Month: June 2017

Hüznün ve sevincin birleştiği zaman; bayram 

Bazen insan kendini eskiye hapsederken geleceğe dair hafızasında ne varsa bunları o eski defterlerinden çıkarıp bu güne de taşır… Bunun yapılmaması hali zaten normal olmaz. 


Kişi doğduğu andan itibaren yaşadığı çevrenin etkisini dış dünyası ile birleştirme, özümseme ve analizini yapabiliyorsa gelecekteki yerindeki hayatını düzenlemede etkin olabilmektedir. Hiç kimse anasının karnında ne olacağını, kısmetini, nasibini elbette bilmeden doğar ama doğduğu andan itibaren büyümeye başlar… Yaşar… Yaşadığı müddet öğrenir. Kabiliyet ile yetenekler bulaşıcı değil kişisinin meziyeti olur… Zorla da güzellik olmaz zaten… Hayatın fotoğrafı kişinin yaşadıklarının, hayallerinin, çerçevelenmiş tablosudur. Bu tablo her kişinin aynı zamanda herkesin de gördüğü özgeçmişi olmaktadır. Kişiler sözleri ile kabul gören, kendilerini toplum içinde çeşitli davranışları ile ifade edebildikleri müddet saygı görenlerdir… Saygı, saygı gösterilirse ehemmiyet kazanır, yoksa kişilerin birbirine çeşitli nedenlerle duyduğu hınç ve sadece eleştiri yapıyor sanarak, çeşitli vesilelerle ortaya koymuş oldukları davranışların şekli yazılı olsun, görsel olsun, yüz yüze olsun, sözlü olsun, yani ne şekilde olursa olsun, ne muhatap kişileri tarafından ne de toplum tarafından kabul görmez… 

Zaman öyle bir zaman ki hiç bir şeyi dert etmeden yaşama sarılma sanatını gösterebilenlerin var olduğu bir sahne. Bu sahnede rol alanların kapasitesi çok önemli… Hani derler ya kaale alırsan yarana tuz ekerler işte bunu yapmayacaksınız. Özgüven çok değerli buna sahip olmak ise ayrı bir özellik. Varlığınızı güvenle sürdürebilmek ise ayrı bir nitelik… Her meşgale size bu kuvveti verecektir. O halde müsterih olmanın yollarından hep birlikte geçeceğiz. 

Bayramlar için eskiden yaşanmışlıkların içinden geçip bu günlere gelirken her evde ayrı bir bayram hazırlığın olduğudur… Çarşıların fazlasıyla kalabalık olduğu bu günlerde en önemlisi alınan yeni giysilerin çocukların gözündeki sevinçtir… Aile büyüklerine yapılacak ziyaretler, gelen misafirler, ikramlar, bayram yemeği seçimi hepsi bayram günlerinin heyecanında var olandır… 

Böylesine bayram öncesi günlerde, insan yüreğinin görülmeyen, ancak hissedilen hüzünleri taşıdığı görülür… Dışa ifadesi mümkün olmayan mukadderat deyip geçemediğiniz yaşananlar vardır… Hasretler vardır… Ayrılıklar vardır… Allah kimsenin ocağını söndürmesin, hiç bir evladı anasız babasız bırakmasın desek de takdir-i ilahi ile var olan ancak teskin edilemeyen acılar vardır… 

Şeker Bayramı Arifesinde insan ne düşünür ne yazar… İçinde sevinci ve acıyı barındıran bir gün… Bu gün bütün aramızdan ayrılanların mekânların çiçek bahçesine döndüğü duaların dillerden eksik olmadığı ‘Arefe’… Biz geçmişi, hatırlamadan bu günü yaşamanın zor olduğuna inananlarız… Bu anılardaki heyecanı sevinci hüznü yüreğimizde hissedenleriz. Bu mübarek arefe gününden, Ramazan Bayramınızı en derin sevgi, saygı ile kutlarken, Allah hepimize ağız tadı verecektir. Yeter ki onun varlığında kendimizi aklayalım… Bayramlar ayrıca sohbetlerin koyulaştığı ziyaretlerin rengi ile süslenen zamanın insan yüreğindeki en bariz olduğu manevi hissiyattır. Daha nice bayramlar görmemiz dileğiyle… Nefes almanın şükründe ve duasındayız… Sığındığımız güç ise, Allah’a olan inancımızdır… 

Hüznün ve sevincin birleştiği zaman; bayram 

Bazen insan kendini eskiye hapsederken geleceğe dair hafızasında ne varsa bunları o eski defterlerinden çıkarıp bu güne de taşır… Bunun yapılmaması hali zaten normal olmaz. 


Kişi doğduğu andan itibaren yaşadığı çevrenin etkisini dış dünyası ile birleştirme, özümseme ve analizini yapabiliyorsa gelecekteki yerindeki hayatını düzenlemede etkin olabilmektedir. Hiç kimse anasının karnında ne olacağını, kısmetini, nasibini elbette bilmeden doğar ama doğduğu andan itibaren büyümeye başlar… Yaşar… Yaşadığı müddet öğrenir. Kabiliyet ile yetenekler bulaşıcı değil kişisinin meziyeti olur… Zorla da güzellik olmaz zaten… Hayatın fotoğrafı kişinin yaşadıklarının, hayallerinin, çerçevelenmiş tablosudur. Bu tablo her kişinin aynı zamanda herkesin de gördüğü özgeçmişi olmaktadır. Kişiler sözleri ile kabul gören, kendilerini toplum içinde çeşitli davranışları ile ifade edebildikleri müddet saygı görenlerdir… Saygı, saygı gösterilirse ehemmiyet kazanır, yoksa kişilerin birbirine çeşitli nedenlerle duyduğu hınç ve sadece eleştiri yapıyor sanarak, çeşitli vesilelerle ortaya koymuş oldukları davranışların şekli yazılı olsun, görsel olsun, yüz yüze olsun, sözlü olsun, yani ne şekilde olursa olsun, ne muhatap kişileri tarafından ne de toplum tarafından kabul görmez… 

Zaman öyle bir zaman ki hiç bir şeyi dert etmeden yaşama sarılma sanatını gösterebilenlerin var olduğu bir sahne. Bu sahnede rol alanların kapasitesi çok önemli… Hani derler ya kaale alırsan yarana tuz ekerler işte bunu yapmayacaksınız. Özgüven çok değerli buna sahip olmak ise ayrı bir özellik. Varlığınızı güvenle sürdürebilmek ise ayrı bir nitelik… Her meşgale size bu kuvveti verecektir. O halde müsterih olmanın yollarından hep birlikte geçeceğiz. 

