hikayeler arasında tilki masalları vardır… 

Sanki doğadaki en kurnaz hayvan tilkiler algısı beynimizde yer eden hikayelerinin ürünü… 
Girne ”nin Zeytinlik köyü sınırları içerisinde bulunan ve evimizin hemen alt kısmından geçen ‘Galafa’ deresi, denize kadar uzanan ve şimdiye kadar dereden su aktığını hiç görmediğim bir dere ,ancak günbatımı manzarasına doyum olmayan geniş bir saha… Bu dere, içerisinde ,yaşayan birçok canlı varlığını bünyesinde koruma altına almış bir yer… 
Hayvanlar kendilerini dere içerisinde çok rahat hissetmelerine rağmen zaman zaman su için bahçemizi girmektedirler… 
Kara Yılan dahil ,fatsa,keklik, kargalar ve en önemlisi de canlılar arasındaki tilkilerin varlığı… 
Bu hayvanlar için yaz günlerinde ihtiyaç duydukları sukapları ve yiyecek elimizden geldiğince onlara verilmektedir… 
Ancak onlara kâfi gelmediği de ayrı bir gerçektir… 
Bitkiler gibi kendi besinini üretme yeteneği olmayan, hayvanların, yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlıları yemek zorunda olduğunuda biliyoruz… Doğadaki yabani hayvanların yaşamının, başka bir hayvana yem olarak son bulduğu da öğrendiğimiz eski yılların ‘Tabiat Dersi Kitaplarımızda ‘ yer alan ‘Beslenme Zinciri’ tabiri ile bizlere öğretilenler… Şimdilerde bu dersin adı Sosyal Bilgiler … 
Neyse bizim Galafa deresi Tilkimize ,gelince onun kurnazlığı ile yıllardır bahçede ne kaz,ne tavşan, ne tavuk ne de horoz kaldı… 
Kümeslerde aldığımız modern korunma tedbirleri dahi işe yaramadı. Bizler taze yumurta yiyeceğimiz yerde bizim Tilki bütün kurnazlığını kullanarak tavukları boğarak kanları ile beslendi… 
Halbuki bahçıvan Adem tilki için hazır tavuk alıp tilkilere yem olarak verdiği zamanlarda çok olmuştur… 
Hani bazen karşılaşılan haksızlıklara karşı ‘insanoğlu bu çiğ süt emdi’ dediğimiz şekli ile doğa kanunlarını dile getirmiş olmuyor muyuz… 
Evet aynen öyle ‘Birde büyük balık küçük balığı yutar’ deyişleri olduğu gibi… 
Ülkemiz coğrafyasında ne kadar tilki popülasyonu var acaba diye merakıma yenik düşüp, aynı dönemlerde Müdürlük yaptığımız ve çok iyi derecede teşrik-i mesai yaptığımız eski Veteriner Dairesi Müdürü Sayın Kamil Aktolgalı’ yı aradım. Ona Güney Kıbrısta tilki popülasyonu arttı bazı önlemler almak için çalışma yaptıklarını, hatta tilkileri avlanabilir hayvanlar arasına alabilecekleri husususunda bilgiler mevcut diyerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde tilkilerin durumu nedir dediğim zaman köylerde, yıkık evlerin içerisini tilkilerin mesken tuttuklarını söyledi… 
Tilkilerin oldukça çoğaldığını ilave ederken bu tilkilerin ahırlara kadar girip hayvanlara, oğlaklara, musallat olduğuna dair bilgi ve şikayet aldıklarını ancak KKTC tilki popülasyonu ile ilgili bir çalışmanın var olup olmadığına dair bir bilgiyi henüz duymadığını söyledi… Tabi bu konuları çevre ,hayvancılık ve şimdiki veteriner dairelerinin en iyi bilenleri, olduğunu farz ediyorum… 
Bu arada bizim bahçede ise, bizim Tilki ve elinden kurtulabilen derenin canlıları ,bahçemizde hür olarak bilhassa akşamları dolaşmakta ,havuz kenarına kadar teklifsizce yanımıza gelebilmektedirler… 
Bizler de nasıl ki, dinimiz sadece insanların değil, hayvanların hakkına da riayet edilmesini, onlara şevkat ve merhamet gösterilmesini emreder bahçemizdeki bu tür canlılara elimizden gelgeldiğince sahip çıkmaktayız… 
Sahip çıkılmasını da sizlerden isteyenleriz… 

