Month: August 2017

Yüzümüzde açan güller 

Dini bayramlar, hayatımızda önem arzeden günlerdir. Bayram günlerine verilen ehemmiyet, ortak değerlerimizin kesiştiği noktadır. Bayramlar birbirini seven insanların beraberliğinin en yüksek mertebeye ulaştığı, hasretlerin giderildiği, hüznün acının ve yalnızlığın paylaşıldığı, misafirlerilerin ağırlandığı, evlerimizdeki ışığın çoğaldığı vakitlerdir… Zaman, seneleri üzerimizde yaş diye biriktirmiş ancak biz yaşlandığımızı bayramlarda elimizi öpenlerin çokluğu ile anlıyoruz. Bayramlar bize bunu hatırlatandır… Annemin vefat ettiği gün de Kurban bayramının ilk günü olmuştu… Unutulmaz acımız 2002 yılında yaşanmıştı… Hüzünlü ayrılışlar her evde var olan gidişlerdir… Ailesini sevdiklerini zamansız olarak bırakıp gidenler vefatları ile hasretini her evde bırakanlardır. Cemal Süreyya deyişindeki ‘Her ölüm erken ölümdür’ sözünün içinde haps olmak gibi… Bayramlar, neşe ile hüznün karışımındaki geçmişi bir nevi anma seremonisidir… İlkokul yıllarımızda sınavlarda sorulan belirli sorular hiç unutulmayan suallerdir. Dini ve milli bayramları yazınız denirdi… Bizim zamanımızda çoktan seçmeli sorular yoktu. İmtihan kağıdımız bildiğiniz çizgili kağıt idi. İsmimizi yazdığımız kağıdın sağ tarafı ise üçgen şeklinde kapatılan, öğretmenin kağıtlara not verdikten sonra isimlerin ancak sınıfta kağıtlar dağıtılırken görüldüğü sıralardan geçtik. Kurban bayramının, Hacılar Bayramı, Ramazan Bayramının ,Şeker Bayramı olduğunu dini ve milli bayramlarımızı o yıllarda aileden sonra ilk okulda öğrenenlerdik. Bayramları, arife günlerindeki kök ev temizliği, bayram alışverişi ve alınan yeni giysilerle daha çok sevenlerdik. El öptükten sonra verilen bayram paraları ise yüzümüzde güller açtırıyordu… Ailemi hiç evde kurban keserken görmedim. Sadece bildiğim o günler için mutlaka kurban ederi kadar yardımın daha ihtiyaçlı kişilere yapıldığıdır… Kurban bir canın hak için hakka yakınlaşmasının ve bu hususta kararlılık gösterilmesinin somutlaşmış halidir denmektedir, günümüzde kurban konusunda açıklanan kurban bedelleri kadar bağışlar çeşitli kurumlara yapılmaktadır. Bu gibi davranış şekilleri tasvip edilendir takdir bulandır… Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bağışı, yazılı basında Kızılay Başkanının ifadelerinde, bizleri de duygulandırmıştır. Açıklamadaki ifadelerde; ‘Cumhurbaşkanımız bu sene yurt dışında, Pakistan’da kesilmek üzere 3 adet kurban hissesi vekaletini verdi. Eşi Emine Hanım da Bosna-Hersek, Somali ve Yemen’de 3 hisse kurbanının kesilmesi için bizleri vekil tayin etti. Biz de vekaletlerini aldık. Cumhurbaşkanımız her sene olduğu gibi bu sene de kurban vekaleti noktasında Kızılay’ı tercih etti. Bu konuyla ilgili Kızılay’a duyduğu güvene ve teveccühüne biz de Kızılay olarak şükranlarımızı arz ediyoruz. Cumhurbaşkanımızın bu konudaki örnekliği bizim de bu konuyla ilgili faaliyetlerimizi artırmamıza vesile oluyor.’ Kuzey Kıbrıs Türk Kızılay Derneğinde uzun yıllar benimde görev yapmış olmamın bu heyecanda yeri vardır… Böylelikle Türkiye’deki Kızılay Başkanının açıklaması ile Türkiye Cumhurbaşkanının kurban bağışını bir vesile öğrenmiş olduk… Bu gibi bağışların açıklanmasının duyarlı vatandaşlara örnek olma ihtimali ise çok yüksektir… Böylesine anlamlı bağışları ile hareket edenlerin ve kurban bayramında ihtiyaç sahiplerine, yetim sofralarına bir nebze olsun tebessüme sebebiyet verecek bu gibi davranışların, ülkemizde de örnek teşkil etmesidir… Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Kızılay’ı aracılığı ile Türk Kızılayı, KKTC’de kurban keseceğini duyurmuştur… Arefe gününün duasında ve hayrında, karşılayacağımız Mübarek ‘Kurban Bayramı’ tüm İslam âlemine kutlu olsun…

Advertisements

Ecdadımızın ödediği bedeller 

Her yıl Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde büyük bir coşku ile kutlanan Zafer Bayramı için Devlet büyükleri tarafından günün anlam ve önemine binayen mesajlar yayınlanmaktadır. 


Bu yıl Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın mesajını bilgilerinize getiriyorum… Yeniden okumakta, tekrarda fayda vardır… Mesaj aynen şöyle ; ‘Anadolu’nun anavatanımız haline gelişinin yolunu açan Malazgirt Zaferi’nin kazanıldığı ve bugünkü Türkiye’nin kuruluşunda önemli bir dönüm noktası olan Büyük Taarruzun zaferle sonuçlandığı Ağustos ayının son haftasını, Zafer Haftası olarak kutluyoruz. 1071’de kazandığımız Malazgirt Zaferi’nden bugüne kadar geçen süreçte, Anadolu’da kurduğumuz devletler ve verdiğimiz mücadeleyle, coğrafyamızı vatanımız haline getirdik. 26 Temmuz 1922’de başlayan ve 30 Ağustos’ta büyük bir zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz da, en zor şartlarda milletimizin yeniden dirilişinin, yeniden ayağa kalkışının, yeniden geleceğine sahip çıkışının sembolü olmuştur. Bu büyük zaferlerde ortaya konan azim ve kararlılık, aziz milletimizin istiklali ve istikbali için mücadele ederken hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağının, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek güce ve cesarete sahip olduğunun ispatıdır. Bu toprakları vatan kılmak için ecdadımızın ödediği bedeller ile milletimizin tüm dünyaya örnek olan mücadele azmi, sağlam temeller üzerine inşa ettiğimiz, her geçen gün gelişen ve büyüyen Cumhuriyetimizin en büyük güvencesidir. Zafer Haftası vesilesiyle, Sultan Alparslan ve Gazi Mustafa Kemal başta olmak üzere, tüm şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle yad ediyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’mizin tüm mensuplarını ve vatandaşlarımızı en kalbi duygularımla selamlıyorum’ Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla yayınladığı mesaj önemlidir… 