Bayramlar için eskiden yaşanmışlıkların içinden geçip bu günlere gelirken her evde ayrı bir bayram hazırlığın olduğudur… Çarşıların fazlasıyla kalabalık olduğu bu günlerde en önemlisi alınan yeni giysilerin çocukların gözündeki sevinçtir… Aile büyüklerine yapılacak ziyaretler, gelen misafirler, ikramlar, bayram yemeği seçimi hepsi bayram günlerinin heyecanında var olandır… 

Böylesine bayram öncesi günlerde, insan yüreğinin görülmeyen, ancak hissedilen hüzünleri taşıdığı görülür… Dışa ifadesi mümkün olmayan mukadderat deyip geçemediğiniz yaşananlar vardır… Hasretler vardır… Ayrılıklar vardır… Allah kimsenin ocağını söndürmesin, hiç bir evladı anasız babasız bırakmasın desek de takdir-i ilahi ile var olan ancak teskin edilemeyen acılar vardır… 

Şeker Bayramı Arifesinde insan ne düşünür ne yazar… İçinde sevinci ve acıyı barındıran bir gün… Bu gün bütün aramızdan ayrılanların mekânların çiçek bahçesine döndüğü duaların dillerden eksik olmadığı ‘Arefe’… Biz geçmişi, hatırlamadan bu günü yaşamanın zor olduğuna inananlarız… Bu anılardaki heyecanı sevinci hüznü yüreğimizde hissedenleriz. Bu mübarek arefe gününden, Ramazan Bayramınızı en derin sevgi, saygı ile kutlarken, Allah hepimize ağız tadı verecektir. Yeter ki onun varlığında kendimizi aklayalım… Bayramlar ayrıca sohbetlerin koyulaştığı ziyaretlerin rengi ile süslenen zamanın insan yüreğindeki en bariz olduğu manevi hissiyattır. Daha nice bayramlar görmemiz dileğiyle… Nefes almanın şükründe ve duasındayız… Sığındığımız güç ise, Allah’a olan inancımızdır… 

Bağımlılığınız hayata bağılılığınız olsun!

Yıllar inanılmaz bir hızla geçiyor… Okulların yaz tatiline girdiği, okul yıllıklarının dağıtıldığı bu günlerde, sevgili öğrenciler, bu yıllıkların seneler sonra değerinin size ve ailenize ne ifade edeceğini düşünerek mutlaka muhafaza etmenizi öğüt olarak vurgulamak isterim. 


Okulların karne dağılımına müteakip her yılın faaliyet raporu niteliğini taşıyan okul yıllığınızı, evinizde bulundurup yıllar sonra sayfalarını açtığınız zaman bir anınızın sizde uyandıracağı o sonsuz heyecan içerisinde, biriktirdiğiniz anılarda kendinizi bulmuş olursunuz… 

Okul yıllıkları, üniversite yıllarının dahi değişmez bir yayını olup kişilerin zaman tüneli gibidir. Her ne kadar aradan yıllar geçse dahi sizi geçmişteki davranışlarınıza, hayallerinize, arkadaşlarınıza götüren tek rehberdir… Sosyal faaliyetlerdeki etkinliklerinizi hatırlatan yıllıklar, geçen senelerdeki faaliyetleriniz ise bazı değişkenlikler gösterse de şimdilerde faal olduğunuz gerçeklerin ispatı gibidir… 

İstanbul’daki okulumda Yeşilay/Kızılay kolu ve Sosyal kol faaliyetlerimin, daha sonraki yıllara etkisini bu gün için yeniden hatırladım… KKTC Kızılay Derneğinde Genel Sekreter olarak Sayın Rauf Ünsal ile olan uzun çalışma yıllarımızı ayrıca andım… 

Geçenlerde bir haberde ülkemizde kurulu olduğu ifade edilen dernek üyelerinin faaliyetleri ile ilgili yazılanları okudum sevindim. ‘Bağımlılığın zararları hakkında soru yönlendiren KAÜ öğrencilerine, KKTC Yeşilay Derneği Başkanı Dr. Ayşe Gökyiğit tarafından ayrıntılı bir şekilde, bağımlılığın zararları olarak; kişinin kendine olan özgüveninin azalmasını, insani değerlerin yok olduğunu, savunma mekanizmalarının yok olduğunu ve birçok hastalığa karşı bu kişilerin açık olduğu bilgisi verildiğini, bağımlılığın sonunun ölüm olduğunu, öğrencilere sağlıklı bir gençlik ve sağlıklı bir toplum dilediğini, Eğitimin ardından KAÜ Rektörlüğünde öğrencilere bilgi veren Dr. Ayşe Gökyiğit ve Fatma Çamlıköy’e, KAÜ Rektör v. Prof . Dr. Serdar Saydam, KAÜ Rektör Yardımcısı Oya Ertuğruloğlu ve KAÜ Genel Sekreteri Erhan Vechi tarafından plaket takdim edildiği haberini gördüm… Bu gibi faaliyetler ülkemizin faydalı ve takdir edilecek etkinlikleri… Yazmak yaymak gerek dedim… Yetkililerine ulaşmaya çalıştı isem de mümkün olmadı… Öncelikle Yeşilay’ın bulunduğumuz zamanda çok etkin olması gerektiğine acil ihtiyaç olduğu kanaatim yeniden depreşti… Derneğin esas amacının tütün, alkol ve madde bağımlılığı gibi toplum ve gençliğin beden ve ruh sağlığını tahrip eden bağımlılıklar yanında, kumar ve teknoloji bağımlılığı gibi zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesine yönelik çalışmalar yapmak olduğu amaçlarını okudum… Türkiye Yeşilay Derneği Başkanı Karaman, Yeşilay’ın halk sağlığı için çalışan en büyük örgütü olduğunu anlatırken, dünyanın 30’a yakın ülkesinde Yeşilay kurulmasına öncülük ettiklerini, Kıbrıs Yeşilay’ın yanında olmaktan onur duyacaklarını kaydettiğinde yılın, 2015 olduğunu gördüm. 