Günahlarımız affola, Kadir gecemiz hayra vesile ola…

‘Nerede olursanız olun kalbinizin tesbihini yanınızda götürün. Yüce olan tek yaratıcıyı her an anın. Huzur bulun, huzurla kalın.’ Bu cümleyi okuduğum zaman bir an kullandığım tesbihlerin geçmişten bu güne nasıl geldiğini evlerimize nasıl girdiğini araştırmak istedim… 


Tesbih çekmek esasında Allah’ın adını zikretmekle insana huzur veren bir alışkanlık… Tesbih dendiği zaman bu konuda Leman Hanım yengemiz yani Dr. Selma Fehim’in annesinin elinden eksik etmediği tespihli anları aklıma gelir… Benim de tesbihim olsun isterim dediğim zaman bana bir tesbih hediye ettiği dönem elli yıl önceydi… Onun beyaz nurlu yüzünü başında taşıdığı duru beyaz kenarları oya işlemeli ve omuzları üzerine dökülen başörtüsü ile gözümüze çok hoş görünen profili ile hatırlayanım… Bana tesbihi çekerken neler söyleyeceğimi ifade ederken Dr. Selma ablam bak unutma İngilizce deniz ‘ SEA’ aklında kalan olsun dedi… Bir an ne demek istediğini anlamadım. Anlamadığımı şaşkın gözlerimden anlamış olacak ki hemen açıklaması geldi… Baş harflerini unutma ‘Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber’ diyeceksin dedi… 33 er defa her biri olacak diye de ilave etmişti… 

Bilhassa geceleri elime aldığım tesbihte bu uygulamayı o günden sonra yerine getirenim… Çantamda ise tesbihim hep var olandır… İnsanlık tarihinde tesbih ibadet aracı olarak kullanılmadan önce yaşanılan dönemlerin koşullarına göre anlam verilmiş olduğu ise yazılanlar arasındadır… 

Tesbih kullanımı Hindistan’dan doğuya, oradan Ortadoğu’ya, en sonunda da Avrupa’ya yayılmış ve yayılım gösterdiği her coğrafyanın dinlerinde; duaları ve dualar arası bölümleri saymak amacıyla kullanılmış olduğu bilgileri vardır… Tesbihin bir sanat eseri olarak ilk defa Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. İstanbul’un tesbihce en zengin zamanı 16. asrın sonlarına isabet ettiği anlaşılıyor. Tesbihlerin en güzelleri, Türkler tarafından bilhassa İstanbul’da yapılmıştır. Araplar ve İranlılar bununla pek meşgul olmamışlardır. Arabistan’da yapılan tesbihler ise estetikten uzak ve sadedirler. 

Türk – İslâm geleneğinde, tesbihlerin kullanımlarına göre değişik adlarla anıldığı da araştırmalarda mevcut… Arşivlerde tespih ile ilgili bilgilere ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır. Hz. Muhammed zamanında namaz ve dua sırasında hurma çekirdeği veya çakıl taşı kullanıldığı bazı hadislerden anlaşılmaktadır. 

İslam’da Peygamber’in namaz kılarken sünneti olan ‘Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber’ kelimelerini 33’er defa tekrarlamanın hangi tarihte başlayıp, yayıldığı da bilinmiyor. Tespih çekmek, tespih tanelerini birer birer işaret parmağı ile başparmak arasından geçirmektir. Günümüz biliminin tespih çekme alışkanlığına bakış açısı biraz değişik. Bilim insanları, beynimizin, çalışma yaşamının güçlükleriyle, sorunlar, endişeler ve korkularla sürekli baskı altında tutulduğunu, bunun sonucunda sinir hücrelerinin aşırı yorulup yıprandığını ve beynimizi rahatlatmak, onu özgür bırakmak, dikkatimizi başka tarafa yöneltmek için tespih çekmenin çok etkili ve faydalı olduğunu söylüyorlar. Bütün bu yazılanları okuduktan sonra bu mübarek günde sizle paylaşmadan olmazdı… 
Esas olan eski yıllarda aileler kızların çeyiz sandığına, seccade, başörtüsü ve tesbih koymalarıdır… Kıbrıs kültüründe bu mutlaka var olan bir gelenekti… Mesela annem evimize gelen misafire namaz saati ise seccade ve içindekileri büyük bir itina ile verirdi… Bu gece ‘Kadir Gecesi’ bizler de, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız bütün günahların affı için dua edeceğiz… Bugünün hürmetine ‘ Kadir geceniz mübarek olsun… ‘