Her mesajın bir anlamı vardır… Özetle: ‘Bu toprakları vatan kılmak için ecdadımızın ödediği bedeller ile milletimizin tüm dünyaya örnek olan mücadele azmi, sağlam temeller üzerine inşa ettiğimiz, her geçen gün gelişen ve büyüyen Cumhuriyetimizin en büyük güvencesidir’ diye belirtilen mesajda geçmişten bu güne olan süreç vardır… Hiç bir şekilde inkâr edilemez bu tarihi süreç bellekte yer eden unutulmayandır… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 30 Ağustos Zafer Bayramını kutlarken bu güne özel, törenler ile günü, tarihi ve Mustafa Kemal Atatürk’ü sevgi saygı ve minnetle anmaktadır… 1922 den bu güne geçen 95 yılda yine Atatürk’ün bu sözünün olduğu noktadayız ‘Zafer, “Zafer benimdir” diyebilenindir. Başarı ise, “Başaracağım” diye başlayarak sonunda “Başardım” diyebilenindir.’ 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun…

Tavsiye Benden 

Kıbrıs’ta ikamet edenlerin çoğu kişinin ziyaret ettiği yerdir ‘Mavi Köşk’… Köşkü bir kez ziyaret edip gezdiğimden bu yana yıllar geçti… Hala daha gizemli havasından kurtulmuş olmadığımı bu anlatımı internette görünceye kadar unutmuşum… 


İnsan hafızasına ne kadar çok bilgi sığdırıyor… Her an her şeyi hatırlaması mümkün değilse bile bir anı, bir yazı bütün yaşanmışlıkları güncelleyen oluyor… Yurt dışından veya ülkemiz içerisinden ziyaret edilmesi gereken bir yerden bahsediyorum. 

Yapım yılının 1956 olduğu yazıyor, Girne Güzelyurt dağ yolu üzerinde yapılmış 2 katlı ve 16 bölümden oluşan oldukça ilginç efsunlu bir yer… Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucusu Baş Piskopos Makarios’un avukatı İtalyan asıllı Rum Paplo Pavlides’e ait ve Pavlides ölene kadar köşkün bakım ve onarımı için para gönderen birisi. Ünlü bir silah kaçakçısı olduğu da söylenen kişi… Köşk Girne’ye hakim bir konumda hatta yer altından denize uzanan bir dehliz olduğu yıllarca önce tarafımıza söylenen bir ayrıntı… Pavlides burada misafirlerini ağırlamakta, başka işlerini de yürütmekte, birçok güzel kadını köşkte misafir etmektedir… Köşkü yapan mimar konumu öyle bir ayarlamış ki oradan Girne tümü ile görünürken evin yoldan yanına gidilmeden görülmeyecek biçimde çizilmiş olması gerçeği var, mimarın tasarımı öğrenilmemelidir açısından ev bittikten sonra öldürüldüğü söylenmektedir… 

Köşk 1974 Barış harekâtından sonra askeri birlikler tarafından korunmakta ve müze olarak kullanıma açık tutulmaktadır. Mavi Köşk’ün tek başına gezilmesine izin verilmiyor, önceden hazırlanmış bir metin üzerinden asker olan rehber tarafından bilgiler gruplara ifade edilerek rehberlik hizmeti verildiği bilinmektedir… Evin girişindeki havuz içerisinde vakti zamanında süt banyosu yapıldığı, bizim yıllar öncesi gezimizde bize aktarılandı… Hatta havuzda yüzenlere Pavlides’in yukarıdaki penceresinden elma attığı bu elmayı kapan kişi ile yemek yediği de aktarılmıştı… Bu günlerde böyle bir anlatım var mı, tekrar gitmedim görmedim, ancak o günlerde de Sofia Loren’in köşk misafiri olduğu anlatılmıştı… 

Pavlides’in çalışma odasına girdiğim zaman koltuğun duvara sıfır olduğunu görmüştüm… Çalışma masasının koltuğuna oturdum… Şimdilerde müsaade ediliyor mu bilmiyorum. Koltuk ve perdelerin özellikli ayrıca masanın Ceylan derisinden yapıldığı anlatılmaktadır… Koltukta fazla oturma neticesinde, uyku hali olmaması açısından belli bir saatten sonra koltuk zeminin oldukça sertleştiği de ayrı bir ayrıntı… Köşkün sarı odası çocuklar için, depreme dayanıklı, Yeşil oda Pavlides’in dinlendiği oda, yatak odası zevkle döşenmiş, odanın bir penceresinden gün batımı diğer penceresinden güneşin doğduğu an görülmekte, gizli geçide geçişi var. Günah çıkarma bölümünde Pavlides’in arkasını gözetlediği dokuz parçalı aynanın varlığı dikkat çekiyor. Pavlides’in çalışma odasına kırmızı renk hakim, en çok dikkat ettiğim tablodaki Meryem Ananın yüzü ve ayakları, oda içinde nereye giderseniz gidin sizi takip eden üç boyutlu bir tablo… Tavernada ilk dikkatimi çeken masaların renkleri izahat ise odaların rengine göre dizili oldukları… Rum tavernalarını çağrıştırıyor… Köşkteki aşk çeşmesi, içerisinde birçok dilek için, birçok bozuk para olan yer… Bu bilgileri derlerken iyi ki köşkü ziyaret etmişim iyi ki bilgileri okuduğumda bize anlatılan ve gördüklerimizle örtüşüyor derken, böyle güzel bir yerin ziyaretini de her ilgi duyana tavsiye ederim…