Türkiye’de ki orta eğitim süresinde faaliyet gösterdiğimiz okul etkinliklerinde de bizlere 1965 yıllarında anlatıldığı üzere ‘Türkiye Yeşilay Cemiyetin’ Birinci Dünya Savaşı sonunda, 5 Mart 1920 tarihinde merkezi İstanbul’da olmak üzere “Hilâl-i Ahdar” adıyla kurulduğunu, Yeşilay; sigara, alkollü içkiler, uyuşturucu maddeler, kumar ve bağımlılıklarıyla mücadele eden halkımızın ve bilhassa gençlerimizin bütün zararlı alışkanlıklardan korunması için yaptığı çalışmalarla kamuya hizmet veren, 19 Eylül 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla “Kamuya Yararlı Cemiyetler” arasında yer alan bir sivil toplum kuruluşu olduğu anlatımları vardır… Hatta bizim okulda gördüğümüz derslerimiz arasında ‘askerlik’ dersi de vardı… Geçmiş zaman unutulmuyor… Yeşilay’ın Türkiye’de 67 şubesi ve 70 temsilciliği bulunmakta olduğu ifade edilirken 2020 yılında, kuruluşunun ikinci yüzyılına gireceği vizyonu vardır… KKTC ‘de bu amaçlar doğrultusunda kurulan Yeşilay’ın etkinliklerinin takipçisi ve yardımcısı olacağımız gibi okullarımızda bu yönde ‘Eğitsel Kol Faaliyeti ‘oluşturulması gerekir kanaatimi de toplumsal fayda açısından bilhassa belirtirim…

Tilkinin kurnazlığı ve tavuk ikramı

Küçük çocukların en çok beğendiği hikayeler arasında tilki masalları vardır… 

Sanki doğadaki en kurnaz hayvan tilkiler algısı beynimizde yer eden hikayelerinin ürünü… 
Girne ”nin Zeytinlik köyü sınırları içerisinde bulunan ve evimizin hemen alt kısmından geçen ‘Galafa’ deresi, denize kadar uzanan ve şimdiye kadar dereden su aktığını hiç görmediğim bir dere ,ancak günbatımı manzarasına doyum olmayan geniş bir saha… Bu dere, içerisinde ,yaşayan birçok canlı varlığını bünyesinde koruma altına almış bir yer… 
Hayvanlar kendilerini dere içerisinde çok rahat hissetmelerine rağmen zaman zaman su için bahçemizi girmektedirler… 
Kara Yılan dahil ,fatsa,keklik, kargalar ve en önemlisi de canlılar arasındaki tilkilerin varlığı… 
Bu hayvanlar için yaz günlerinde ihtiyaç duydukları sukapları ve yiyecek elimizden geldiğince onlara verilmektedir… 
Ancak onlara kâfi gelmediği de ayrı bir gerçektir… 
Bitkiler gibi kendi besinini üretme yeteneği olmayan, hayvanların, yaşamlarını sürdürebilmek için başka canlıları yemek zorunda olduğunuda biliyoruz… Doğadaki yabani hayvanların yaşamının, başka bir hayvana yem olarak son bulduğu da öğrendiğimiz eski yılların ‘Tabiat Dersi Kitaplarımızda ‘ yer alan ‘Beslenme Zinciri’ tabiri ile bizlere öğretilenler… Şimdilerde bu dersin adı Sosyal Bilgiler … 
Neyse bizim Galafa deresi Tilkimize ,gelince onun kurnazlığı ile yıllardır bahçede ne kaz,ne tavşan, ne tavuk ne de horoz kaldı… 
Kümeslerde aldığımız modern korunma tedbirleri dahi işe yaramadı. Bizler taze yumurta yiyeceğimiz yerde bizim Tilki bütün kurnazlığını kullanarak tavukları boğarak kanları ile beslendi… 
Halbuki bahçıvan Adem tilki için hazır tavuk alıp tilkilere yem olarak verdiği zamanlarda çok olmuştur… 
Hani bazen karşılaşılan haksızlıklara karşı ‘insanoğlu bu çiğ süt emdi’ dediğimiz şekli ile doğa kanunlarını dile getirmiş olmuyor muyuz… 
Evet aynen öyle ‘Birde büyük balık küçük balığı yutar’ deyişleri olduğu gibi… 
Ülkemiz coğrafyasında ne kadar tilki popülasyonu var acaba diye merakıma yenik düşüp, aynı dönemlerde Müdürlük yaptığımız ve çok iyi derecede teşrik-i mesai yaptığımız eski Veteriner Dairesi Müdürü Sayın Kamil Aktolgalı’ yı aradım. Ona Güney Kıbrısta tilki popülasyonu arttı bazı önlemler almak için çalışma yaptıklarını, hatta tilkileri avlanabilir hayvanlar arasına alabilecekleri husususunda bilgiler mevcut diyerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde tilkilerin durumu nedir dediğim zaman köylerde, yıkık evlerin içerisini tilkilerin mesken tuttuklarını söyledi… 
Tilkilerin oldukça çoğaldığını ilave ederken bu tilkilerin ahırlara kadar girip hayvanlara, oğlaklara, musallat olduğuna dair bilgi ve şikayet aldıklarını ancak KKTC tilki popülasyonu ile ilgili bir çalışmanın var olup olmadığına dair bir bilgiyi henüz duymadığını söyledi… Tabi bu konuları çevre ,hayvancılık ve şimdiki veteriner dairelerinin en iyi bilenleri, olduğunu farz ediyorum… 
Bu arada bizim bahçede ise, bizim Tilki ve elinden kurtulabilen derenin canlıları ,bahçemizde hür olarak bilhassa akşamları dolaşmakta ,havuz kenarına kadar teklifsizce yanımıza gelebilmektedirler… 
Bizler de nasıl ki, dinimiz sadece insanların değil, hayvanların hakkına da riayet edilmesini, onlara şevkat ve merhamet gösterilmesini emreder bahçemizdeki bu tür canlılara elimizden gelgeldiğince sahip çıkmaktayız… 
Sahip çıkılmasını da sizlerden isteyenleriz… 