Sezon finalinde son sahne; Crans-Montana

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide, 28 Haziran’da gerçekleştirilmesi planlanan Kıbrıs Konferansı’nın İsviçre’nin Crans-Montana kentinde yapılacağını duyurdu… Neden böyle bir değişikliğe gidileceği konusunda ayrıntılı bir haber verilmedi. Bilâkis anlaşma olmadan geri dönüşü olmayacak denen bu müzakerelerin süresi ne olacağı konusunda kuşkulu söylemler var… 


Liderler görüşmeler için müzakere süresi adına müebbet yeseler ne olacak. Kocaman bir hiç… Ne demişler tebdili mekânda fayda var! Le Mirador Otel uğursuz geldi belki değişiklik işe yarar… Sanki dosyalar dolusu müzakere tutanakları ile aynı kafa yapısında olmayanların, gideceği bu göl karşısı henüz adı belirsiz mekanda antlaşma mı imzalanacak… Boşuna gayret… Bu müzakere zamanı gidenlere, sadece hava tebdili olacak… 

İnşallah heyet beraberinde, giden gazeteciler bu sefer yemek sıkıntısı çekmezler… Belki de masraf az olsun diye heyette azaltma yapılacaktır.. BM kasasında saklanan haritalar mutlaka kasadan çıkarılıp masaya konurken yine tapu müdürleri heyete dâhil olacaklar mı? 

Kıbrıs’ta kendi yerinde anlaşamayan Türk ve Rum iki taraf, uzaklarda gaza mı gelecekler, bizler mahallenin düşüncesinde olanlar Rum taktiklerine Türkiye gereken cevabı verir diyenleriz, yani Anavatana o derece güvenimiz var ki rahatız… 

Müzakereler ile ilgili Başbakan Hüseyin Özgürgün aynı zamanda diğer siyasi parti liderleri de görüşlerini açıkça belirtenler… Düşünce karmaşası var mı? Var… Nasıl olursa olsun bir anlaşmadan yana olmayanlar çoğunlukta… Sınır kenarlarında sinir, yapmacık, barış zinciri, marjinal takım ruhu bile değil. Ön plana çıkıp çorbaya güya tuz koyanlar olarak duvara yaslanıp poz vermekten öte birşey yaptıkları yok, ilerisi için bak biz zincir yaptık da oldu modundalar… Hani tarhana veya mercimek çorbası ertesi güne kaldı mı, tencereye sıcak su ilavesi ile sulandırılarak, yenecek duruma getirilmesi hali, ancak tadının da kaçtığı durum… Geçen o kadar yıl… Neymiş İngilizler üs bölgelerinden bir kısım toprak tavizi sırf anlaşma olsun diye veririm derken bütün üslerden bahsetmiyor üsler Kıbrıs’ta benim egemenlik bölgem diyor… Bizde diyoruz ki Türkiyesiz asla… 

İlkokul yıllarından beri Kıbrıs’ın Stratejik özellikleri nedir sorusuna cevap verenleriz. Verdiğimiz cevaplar ise unutulmaması gerekli hakikatler… Akdeniz bölgesinde Türkiye vardır var olacaktı! Olmalıdır! Sayın Berat Albayrak ile Sayın Sunat Atun’un helikopterden Barbaros Hayrettin Paşa gemisine, inişleri iftarlarını bu mübarek ayda Akdeniz’de gemide açmaları ve Allaha yakarışlarında, tabi ki Akdeniz’in mavi sularının ehemmiyeti vardır… KKTC ile Güney Kıbrıs’a verilen mesaj sessiz olsa da oldukça ses getirendir… Kimse geçmişten bu güne geçişteki çetin mücadele ile 1974 20 Temmuz’unda Türkiye’nin garantör olması sebebiyle elde edilen barışa, çözüm adı altında garantilerden ödün vererek nifak sokmaya yetkili değildir… Bayramdan sonrasını izlemek, bir dizinin ‘Kıbrıs Müzakereleri’ nin belkide sezon finali olacaktır… 

Boyun bağı

Ülkemizde genellikle seçim zamanları kişilerin özellikle erkeklerin giyim tarzlarında bir değişiklik oldu mu ve onlar takım koyu renk örneğin lacivert veya siyah elbise ile etrafta kat kravat dolaşıyorlarsa hemen çevreden bir ses yükselir.! Hadi hayırlısı sırada adaylık mı var , takımları giymişsin şakaları başlar… 