Sus Payı 

nsan zihni sosyal medyada, yazılı basında yani nerde olursa olsun verilen bir mesajın yıllar öncesine kendisini taşıdığını hissederse, bu akılda olanların unutulmadığını ve bilhassa hatırlanan her hadisenin siyasete adım atacak kadınlarımıza örnek olacağını düşünür. Geçenlerde Sayın Özadam gazetesindeki sayfasından ‘Sayın Tülin BEROVA, seçimler konusundaki köşe yazılarınız bir hayli ilgi görmeye başladı. Hatta bazıları sizin aktif siyaset için hazırlık yaptığınızı bile söylemeye başladılar. Meclis’te kadın vekil sayısı bakımından bunu sonuna kadar destekleriz…’ diye tarafıma mesaj yazmış… İşin siyasi boyutunu bir kenara koyduğum zaman öncelikle memnuniyet duyduğum Star Kıbrıs gazetesinde yazdığım yazıların okunmuş olmasıdır…Okunur olmak ise her yazara motivasyon verendir. O halde siyasi içerikli konular ilgi çekiyorsa yeniden bu mesaj üzerine yazmak, ayrıca bir siyasi parti içerisinde geçen uzun yılların öğretilerini okuyucu ile paylaşma ihtiyacı duydum… Siyaset her ne kadar da mektepli işidir diye algı yaratılmaya çalışılsada aslında siyaset insani ilişkilerin dengesinde aile ile mahallede başlayandır, yaşatılandır. Geçmiş yılların kurumlaşmış siyasetinde bizler aileden, annem Fatma Özdemir’den başlayan siyasi faaliyetler ile varlığını sürdürenler olduk. Aile içerisinde aktif olarak siyasi partilerin organlarında seçilmiş olan bir annenin çocuğu olarak bu günlere gelinceye kadar yaşadığımız, öğrendiğimiz ve öğreneceğimiz edinimler henüz sona ermemiştir. Siyaset yolunda yol alanlar bunu en iyi bilenlerdir… Siyasette var olan babaların ve oğullarını ve kızlarının da siyasette var olan köklü aile misyonunu sürdürdüklerini kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisinde milletvekili olarak görenleriz…Örnek mi? Birikim Özgür, Doğuş Derya ve İzlem Gürçağ ilk akla gelenler… Sayın Serdar Denktaş babasının unutulmaz sevgisini omuzlarında taşıyan ve politikada küçük yaştan itibaren var olan deneyim kazanan siyasetçi… Daha da göreceklerimiz vardır…Deneyimden yanayız… Yaşanmışlıklar siyaseten hiç de boşa giden hadiseler değildir… Kadın olsun Erkek olsun insanlar üstlendikleri diğer roller yanında siyasetle de uğraşanlardır. Siyaseti kimisi akademik düzeyde kimisi fiilen mecliste kimisi de bizzat siyasetin içinde mahallede, parti teşkilatlarında görev alarak bu yöndeki faaliyetlerin bütünlüğü içerisinde öğrenenlerdir. Geçen gün Nejat Konuk’u bir köşe yazısında okudum ve okuduğum bu makale ile çok eski yıllara geri dönüş yaptım. Nejat Konuk ve Gülin Sayıner ile Çağlayan’daki evimizdeki toplantılarına tanıklık ettiğim zamanlar onların partiye üye yazma çalışmalarını, kapı kapı gezerek gecenin geç vakitlerine kadar nasıl çalıştıklarını hatırladım… Siyasete girenlerin, başarıda artı ve eksi puanı, kendi insani ilişkilerinden sağladığı değerler ile ölçülür kanaatim, her zaman var olandır… Siyaset demokrasilerde uyumlu bir ekip çalışması ile ikdidara gidilen yolun adıdır… KKTC siyasi partiler, teşkilatları içerisindeki aktif görevlere yeni yeni kota adı ile kadınların görev almasını zoraki hale getirmiş ve kadınlara bu yönde bir nevi sus payı verme yönünü benimsemişlerdir. %30 dışındakiler bir nevi ötelenmiştir… Gerçi bu yüzdelik en az diye bir mecburiyeti gösterse de bir nevi ayrımcılık hissinin kadınlarca kabulü olmaktadır…Kotaya göre kadın aday aranıyor ve kendimize soralım kaç kişi seçilecek, yoksa kadın adaylar sadece aday gösterildikleri partiye oy taşımacılığı için mi yerleştirilecekler… Düğüm noktası bu sorunun cevabıdır. Varsın bu konulardaki analizleri yine işin uzmanlarına bırakalım… Siyasi teşkilat içerisinde olan bu yönde çok uzun yıllarını bırakan kadınlarımız yenilere bir nebze ışık olsun diyenlerdenim… Eski yıllarda parti organlarında görev layıkı ile yapılandı…Mühür önemliydi… Kadın kollarında kadının kendi partisini iktidara taşımada sosyal içerikli faaliyetler yapması ile kendini ifade etmesi de ayrı bir gerçekti… Kadın kolları çalışmalarında özellikle o siyasi partinin, liderinin yani genel başkanının eşinin yatsınamaz denge unsuru görevi vardır… Uzun süreli ikdidar bir bakıma kadınlarla birlikte yürütülen faaliyetlerin sonucudur… Kadın Meclis’te milletvekili olarak görevlerini genişletmek ve yasamada ve yürütmede yer almak istiyorsa seçilmek için ailevi ilişkilerden tutun seçmen ile olan buluşmalarda her zaman dengeli bir mesafede kendisini anlatan olmalıdır…Bu alanda başarılı olmak istiyorsa bunun son dakikada olmayacağını bilmelidir… Çalışma hayatının aktifliği, hizmet edilen kesimin yoğunluğu ve bu yoğunluk içerisinde siyasetin yeri var olandır. Siyaseti sadece milletvekili sıfatı ile yürütülmesi gerektiği kanaatimce doğru bir ifade tarzı da değildir… Karşılıklı herhangi bir konuşma dahi, konusu ne olursa olsun,siyasi sonuca ulaşandır… Siyasi boyutu ise sempatizanlığın dışında ,teşkilatlarda kadının veya erkeğin görev alması ve bu görevi parti tüzüğünün verdiği yetkiler ve disiplin içinde yapması ile mümkündür…Siyasi partiler, birbirlerini kontrol etmek için vardırlar sözü ise boşuna söylenmemiştir… Ülkemizde İnsan kaynaklarında herhangi bir zorluk yoktur… Yeter ki bütün siyasi partilerin namzet göstereceği adaylar seçmen tarafından benimsensin… 