Günahlarımız affola, Kadir gecemiz hayra vesile ola…

‘Nerede olursanız olun kalbinizin tesbihini yanınızda götürün. Yüce olan tek yaratıcıyı her an anın. Huzur bulun, huzurla kalın.’ Bu cümleyi okuduğum zaman bir an kullandığım tesbihlerin geçmişten bu güne nasıl geldiğini evlerimize nasıl girdiğini araştırmak istedim… 


Tesbih çekmek esasında Allah’ın adını zikretmekle insana huzur veren bir alışkanlık… Tesbih dendiği zaman bu konuda Leman Hanım yengemiz yani Dr. Selma Fehim’in annesinin elinden eksik etmediği tespihli anları aklıma gelir… Benim de tesbihim olsun isterim dediğim zaman bana bir tesbih hediye ettiği dönem elli yıl önceydi… Onun beyaz nurlu yüzünü başında taşıdığı duru beyaz kenarları oya işlemeli ve omuzları üzerine dökülen başörtüsü ile gözümüze çok hoş görünen profili ile hatırlayanım… Bana tesbihi çekerken neler söyleyeceğimi ifade ederken Dr. Selma ablam bak unutma İngilizce deniz ‘ SEA’ aklında kalan olsun dedi… Bir an ne demek istediğini anlamadım. Anlamadığımı şaşkın gözlerimden anlamış olacak ki hemen açıklaması geldi… Baş harflerini unutma ‘Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber’ diyeceksin dedi… 33 er defa her biri olacak diye de ilave etmişti… 

Bilhassa geceleri elime aldığım tesbihte bu uygulamayı o günden sonra yerine getirenim… Çantamda ise tesbihim hep var olandır… İnsanlık tarihinde tesbih ibadet aracı olarak kullanılmadan önce yaşanılan dönemlerin koşullarına göre anlam verilmiş olduğu ise yazılanlar arasındadır… 

Tesbih kullanımı Hindistan’dan doğuya, oradan Ortadoğu’ya, en sonunda da Avrupa’ya yayılmış ve yayılım gösterdiği her coğrafyanın dinlerinde; duaları ve dualar arası bölümleri saymak amacıyla kullanılmış olduğu bilgileri vardır… Tesbihin bir sanat eseri olarak ilk defa Türkler tarafından kullanıldığı görülmektedir. İstanbul’un tesbihce en zengin zamanı 16. asrın sonlarına isabet ettiği anlaşılıyor. Tesbihlerin en güzelleri, Türkler tarafından bilhassa İstanbul’da yapılmıştır. Araplar ve İranlılar bununla pek meşgul olmamışlardır. Arabistan’da yapılan tesbihler ise estetikten uzak ve sadedirler. 

Türk – İslâm geleneğinde, tesbihlerin kullanımlarına göre değişik adlarla anıldığı da araştırmalarda mevcut… Arşivlerde tespih ile ilgili bilgilere ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır. Hz. Muhammed zamanında namaz ve dua sırasında hurma çekirdeği veya çakıl taşı kullanıldığı bazı hadislerden anlaşılmaktadır. 

İslam’da Peygamber’in namaz kılarken sünneti olan ‘Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber’ kelimelerini 33’er defa tekrarlamanın hangi tarihte başlayıp, yayıldığı da bilinmiyor. Tespih çekmek, tespih tanelerini birer birer işaret parmağı ile başparmak arasından geçirmektir. Günümüz biliminin tespih çekme alışkanlığına bakış açısı biraz değişik. Bilim insanları, beynimizin, çalışma yaşamının güçlükleriyle, sorunlar, endişeler ve korkularla sürekli baskı altında tutulduğunu, bunun sonucunda sinir hücrelerinin aşırı yorulup yıprandığını ve beynimizi rahatlatmak, onu özgür bırakmak, dikkatimizi başka tarafa yöneltmek için tespih çekmenin çok etkili ve faydalı olduğunu söylüyorlar. Bütün bu yazılanları okuduktan sonra bu mübarek günde sizle paylaşmadan olmazdı… 
Esas olan eski yıllarda aileler kızların çeyiz sandığına, seccade, başörtüsü ve tesbih koymalarıdır… Kıbrıs kültüründe bu mutlaka var olan bir gelenekti… Mesela annem evimize gelen misafire namaz saati ise seccade ve içindekileri büyük bir itina ile verirdi… Bu gece ‘Kadir Gecesi’ bizler de, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız bütün günahların affı için dua edeceğiz… Bugünün hürmetine ‘ Kadir geceniz mübarek olsun… ‘