Tabi bu şakaların başlamış olması, o kişilerin illaki aday olacağı anlamını taşımaz…Ve fakat, ada halkının sadece siyasetle iç içe olmasını ve siyasi içerikli ne varsa konuşmasını, sevdiklerini gösterir… 
Renklerin yaşamımızda otorite kurar gibi bir etkisi olduğu inkar edilecek bir husus değildir… 
Kadın olsun erkek olsun giyim dahil, kişilerin kiraladıkları veya yaptıracakları evlerin dahi renklerinde renk seçenekleri, odalardan, duvarlardan başlar… 
Çalışma ortamında da personelin çalışma gücünü motive edici renklerin dinlendirici etkisinden yararlanmak modern iş dünyasının ,işverenlerin kullandığı ayrıcalıklı bir yöntemdir… 
İşyerinde yönetici konumunda olan veya politikacılar her daim güveni temsil eden beyaz gömlek giymeyi tercih ederler, bu bakımlı olmanın yanında bilhassa temizliği temsil eder… 
Beyaz gömlek üzerine boyuna takılan kravat karizmatik duruşa ve rengi ile ayrı bir şeklin simgesidir… 
Seçilen kravat rengi ise genelde kırmızının tonlarıdır… 
Dünya siyasetindeki hemen hemen büyük çoğunluğun tercihinde bu renk vardır… 
İşte kravatı taşıyan kişinin yüzüne yansıyan vurgu tamamen renklerin dili ile özdeşleşmektedir… 
Koyu renk takım beyaz gömlek üzerine ağırlıklı kırmızı renk ise tutku, güç ve cesaret göstergesi olmaktadır… 
Genellikle liderlerin tercihleridir… 
Güven vermek isteyen siyasetçinin rengi mavi olsa da diğer renkteki kravatlarında, bir renk dili vardır ve bu imajın taçlandırılması gibidir… 
Mesela Beyaz kravat: İstikrarı ve devamlılığı simgeler. Dikkat çekmek isteyenlerin tercih ettiğidir… 
Adamız küçük, ve kravat kullanımında kişilerin göz önünde olduklarına göre isimler sizlere çağrışım yapar gibi sessizce isimleri telaffuz ettiğinizi de duyar gibiyim… 
Öncelikle KKTC 50 milletvekilimiz var ve meclis toplantılarında televizyondan onları izleyenleriz, gündemi takip ederken kıyafetlere de bakmıyoruz diyenlerimiz çok azdır… 
Belki de bu konu nereden çıktı diyenleriniz olabilir, gündemde bunca sorun varken diye düşünebilirsiniz ama böylesine bir hakikatin varlığının da siyasette ve normal hayatta renklerler, iş hayatındaki önemli yerini muhafaza ettiği gerçeğini değiştirmez…Sarı kravat mı seçtiniz, sarı kravat direkt yüze yansır, kullanımı zor bir renktir. Ancak takan kişiye yakışandır… 
İlgi görme ve beğenilme isteğinin ifadesi olduğu için, pembe renk kravatta önerilmiyor ama yeşil kravat ise ilgi uyandırmak için birebir deniliyor… 
Enteresan olan ise yabancı bir gazetede yayımlanan habere göre, mor kravat ‘kibir ve gösterişe’ delalet sayıldığı yazıyor. Hakkında bu kadar bilgi verilen kravatı Türkiye’de ilk kim taktı derseniz Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecit olduğu söylenir… 
İlk kravatı Hırvatlar kullanmış, sonrasında bu geleneği Fransızlar devam ettirmiştir… Hatırlayacağınız gibi kravat konusunda Kim 500 milyar ister yarışma programında 250 milyarlık soru Kravat ile ilgiliydi… 
Yarışmacı Fransızlar dediği için elenmişti… Hepsi bir yana geldik mi Kahverengi kravata bu renk ise sadakatli insanların rengidir… 
Siyaha gelince modern ve seçkin duran bir seçimdir… 
Desenli ve çizgili kravatlar da boyun bağı olarak kişilerin kıyafetlerinde, takım elbise rengi ,gömlek rengi ve kişinin tipine göre aldığı görsellikte kişiyi temsil edendir… 
Bütün bu görsellik ise genelde siyasilerin seçmenine ve halka duyduğu saygıdır… 
Kravat konusunda ne çok bilgi varmış önemsiz deyip geçiştirmekle olmuyor… 
Boyun bağı denilen şey oldukça önemlidir… İncelemekte yarar var…