İnsan Sevgisi 

Her anne evladı kaç yaşında olursa olsun onun gözünde çocuğu, hep doğduğu anın masumiyetinde sevgisinde ve doğumdan sonra, anne kucağına verildiği zaman annenin, burnunda bıraktığı o unutulmaz cennet kokusunda olandır… Bunun aksini söyleyecek hiç bir ne ana ne de baba vardır… Her anne ve baba çocukları için var olan, onların başarısı için çalışandır. 


Kıbrıs’ta büyük bir çoğunluk evlendikten sonrada anne ve baba tarafından maddi manevi desteklenenler olmaktadır… Çocuk sahibi olan ailelerin çalışıyorlarsa çocuklarına bakan kendi anne ve babaları olmakta, çoğu kez kız tarafı ve erkek tarafı nöbetleşe çocukların bakımını üstlenmektedirler… Eski yıllarda Kıbrıs’ta kreş konusunda seçenek yoktu… Uzun bir sürede olmadı… Bu süreçte çoğu çocuk evde bakılır oldu… Anne baba işe giderken çocuğunu evden eve taşıyan oldular… Eski yıllarda evlenen çift ailenin hangi tarafında ev müsait ise orda ikamet etmeyi uygun bulan olurdu. Bu şekilde hem maddi olarak yararlanmak için, hem pişen yemeğe ortak olmak gayeleri ile doğan çocukların bakımında kolaylık, bu yeni evlilere gençlere geri dönüşümlü bir yardım oluyordu… 

Eski yıllarda okula gidişlerimizi hatırlamak için kendimi zorladım… Kolay değil yarım asır geri gitmek o günlerin şartlarında bunları ifade edebilmek. İlk önce ilkokula başladığımız yıllarda ilkokul altı yıldı. Selimiye İlkokuluna Çağlayan’daki evimizden yaya olarak çıkıp mahalleden arkadaşlar ile yürüyerek okula gidiliyordu. İlkokul birinci sınıf öğretmenimin adı Jale Dizdarlı idi. Kısa saçlarının çevrelediği çehresini, gülüşünü, yüzünüzden, gözlerinden sınıfa yayılan sevgisini, bitmek tükenmek bitmeyen enerjisinden bu gün dahi etkilendiğimi söyleyebilirim. 60 yıl evvelki ilk günü, en öndeki tahta, iki kişilik sırayı, hatırlamak bu günlerin gündeminin tesirinden olsa gerek… Hatırlıyor insan yüreği. Nedense o zamanda hiç bir çocuğun okula başlayıp evinden ayrıldı diye ağladığını da görmedim veya anımsamıyorum… Limasol’da Sedat Simavi İlkokulu yine okula yaya gidişler… Tekrar Lefkoşa 5 ve 6’ıncı, sınıf bu kez okula gidişimiz bisiklet ile… O zamanlarda kız bisikleti diye tabir edilen ön tarafında demiri olmayan bisikletler vardı. Daha sonra arkadaşlarla yine yürüyerek okula gidişler… Çağlayan parkından geçiş, merdivenleri çıkıp mahalle aralarından Atatürk İlkokuluna gidiş… Okul çıkışlarda ise okulun önünde trafik olmayışı… Ailelerin araçlarının sıra sıra olmadığı okul bahçesi… AÖA talebelerinin okul çıkışlarını izlemek de ayrı bir görsellik… Bizler, bir şekilde şımartılmaktan, belki de mahrum olan çocuklardık. O zamanlarda, anaokulları, kreşler yoktu. Daha sonra sıra kendi çocuklarımıza geldi. İlkokulda onlar da okula yaya gidenlerdi… Çağlayan parkında arka merdiven ayaklarına yakın hisarın duvarının hemen yanında 3 sınıflı ilkokula gittiler. Halen orda faaliyetini sürdüren o zamanların Shell Benzin istasyonu geçişi ile parka geçiş trafikte zor yaratandı. Mağusa’ya giden yol o zamanlarda geçişlerde barikat… Çağlayan Bar hepsi o yol üzerinde… Atatürk İlkokuluna onlar da hep yaya gittiler. Okul çıkışlarında mutlaka polis öğrencilere yol geçişlerinde yardımcı…Yıllar geçti çalışma yeri, Süt Kurumu 1979 görev yeri Köşklü Çiftlikteki, Kilise karşısındaki hala daha kilisenin içi ev olarak kullanan komşuların karşısındaki evde çalışma.. yolun sonu ise..{ Köşklü Çiftlik İlkokulu } Şht. Tuncer İlkokulu. İşte o zaman çocukların okula gidişi dönüşü benle beraber olmaya başladı. Türk Maarif Koleji’nde bazen yaya bazen bisikletle bazı hallerde ise araçla gittiler Günümüzde TMK önünde gördüğümüz velilerce okuldan çocukların alınışı çok az. Okula devam ettikleri sürece okul aile birliğinde görev… Sıra torunlara geldiğinde Özel Berova 3 yaşında sınıf arkadaşım Ayla İbrahim’in yönettiği yuvaya gidişi… Bu yıllarda artık aileden ayrılıp okula başlangıçta çocukların ağlayışları…2 yıl sonrasında ana sınıf başlangıcında artık sokağa giren okul otobüsü ile tanışma hali… Kapıda geliş saatlerinde balkonda bekleyişler. 5-10 dakikalık gecikmeler de otobüste görevliye telefon açışlar, ilkokul yıllarında hayatımız otobüs yollarını beklemekle geçti. Girne’ye yerleştikten sonra halen çoğu ailede olduğu gibi okul otobüslerini bekleyişler sürüyor… Eylül’e ne kaldı? Ne olursa olsun kim ne derse desin çocuk sevgisini ana olsun veya olmasın bilen, insani duyguları yoğun olan kişilerin, kalbi duygularında sevdiklerinin yeri başkadır… Bu sevgi dostların çocukları için de geçerli olandır… Bu sevgi bütünselliği ise her ailede söz birliğidir… Aynen Ata’mızın dediği gibi ‘Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır.