Sezon finalinde son sahne; Crans-Montana

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide, 28 Haziran’da gerçekleştirilmesi planlanan Kıbrıs Konferansı’nın İsviçre’nin Crans-Montana kentinde yapılacağını duyurdu… Neden böyle bir değişikliğe gidileceği konusunda ayrıntılı bir haber verilmedi. Bilâkis anlaşma olmadan geri dönüşü olmayacak denen bu müzakerelerin süresi ne olacağı konusunda kuşkulu söylemler var… 


Liderler görüşmeler için müzakere süresi adına müebbet yeseler ne olacak. Kocaman bir hiç… Ne demişler tebdili mekânda fayda var! Le Mirador Otel uğursuz geldi belki değişiklik işe yarar… Sanki dosyalar dolusu müzakere tutanakları ile aynı kafa yapısında olmayanların, gideceği bu göl karşısı henüz adı belirsiz mekanda antlaşma mı imzalanacak… Boşuna gayret… Bu müzakere zamanı gidenlere, sadece hava tebdili olacak… 

İnşallah heyet beraberinde, giden gazeteciler bu sefer yemek sıkıntısı çekmezler… Belki de masraf az olsun diye heyette azaltma yapılacaktır.. BM kasasında saklanan haritalar mutlaka kasadan çıkarılıp masaya konurken yine tapu müdürleri heyete dâhil olacaklar mı? 

Kıbrıs’ta kendi yerinde anlaşamayan Türk ve Rum iki taraf, uzaklarda gaza mı gelecekler, bizler mahallenin düşüncesinde olanlar Rum taktiklerine Türkiye gereken cevabı verir diyenleriz, yani Anavatana o derece güvenimiz var ki rahatız… 

Müzakereler ile ilgili Başbakan Hüseyin Özgürgün aynı zamanda diğer siyasi parti liderleri de görüşlerini açıkça belirtenler… Düşünce karmaşası var mı? Var… Nasıl olursa olsun bir anlaşmadan yana olmayanlar çoğunlukta… Sınır kenarlarında sinir, yapmacık, barış zinciri, marjinal takım ruhu bile değil. Ön plana çıkıp çorbaya güya tuz koyanlar olarak duvara yaslanıp poz vermekten öte birşey yaptıkları yok, ilerisi için bak biz zincir yaptık da oldu modundalar… Hani tarhana veya mercimek çorbası ertesi güne kaldı mı, tencereye sıcak su ilavesi ile sulandırılarak, yenecek duruma getirilmesi hali, ancak tadının da kaçtığı durum… Geçen o kadar yıl… Neymiş İngilizler üs bölgelerinden bir kısım toprak tavizi sırf anlaşma olsun diye veririm derken bütün üslerden bahsetmiyor üsler Kıbrıs’ta benim egemenlik bölgem diyor… Bizde diyoruz ki Türkiyesiz asla… 

İlkokul yıllarından beri Kıbrıs’ın Stratejik özellikleri nedir sorusuna cevap verenleriz. Verdiğimiz cevaplar ise unutulmaması gerekli hakikatler… Akdeniz bölgesinde Türkiye vardır var olacaktı! Olmalıdır! Sayın Berat Albayrak ile Sayın Sunat Atun’un helikopterden Barbaros Hayrettin Paşa gemisine, inişleri iftarlarını bu mübarek ayda Akdeniz’de gemide açmaları ve Allaha yakarışlarında, tabi ki Akdeniz’in mavi sularının ehemmiyeti vardır… KKTC ile Güney Kıbrıs’a verilen mesaj sessiz olsa da oldukça ses getirendir… Kimse geçmişten bu güne geçişteki çetin mücadele ile 1974 20 Temmuz’unda Türkiye’nin garantör olması sebebiyle elde edilen barışa, çözüm adı altında garantilerden ödün vererek nifak sokmaya yetkili değildir… Bayramdan sonrasını izlemek, bir dizinin ‘Kıbrıs Müzakereleri’ nin belkide sezon finali olacaktır… 

Boyun bağı

Ülkemizde genellikle seçim zamanları kişilerin özellikle erkeklerin giyim tarzlarında bir değişiklik oldu mu ve onlar takım koyu renk örneğin lacivert veya siyah elbise ile etrafta kat kravat dolaşıyorlarsa hemen çevreden bir ses yükselir.! Hadi hayırlısı sırada adaylık mı var , takımları giymişsin şakaları başlar… 