Seçmece bunlar

Siyasi parti organları teşkilat olarak 2018 yılında, üç aşağı beş yukarı belirlenen tarihlerde yapılacak, normal genel milletvekilliği seçimleri için hazırlanmaya başladılar. Her gün ayrı ama içeriği aynı bir beyanat muhalefetin elindeki propaganda malzemesi olurken, iktidar partileri ise icraatlarındaki müdafaa cephesinden halka mesaj vermektedirler. Mevcut elli milletvekili de kişisel çalışmalar içerisinde zaman zaman faaliyetleri ile kendilerini gösteren olmaktadırlar… 


Yesilırmak’tan Karpaz’a aradaki yerleşim birimlerini tek tek gezenler olduğu gibi bu yönde faaliyetlerinde kısıtlı olanlar da vardır… Belirli markalaşmış isimler halk tarafından geçmişten bu güne bilinenlerdir. Seçmen tarafından aday olmaları için teşvik edilenlerdir… Bilinmeyen tek şey tarafsız seçmenin oy doğrultusunu hangi siyasi partiden yana mühür kullanacağı veya karma listesine kimleri yerleştireceğidir… Her seçmenin ilk 10 ‘u ise kafasına yerleştirdiği ödün vermeyeceği isimlerdir… 

Seçmenin karar verme durumunda etken olan esaslı unsurlardan birisi akrabalık dereceleridir… Siyasi partiler aday tespit etmek için seçmecede önemli rol oynayan aile ve bu akrabalık konularıdır, parçala böl politikası aday belirlemede stratejik noktadır. Ancak, bölge genişlemiş, çarşaf liste için KKTC sınırları içindeki her evdeki seçmen olduğu kadar her aile bu sisteme dahil edilmiştir… Yeni seçim sistemi henüz seçmene anlatılmamıştır. … Şimdiden başlayacak parti içi eğitimlerle, öncelikli olarak siyasi partiler üyelerine sistemi anlatılmalıdır. Daha sonra bilen bilmeyene mutlaka anlatan olur… 

Bu seçim dönemi oldukça renkli geçeceğe benziyor… Nedenine gelince seçime katılacak her siyasi partinin 50 aday adayı ile ortaya çıkacak aday sayısındaki artıdır… Bu fazlalıktaki hengâmedir… “Ben istedim aday olamadım” diyen küskünlerin doğumudur… Bunları yatıştırmak adına verilecek vaatlerin çokluğudur… Bu seçim sisteminde kanaatimce koyu parti fanatikleri dahi Yüksek Seçim Kurulu tarafından açıklanan milletvekilleri aday adaylarını görmeyi bekleyeceklerdir. Hiç bir siyasi parti organı eski zamanın yadsınamaz otoritesine sahip görünmemektedir… Eskilerde kalan otorite bu günlerde teşkilat içerisinde kendini boşlukta hissetmektedir… Siyasî liderlerini en çok zorlayacak konu iktidarı elde etmede aracı olacak adayların saptanmasıdır… Seçim propagandasıdır, seçim bildirgeleridir… 

Halkımız şimdiden hangi parti olursa olsun parti üyelerinin heyecanlarında, karıştırıcı, kışkırtıcısı olanlarını da bilmektedir… Bu gibileri mikser olarak görmektedir. Her gün rutin konularda dahi sorun varmış gibi tabanı çeşitli gruplara bölüp bünyesinde karışık düşünce ve ideoloji barındıranların yeni oluşumların içlerinde tek yönde birleşmeleri oldukça zor görünmektedir… Kemikleşmiş oy bu anlamda önemli olandır. Bu farkı bu parti sözcülerinin beyanatlarından, vatandaş hissetmekte, hissettikçe de karşısındakine saygısı azalmaktadır… Birinin ak dediğine, diğerinin kara dediği günlerden geçiyoruz… Daha göreceğimiz, duyacağımız çok şeyler olacaktır… Yeter ki siyasetin kirlendiğini ve siyasetçilere güven kalmadı diyenlerin bu fikirleri kendi kendilerinin tarifi olmasın… İsteğimiz ülke bütünlüğünde müreffeh bir toplumun yaratılması için mücadele edilmesi ve devlete zeval gelmemesidir… Seçim yasasının seçmeni ilgilendiren bilgiler açıklamalarda var olandır; ‘Düzenlenecek oy pusulasında tüm partilerin adayları, 50’şer aday olmak üzere tek bir listede bulunacak. Bölgesel temsiliyeti korumak ve nüfusu daha fazla olan bölgelerin nüfusu daha az olan bölgelerin iradesini belirlememesi açısından bugüne dek her bölgeden kaç aday çıkıyorsaydı, yine aynı sayıda aday çıkacak. Örneğin, Lefkoşa 16 aday, Mağusa 13 aday, Girne 10 aday şeklinde… Mühür kullanan seçmenlerin her bölge için en fazla aday sayısının yarısı kadar tercih kullanabilme hakkı da olacak. Örneğin mühür kullanan bir seçmen Lefkoşa için en fazla 8, Mağusa için en fazla 6, Girne için en fazla 5 tercih yapma hakkına sahip. Karma oy kullanmayı tercih eden seçmenlerin de en az iki parti veya bir parti ve bağımsız adaylar arasından seçim yapma imkânı var. Karma oy kullanacak seçmen her bölge için en fazla aday sayısının yarısı kadar tercih kullanabilme hakkına sahip olacak ve en az 24 en fazla 50 aday arasında seçim yapabilecek.’ Oy kullanmak için seçmene tatbiki eğitim verilmesi şarttır. Aksi halde sandığa giden seçmenin oylarının heba olması kaçınılmaz gerçek olarak karşımızda duracaktır…

Kendinle mücadele etmek 

İnsan psikolojisinden anlamak için ayrı bir eğitim dışında yetenek de gerektiğini herkes bilmektedir… 

Çalıştırdığı insanın psikolojisini anlamayan, onu öncelikle tanımaktan kaçınan yöneticiler ile çalışmak oldukça zordur… Yönetici dediğiniz konumdaki insan, çalışanının duygularını, ailevi durumunu, ihtiyaçlarını bilmediği bir personelden gerekli verimi almakta zorluk çekeceğini bilmelidir… Personelinin hiç bir sorununa ortak olmayan onları robot gibi gören işverenler kendilerine fayda sağlama yerine faydasızlığı tercih eder pozisyona geldiklerinde işin bu hale gelmesinde kendilerinin payı olduğunu bilmelidirler… 

İş, yetkilerin adil dağıtılması, hiyerarşik yapının kurulması ast üst ilişkilerinin düzenlenmesi yapılacak işte görev ve yetkilerin dağıtılması işin esasını teşkil etmektedir… İş içindeki ilişki dinamiklerinin bilinmesi de ayrı bir meziyettir… 

İş yerindeki iş ilişkilerindeki güvenliği sağlamak işverene ait görevlerdir. Önemli olan rutinde yapılacak işlerin yerinde ve zamanında bitirilmesidir… İşverenin veya yöneticin veya müdürün, adam kayırma yani personel arasında ayrımcılık yapması doğru değildir… İş yerinde çalışan kahveciden tutun en üst basamağa kadar giden basamaklarda personelin görevini yürütmesi, bu basamakları inişte ve çıkışta özenle korumaktan geçer… Ne basamakları atlayarak yukarı çıkılır nede basamakları ikişer ikişer atlayarak aşağıya inilir, kurallar bütünü sevk ve idarede biter. Sonuç o zaman rantabl olur ve hem işveren hem işleyen personel çalıştıkları kurumun ayrılmaz parçası olurlar… İş yoktu oturuyoruz diye mazeret ise hiç kullanılmamalıdır. Her iş yerinde, mesaisini dolduracak iş vardır. Yeter ki işyerine duyulan aidiyette duygular olumlu olsun… 

Davranış bilimlerinin disiplini çerçevesi içine giren ve bu prensiplerden ödün vermeyenlerin geleceği parlak, olanlar olacaktır… Yönetici alınırken, atanırken o makamın doldurulması kişilerin kafa yapısı ile ilgili olup görevde aklın üstün gelmesi ile idare edilen değil idare eder pozisyon alma durumu ile özgüven her zaman kişiye yani idareciye artı puan yaratacak, bu artı puanlar ise çalışılan kurumun başarı hanesinde kayıt altına alınacaktır… Kendine güven, her zaman gücün verdiği enerjidir… Bu enerji ile hayatınızdaki olumsuz tecrübeleri unutun, kendinizle barışık olun, hedefiniz belirgin olsun, hiçbir konuyu ertelemeyin, iyi bir gözlemci olun, enerjinizi tüketmeyin, hayalleriniz için savaşın, geleceğinizi belirsiz bırakmayın, neye evet neye hayır dediğinizin farkında olup hiç bir şey için ‘Asla’ kelimesini kullanmayın… Asla dediğiniz her şeyin sizi yapmaya zorladığının itici güç olduğunun farkında olun… 

Bütün bu notlar elbette kitaplarda detaylı bilimsel verilerle ders konusu olmuş ifadelerin insanlara yansımasıdır… Ancak pratikte tecrübeler de işin özüdür… Her iki detaydaki yansıma ise zekânın belirtileri olarak göreve aktarılandır… Bildikten sonra her şeyin kolay olduğunu hatırlayın ve unutmayın ki ‘Kendisi ile mücadele eden insan, en değerli insandır’ Sözü boşuna söylenmesin… 

Alışılmış çözümlerin dışına çıkmak..

Her mesleğin kendine özgü bir anlatımı vardır. Kabiliyeti vardır… Bu meslek grupları içerisinde en çok havadis taksi şoförleri ile berberlerin koltuklarında dinlenen ve çoğu kez bir ülkenin içindeki yöresel durumdaki gidişatı üzerinden fikir sahibi edineceğiniz merci olmaktadırlar… Bildiğiniz gerçekler ile dinlediklerinizi birleştirdiğinizden konunun özüne ulaşmış olursunuz… Bazen büyük sorunların çözümüne ulaşmak dinlediğiniz her kişinin fikirlerinde saklı olandır… 