Tabi bu şakaların başlamış olması, o kişilerin illaki aday olacağı anlamını taşımaz…Ve fakat, ada halkının sadece siyasetle iç içe olmasını ve siyasi içerikli ne varsa konuşmasını, sevdiklerini gösterir… 
Renklerin yaşamımızda otorite kurar gibi bir etkisi olduğu inkar edilecek bir husus değildir… 
Kadın olsun erkek olsun giyim dahil, kişilerin kiraladıkları veya yaptıracakları evlerin dahi renklerinde renk seçenekleri, odalardan, duvarlardan başlar… 
Çalışma ortamında da personelin çalışma gücünü motive edici renklerin dinlendirici etkisinden yararlanmak modern iş dünyasının ,işverenlerin kullandığı ayrıcalıklı bir yöntemdir… 
İşyerinde yönetici konumunda olan veya politikacılar her daim güveni temsil eden beyaz gömlek giymeyi tercih ederler, bu bakımlı olmanın yanında bilhassa temizliği temsil eder… 
Beyaz gömlek üzerine boyuna takılan kravat karizmatik duruşa ve rengi ile ayrı bir şeklin simgesidir… 
Seçilen kravat rengi ise genelde kırmızının tonlarıdır… 
Dünya siyasetindeki hemen hemen büyük çoğunluğun tercihinde bu renk vardır… 
İşte kravatı taşıyan kişinin yüzüne yansıyan vurgu tamamen renklerin dili ile özdeşleşmektedir… 
Koyu renk takım beyaz gömlek üzerine ağırlıklı kırmızı renk ise tutku, güç ve cesaret göstergesi olmaktadır… 
Genellikle liderlerin tercihleridir… 
Güven vermek isteyen siyasetçinin rengi mavi olsa da diğer renkteki kravatlarında, bir renk dili vardır ve bu imajın taçlandırılması gibidir… 
Mesela Beyaz kravat: İstikrarı ve devamlılığı simgeler. Dikkat çekmek isteyenlerin tercih ettiğidir… 
Adamız küçük, ve kravat kullanımında kişilerin göz önünde olduklarına göre isimler sizlere çağrışım yapar gibi sessizce isimleri telaffuz ettiğinizi de duyar gibiyim… 
Öncelikle KKTC 50 milletvekilimiz var ve meclis toplantılarında televizyondan onları izleyenleriz, gündemi takip ederken kıyafetlere de bakmıyoruz diyenlerimiz çok azdır… 
Belki de bu konu nereden çıktı diyenleriniz olabilir, gündemde bunca sorun varken diye düşünebilirsiniz ama böylesine bir hakikatin varlığının da siyasette ve normal hayatta renklerler, iş hayatındaki önemli yerini muhafaza ettiği gerçeğini değiştirmez…Sarı kravat mı seçtiniz, sarı kravat direkt yüze yansır, kullanımı zor bir renktir. Ancak takan kişiye yakışandır… 
İlgi görme ve beğenilme isteğinin ifadesi olduğu için, pembe renk kravatta önerilmiyor ama yeşil kravat ise ilgi uyandırmak için birebir deniliyor… 
Enteresan olan ise yabancı bir gazetede yayımlanan habere göre, mor kravat ‘kibir ve gösterişe’ delalet sayıldığı yazıyor. Hakkında bu kadar bilgi verilen kravatı Türkiye’de ilk kim taktı derseniz Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecit olduğu söylenir… 
İlk kravatı Hırvatlar kullanmış, sonrasında bu geleneği Fransızlar devam ettirmiştir… Hatırlayacağınız gibi kravat konusunda Kim 500 milyar ister yarışma programında 250 milyarlık soru Kravat ile ilgiliydi… 
Yarışmacı Fransızlar dediği için elenmişti… Hepsi bir yana geldik mi Kahverengi kravata bu renk ise sadakatli insanların rengidir… 
Siyaha gelince modern ve seçkin duran bir seçimdir… 
Desenli ve çizgili kravatlar da boyun bağı olarak kişilerin kıyafetlerinde, takım elbise rengi ,gömlek rengi ve kişinin tipine göre aldığı görsellikte kişiyi temsil edendir… 
Bütün bu görsellik ise genelde siyasilerin seçmenine ve halka duyduğu saygıdır… 
Kravat konusunda ne çok bilgi varmış önemsiz deyip geçiştirmekle olmuyor… 
Boyun bağı denilen şey oldukça önemlidir… İncelemekte yarar var… 

Anne-baba ve oğulları 

Bugün oğlum Dr. Özdemir Berova’nın Doğum günü… 18 Haziran 1968 yılı ilk defa anneliği tattığım gün 19 yaşındaydım… Doktor olarak o günün Kadın Doğum Uzmanı Dr. Nejdet Ünel ilkokul arkadaşımın amcası aynı zamanda görümcemin de sıhri akrabası olduğu için tercih edilen doktor oldu. Daha sonra ikinci oğlum Dr. Kandemir Berova’nın 3 Ağustos 1971 tarihinde aynı doktorda ve aynı yerde Lefkoşa’da doğduğu özel klinik… Yattığım odanın penceresinden esen tatlı bir serin… Doğum sonrası unutamadığım ferahlık… 


Öyle bu günkü gibi önceden istenilen tarihte, sezaryen günü tespitinin olmadığı, normal doğumların yapıldığı ve teşvik edildiği günler… Aile planlaması gereği 2 çocuk yetiştirebileceğimiz gerçeğinden hareketle 21 yaşında iki erkek çocuğun sahibi olarak onları yetiştirdik… Çocuklarımızın, eğitiminde, büyümelerinde anne ve babamın katkıları yanında kardeşlerimin de çok emekleri vardır… Özdemir ismini koyarken babamın, Kandemir ismini koyarken Dr. Kandemir Özdemir dayısının ismi onlara verilendir… Doktor olan iki kardeşimin ayrıca eğitimci dedelerinin ve annemin, isteği üzerine doktorluk mesleğini seçmişlerdir… Bir Doğum günü vesilesiyle de olsa Dr. Nejdet Ünel’i yeri gelmişken, hatırlatmakta fayda var… Kıbrıs tarihinde, milli mücadelede, unutulmaması gereken bu değerimiz, 2004 yılında aramızdan ayrılırken hayatının son dönemlerini Viyana’da geçiren… Kıbrıs’ın fahri konsolosluğunu on yedi yıl dış ülkede yapan Kıbrıslı Türk bir doktorumuz… 