Çevrenizde tanıdığınız kişilerde karakter farklılıkları mutlaka vardır. Herkesin iyi, herkesin kötü olduğunu düşünmek doğru olmasa bile en sevilmeyen kişilerin burnundan kıl aldırtmayalar olduğu üzerinde sanırım “görüş birliği var mıdır?” diye sorulsa sevilmedikleri hususunda oy birliğine varılır… Huysuz insanlar zaten hiç sevilmeyenlerdir…Bu konuya, güzel örnek teşkil edecek bir hikâyeyi okuduğum zaman bende sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Hikâye; Osman Efendinin baş ağrısı ile ilgili… Her gün devamlı başı ağrımaktadır. Doktorlar bir türlü teşhis koyamamakta, ağrı kesicilerin dozu her geçen gün artırılsa da çare bulunmamaktadır… Osman Efendi Uşak’ın ileri gelenidir… Gözleri de yaşarmaya başlamıştır… Kendini tedavi edeceklere servet vaat eder… Ev halkı perişandır. Osman efendiyi İstanbul’a götürürler. Bütün tıbbi teknolojik imkânlar denenmiş tetkikler yapılmış olmasına rağmen ağrı geçmemekte, ağrı kesici iğneler de faydasız kalmaktadır. Aile yurt dışına gidelim der Amerika’ya gitme modası olmadığından İsviçre’ye Zürih’e gidilir… Oradaki doktorların Osman Efendiye tavsiyesi memleketine git evinde dinlen olur. Çözüm bulunamamıştır, çaresizlik baş göstermiştir. Osman efendinin evine dönüşünde hiç keyfi kalmamıştır, ailesi onun berberi Mehmet Efendiyi eve davet ederler, konuşmalarının iyi olacağı kanaatindedirler… Berber onu tıraş ederken dahi yataktan kalkacak mecali olmayan Osman Efendi ağrılar içinde kıvranmaktadır… Berber kulak kılı, burun kılı derken Osman efendinin burnunda iç kısmında, kıl dönmesi olduğunu fark eder, cımbızını çıkarır, kılı çeker, kılın sökülmesi ile duyulan acıdan Osman efendinin acı ve ıstırap dolu sesi kapı dışına taşar… Aile, berberi, cımbızı ve üzerindeki kıl ile birlikte kapı dışarı edip kanayan buruna da pansuman yaparlar… Osman Efendi uyumuştur… Ertesi gün derin uykusundan uyandığında, Osman efendi baş ağrısının yok olduğunu fark eder. Doktorlar sinir uçlarına değen bu kılın hastalığa, baş ağrısına sebebiyet verdiğini açıklarlar… Çözümün bu kadar basit olduğunu keşfetmek yerine, çözümü uzak yollarda, ülkelerde denemekte ısrar edenlere inat, Osman efendi berberini yanına çağırır ve sağlığı için vaat ettiği serveti berberine bağışlar… 

Verilen söz tutulmuştur… Hayatın engebeli yollarında ve insan hayatında ister hikâye, ister gerçek her anlatımın bir ders niteliği taşıdığı unutulmamalıdır… Bu hikâyeden birçok konuda üretilecek sonuçlar vardır… Hikâye deyip geçmemek de gerekir… Neden mi? Kendime ait bir anıda gizli… 4-5 yaşlarındayım sokakta oynuyoruz. Elimde bir avuç fındık var. Ne hikmetse o gün için elimdeki fındıklardan bir tanesini burnuma soktuğumu net hatırlıyorum. Fındık bir türlü burnumdan çıkmadığı gibi nefes alışımı da engellemeye doğru gidiyor… Annem hemen acil servise götürüyor, Rum doktor bir türlü fındığı çıkaramıyor, burunda kanama var annem büyük bir el çabukluğu ile doktorun elinden dişçilerin de kullandığı bir aleti alıp, el çabukluğu marifet o hızla aletin ucunu eğiyor ve hadi şimdi dene doktor diyor… Fındık çıkarılmıştır… Doktor ise hiç böyle bir çözümü düşünmediğini söylüyor. Mesele halledilmiştir, aynen bu deyişte ki gibi ‘ İnatçı bir problem yalnızca alışılmış çözümlerin dışına çıkılarak halledilebilir.’ Her hikâyede bir hakikat vardır…

Terbiye sınırları ve denge

Barış güvercinleri yüreğinizden eksik olmasın. Öncelikli barış kendi iç barışımız olsun. Bu günlerin sıcağından olsa gerek insanın içinden geçen gerçeklerde, başka türlü düşünüp, başka türlü konuştuğu zamandaki hallerde olanları izliyoruz. İzledikçe hayret ediyoruz. Bu halde dahi, her hayrette bir selamet var diyebiliyorsak, kendimize ait konularda espri yapıp gülebiliyorum diyorsak demek ki hayatın yaşanmaya değer olunduğunu da anlamanın rahatlığını taşıyoruz… Kimin ne konuştuğunun ne önemi var da demiyoruz. Ya yeriyorlar ya övüyorlar. İkisinin ortasını tercih en doğrusu ama maksat iş yaptırmak olmayınca bir konuyu aslı astarı olmadan ortaya atıyorlar. Kirli düşüncelerdeki iftirayı temizlemek için karşı tarafı boşuna uğraşabiliyorlar. Cevap verseler bir alem, vermeseler başka bir alem. En iyisi bu durumlardan haz duyanların hazzını, hani derler ya kursaklarında bırakacaksın, taktik aynen öyle olmalıdır. Fayda mülahaza edilen ve inanılan işlere de aksatmadan yapacak, siyasetinize devam edeceksiniz… Eleştiri vardır, dikkate alırsınız, yapıcıdır hal ve davranışınızı düzeltir veya gerekli düzenlemeleri yaparsınız, yaptığınız işin hakkını verirsiniz… Eleştiri yapmak için, eleştiri yaptı dedirtmek için de konuşanlar yazanlar vardır. Ülkemiz halkı bunları görendir, değerlendirendir… Dikkate alınanları alınız, alınmayanlara ise gülüp geçmenizde hakikaten fayda vardır… En güzeli vaktin değeridir. Bu vaktin değeri ile faydalı şeyler yapmak adına elinizden gelebildiğince didinip durursunuz… İnsanların kendi özel hayatları vardır. Siyasidir deyip hayatına asılsız karışırsanız, örneğin Meclis Başkanı için bu mülkte ortak derseniz, ortaya koçan koyma mecburiyetiniz doğar yok biz söyleyelim karşı taraf bunu ispatlasın derseniz bunun, terbiye sınırlarını zorladığını bilmelisiniz… Kıbrıs Akdeniz’in 3. büyük adası olabilir ama ikiye ayrılan kuzey yarısında yaşarken her gün bir birinizin yüzüne baktığınızı unutmayınız… Güneyi arkasına alarak konuşma yapanların Güney’de yaşayan dostları olabilir, Ancak Kuzey’de yaşayan bütün nüfus adına konuşur gibi Türkiye’ye karşı kışkırtıcı beyanlar vermek doğru değildir. Hele Kıbrıs müzakereleri için beyanat veren makam için çirkin açıklamalar yapmak hiç de hoş karşılanmamaktadır… Bir bakıyorsunuz Çanakkale gezisi ile ilgili olarak aksi propagandaların devam ettiğini görüyorsunuz. Geçen gün iki öğretmenin konuşmasına tanık oldum hayret etmemek mümkün değil gitmemeleri için sendikaları tarafından uyarılmışlar, ikaz edilmişler… Sendikacılık böyle mi yapılır diye insan acı acı düşünüyor… İnadına barış sloganları ve yaftalarının gölgesinde kendilerini rahat hissedenler olacaktır ama başkalarının milli hisleri ile oynamaya ve ayar vermeye çalışılması büyük bir yanlıştır… Bir an evvel bu yanlıştan dönülmesi gerekmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yazılı ve görsel medyasına doğru haber, doğru kaynak gösterilerek haber yapılması hususunda daha fazla özen gösterme görevi ve tarafsızlık ilkesine bağlılıktan ayrılmamaları konusunda ihtiyaç vardır. Sadece muhalefetin ruh esintisini yayma politikası ne kadar etik olur, bu konuda medya idarecilerinin yeniden düşünmesi mutlaka gereklidir. Denge ise her zaman için toplumu daha iyi bir konuma getirecektir…

Yadigâr

Yazmak ayrı bir heyecan, ayrı bir duygu, hani herhangi bir şey için, anlatılmaz yaşanır denir ya aynen öyle… 


Altı aydır her gün büyük bir hevesle severek isteyerek yazdığım yazılarımı gece saat on iki de gazete sayfasından kesip günü ve tarihi ile kalın ciltli defterime yapıştırıyorum… Dahası okuyucu sayısını da defterin üst başına o günkü tarih ile kaydediyorum, hangi konularda okuyucu sayısı artıyor diye de hesaplamayı kendimce yapıyorum… Böyle sırası ile yaptığım her işten mutluluk duyuyorum… Ayrıca konu ne olursa olsun istatistiki bilgilerin de önemindeyim… Defterime sayfa numarası veriyorum, konularına göre özet tutuyorum… Gerçi internet ortamında yazılarımız var ama gazete kağıdına olan alışkanlığım, eski yıllara dayanır prensip meselesi deyip sürdürüyorum… 

Yazın hükmü halen üzerimizde, hava sıcak, asfalt cayır cayır yanıyor… Ağustos ayının on beşi yaz on beşi kış diyorlar ama bu yıl gidişat ne olacak şimdiden kestirmek mümkün değil… Yaz sıcağı, klimalı ortamlara, odalara veya araba koltuklarına yansımıyor ama dışarıda, açık havada durmak insanı çıldırtıyor… Böyle zamanlarda tek gaile açık havada işleme mecburiyeti olan insanlar için oluyor… 

Ülkemizde her yaşta insanın, çalışanının, emeklisinin, çalışmayanın bir meşguliyeti vardır… Kendini bu meşguliyetlerine göre planlayan insan ise mutluluğu avcunda tutan, yüreğinde taşıyan olur… Perşembe günleri genelde Lefkoşa’ya gidiyorum her gidişlerimde kendime göre ani kararlarım ile ziyaretler yapıyorum… 

İlkinde YÖDAK ziyaretine habersiz gittiğim için Sayın Akile Büke ile görüşemedik ama yine gideceğim, o gün Sayın Mehmet Hasgüler ve Derviş Refiker ile kahvelerimizi içtik, konuştuk, daha sonraki perşembe eski çalıştığım işyerime Süt Endüstrisi Kurumuna gittim… İlk girişte Güneşköylü süt üreticilerini gördüm sanki halen orda çalışırmışım gibi, personel dâhil bütün problemleri dile getirip eski günlerin hasretini kısıtlı zaman dilimi içine yaydık… Oradaki üreticilerin ve süt nakliyecilerinin çocuklarının da Çanakkale gezisine katıldıklarını, çocuklarının bu gezilerden çok memnun kaldıklarını, memlekette çıkarılan yaygaraların boşuna olduğunu alenen söylerken,öyle söyledikleri gibi olsa çocuklarımız bize söylerdi dediler… O günkü konuşmalarımız Akıncılar köyüne kadar uzandı, muhtara Barbaros’a selamlar gönderildi, yine Perşembe günü bu sefer çok uzun yıllar öncesinin dostluğu çerçevesinde uzun süre görmediğim Sevgili Ertan Birinci’yi Genç TV’de ziyaret ettim… Yılların hiç değiştirmediği, girişimde ve yatırımda başarıyı her zaman üzerinde toplayan Ertan Birinci ile çalıştıkça, çalışma isteği veren, çalışma odasında kahvemizi içerken eskiden yeniye, yaşanmışlıkları güncellendik… Çok değerli bir saatimiz dolu dolu geçti… Genç TV’nin emektarı Selver Hanım yıllar öncesinde, bizim, annemin biricik yardımcısı idi, içeriye girdi, kahveyi uzatmadan onu yirmi yıldır görmemiş olmama rağmen hemen tanıdım. Kucaklaştık o bize, annemin, yadigârı idi… Bana ilk sözü yazılarını okuyorum oldu… İşte bu bir çift söz beni, onun gibi okuyucularıma bir kez daha bağladı… Genç TV çıkışında ise arabaya kadar geldi, kucaklaşıp ayrıldık… İnsanlara olan sevginizi hiç bir zaman esirgemeyin size duyulan sevginin de farkında olun diyorum… Pazartesi buluşmak üzere Cuma günün bereketinde ve duasında huzurlu günleriniz olsun derken, yazıma noktayı bu sözle koymak istiyorum ‘Başka bir insanın mutluluğu, güvenliği ve gelişimi bizim için kendi mutluluğumuz, güvenliğimiz ve gelişimimiz kadar önemli hale geldiğinde sevgi vardır.’ Doğru söz, doğru teşhis