Dr. Nejdet Ünel ‘i hatırlayanlar mutlaka bilenlerdir… ‘1926 yılında Limasol’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi, Viyana Üniversitesi Kadın Doğum Kliniği’nde ikinci defa ihtisas yaparak D.G.O. unvanını aldı. 1956 yılında Kıbrıs’a geldi, özel klinik açıp, çalışmaya başladı. 1960 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Üyeliğine seçildi, Meclis Asbaşkanı oldu, 1961 yılı sonunda bu görevinden istifa etti. 5 Temmuz 1970 seçimlerinde, Lefkoşa bölgesinden Temsilciler Meclisi Türk Üyeliğine seçildi. 18 Temmuz 1970 tarihinde toplanan Temsilciler Meclisi Türk Üyeleri, kendisini, Temsilciler Meclisi Reis Vekilliğine seçti. Temsilciler Meclisi Reis Vekili, Kıbrıs Türk Yönetimi Temel Kuralları gereğince, Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi’nin Başkanı olduğundan, Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi Başkanlığı yaptı.’ diye anlatım bilgileri vardır… 

İki oğlumun hayata gözlerini açtığı Lefkoşa ‘Himmet Doğum Kliniğinde’ doktorum ‘Nejdet Ünel’ bana iki çocuğun da bak göreceksin çok başarılı olacaklar demiştir… Günler, haftalar, aylar yıllar geçti… Üzerinden 1974 Mutlu Barış Harekâtı, savaşın etkileri, babamızın mücahitlik yılları, çocuklarım ile beraber benimde sürdürdüğüm üniversite devam yıllarım Master programım mezuniyetim çocuklarımın Tıp Fakültesi yılları, ihtisasları ve 2017 yılına varış… İki oğlum ile de gurur duyduğum günlerdeyim… Evlât sevgisi, her anne babanın yüreğindeki sevgiden öte, anlatılmaz bir tutkudur… 18 Haziran babalar günü ve aynı zamanda, ilk çocuğumun doğum günü… 

Bütün bu duyguların heyecanı içerisinde tüm babaların/babamızın bu müstesna gününü kutlarken çocuklarımın ikisinin de doğum günlerini de kutluyorum… Anneleri olarak, onları çok sevdiğimi belirtirken, doğru bildikleri yolda korkmadan yürümelerini ve hayat mücadelesinde hep iyilikten yana olacaklarına olan inancımla, bu mübarek Ramazan gününde peygamberimizin anlam yüklü bir deyişini günün anlam ve önemine binayen tüm çocuklar için, tekrarda fayda mülahaza ediyorum… ‘Baba sevgisini koru. O sevgiyi kesip atarsan, Tanrı da senin mutluluk ışığını söndürür.’

“Göz yumduğumuz kadar dürüstsünüz

“Stres nedir?” diye çoğu kez stresli olduğumuz inandığımız anda kendimize sorduğumuz bir sorudur… Stres, çoğu kez bulunduğunuz ortamın sizde yarattığı bir nevi anormal durum… Sanki bir hastalık gibi… 

Eskiden “çok sinirliyim” veya “asabiyim” şeklinde ifade edilirdi… Adı ne olursa olsun stresin yarattığı gerilim ve o kişinin iyi veya kötü durumlarda kendi bedenini kontrol altına alması ile giderilmesi mümkün olan bir hadise… İyi veya kötü karşılaştığınız her duruma vücudun verdiği tepki aynıdır… 
Aslında her insan dünyayı farklı pencerelerden görür. Bu bakışlarda olan, inanç, değer ve tutumların kendisidir… Olaylara başa çıkamama hali strese yol açandır… Ziyadesiyle hırslı olan kişiler genelde en çok stres halini üzerlerinde yapışkan gibi taşıyanlardır… Çoğu insan zaten güçsüz olduğunu anladığı anda strese giren oluyor… 
İnsanların çalışmış olmalarına ve başarıyı yakalamalarına rağmen vazgeçemeyecekleri bir takım kötü huyları, onların ayrı bir stresi olabilmektedir… Bir bardak alkol içerek veya sigarasını her defasında ucu ucuna ekleyerek içen kişi stresini yatıştırmak adına yaptığı bu alışkanlıkları kendisine daha büyük bir sorunlar yaratacağını bilir ve bu tiryakiliklerin stres olarak geri bildiriminden haberdardır… Düzenli bir iş veya ailede mutsuzluk, bünyenin sağlık yönünden stresi olmakta, yıpratıcı özellikleri ile kişide gözler önüne serilebilmektedir… Kendinizi, yorgun, bitkin, sabırsız, insanlara karşı ilgisiz, uyku problemleri ile boğuşur görmeniz hali ile tam bir stres çemberinde bulmanız bazı durumlarda kendinizi kontrol etme becerisini size öğreten olacaktır… Öğrenmeye mutlaka hevesli olmanız ise kaçınılmaz gerçeğinizdir… 
Stres giderici önlemler alırken kendinize uygun bir meşgale ise sorunu giderici olur, yoksa stres bir hap alayım geçerle giderilemez… Strese iyi gelen en güzel tedavi müzik dinlemek te olabilir… Sevdiğiniz ile vakit geçirmek, yürüyüşe çıkmak, spor yapmak, güzel bir Kafede bir yudum kahve içmek, seyahat etmek gibi birçok etkinlik stresli durumları giderici özellik taşımaktadır… 
Hepiniz hatırlayacaksınız bir zamanlar bileğe takılır stres bileziklerinin satışı rekorlar kırıyordu… Güzel paketlenmiş kutular içerisinde eczanelerde satılan, iki ucu açık uçları topcuk şeklindeki bilezikleri almadık değiliz… O yıllarda hediye olarak da verilebilir bir çılgınlık yaşanıyordu… Sonrasında stres toplarından, avuç aralarında, medet umulur oldu… Şimdilerde ise yeni trend çocukların ve yetişkinlerin ellerinden düşürmedikleri stres çarkları… Çare mi, değil ancak ilgiyi kendinde toplayacak bir icat… Daha yaşayıp neler göreceğiz… Belki de KKTC her evde olduğuna inandığım bu stres çarkı işe yarar mı bilmiyorum. 
Son günlerde stresten mi nedir bilinmez, insanlar, birbirleriyle uğraşıyor, aslı astarı olmayan hadiselerde kendini buluyor, kavga edici tutumlara giriyor… Çaresiz kaldığı zaman ise sağa sola sataşıyor… Diğerine stres kaynağı olduğunu sanarak bunalıma da girebiliyor… Dikkatli olmakta her zaman fayda vardır… Ne güzel söylemiş Şems-i Tebrizi bir defa daha okumak ve düşünmek gerek; ‘ Anladım ki: İnsanlar; Susanı korkak. Görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysa ki; biz istediğimiz kadar hayatımızdalar… Göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar…’

Yaşamda ve ölümde mersin ağacı 

Mersin ağacını birçoğumuz severiz… Bizim neslin bireyleri hatırlayacaklardır okul kantinlerinde bu ağacın meyvesi yanında muşmula meyvesi de bizlere satılıyordu… O zamanlar şişede sular yoktu… Meyveleri yedikten sonra ağzımızda oluşan burukluğu gidermek için, okul bahçesindeki sıra sıra musluklardan avucumuz içinden su içenler idik… 


Bahçeye de 5-6 yıl evvel ektiğimiz bir ağaç da Mersin Ağacı… Şu anda çiçeklerle bezenmiş durumda, fotoğrafladım instagram hesabımdan paylaştım… Bahçıvanımız Adem’e tembihledim bir türlü bu ağacım büyümüyor artık hiç bir şekilde budama yok, dallarını kesmeyeceksin dedim… Bizler ağacını değil ama dallarını ilk önce Kıbrıs’ta siyasi liderlerin köy gezilerinde köy girişlerine hazırlanan taglar üzerindeki kaplanan yeşillikte gördük… Yollara serpilen yaprakları ve dalları üzerinden konvoydaki araç tekerlerinin geçmesi ile ezilen dal ve yapraklarının etrafa yayılan müthiş kokusunu nefesimizde duyanlarız… 

Mersin dalları ile ikinci tanışıklığımız ise Kabristanlığa giderken aile bireylerinin ellerindeki çiçeklerin içinde gördüğümüz Mersin dalları ile oldu… 
Mersin ağacının Kıbrıs bitki örtüsünde de anılır bir adı vardır… Afrodit’in başında çelenk olarak onun da simgesi olduğu yazılanlar arasındadır… Ayrıca Kıbrıs folklorunda Mersin ağacı ‘Anamız’ ‘İlk Anamız’ ‘İkinci Anamız’ ve Beşikten mezara anamız olarak bilinmektedir… Kıbrıs’ta eski yıllarda pişik olan bebeklere ezilmiş Mersin yaprağı koyulması ile pişiğin tedavi edildiğini hatırlayanlarımız bilir. 

Anadolu’nun çok yerinde olduğu gibi Muğla yöresinde her gömüt taşının yanında bir ağaç dikilmiştir… Nitekim Kıbrıs’ta bu gelenek vardır ve ağaç mezarlıkların vazgeçilmezidir… Muğla’da bu ağaca oyuk denmiş olmasının nedeni ise gömütte yatanın ruhunu korumuş olduğuna dair olan inançtır… Mezarlar üzerine konulan Mersin dallarının ise kabir azabını hafiflettiğine dair olan inançlardır… 

Efsanesi ise ; ‘Driyope ve İyole, iki kız kardeştir. Driyope, evlidir. Birgün ikisi birlikte bir pınar kıyısına giderler. Çiçek açmış bir mersin ağacı, Driyope’nin ilgisini çeker ve bir dal koparır. Dal, kırıldığı yerden kanamaya başlar. Driyope, istemeden bir bitkinin ölümüne yol açmıştır.’ İstenmeden bir bitkinin ölümünden sorumlu tutulan evli kadın kaçarken ayaklarının hareket etmediğini görür, vücudu ağaçlaşmaya başlar Dehşet içinde kaçmaya çalışırken, ayaklarını kımıldatamadığını fark eder. Ayakları kök olmuş, bedeni ağaçlaşmaya başlamıştır. İyole, kardeşini kurtarmaya çalışır. Fakat yararı olmaz. Tam bu sırada Driyope’nin babasıyla kocası görünür. Kucaklarında da Driyope’nin oğlu yatmaktadır. Onların da elinden bir şey gelmez. Driyope, çocuğunu bağrına basıp emzirmeye çalışır. Fakat göğsü de ağaçlaşmaya başlamıştır. Driyope, çocuğundan ayrılmak istemez ve onun da ağaç olması için çocuğuna sımsıkı sarılır. Boşunadır… Yalnızca kendisi ağaçlaşmaktadır. Umutsuzluk içinde şöyle bağırır: ‘Hiç günahım yok! Cezayı gerektirecek bir şey yapmadım. Yaptımsa, yapraklarım dökülsün. Çocuğumu sütanneye verin. Oğlumu dallarımın altında emzirsin. Büyüyünce de benim dallarımın gölgesinde oynasın, bana ‘Anne!’ diye seslensin. Ama söyleyin ona, sakın dal koparmasın hiçbir ağaçtan…’ Der ve susar. O, artık görkemli bir ağaca dönüşmüştür.’ Demek ki her ağacın gerek meyvesinin gerekse yaprağının geçmişten bu güne söylemlerde yer alan düşündürücü hikâyeleri vardır… 
Efsanelerin günümüze ağızdan ağıza yayılmış olması ile zamanımızda dahi Mersin dallarının benzer şekillerde gelenek ve kültürümüzde yer alıp kullanımı belki de bu hikâyelerden kaynaklanmaktadır… Aynen Mevlana’nın dediği gibi ”İyi ağaçtan, talihli dal çıkar.’ O halde hiç bir ağaca zarar vermemek gerek… Zarar verenlerin ise geriye bir şekilde sadece hikayelerinin kaldığı gibi…