Month: September 2017

Pusulanız şaşmasın 

Cuma gününün önemini de, babam Hüseyin Özdemir’in eğitimde 60 yıl dediği ve bizlere bıraktığı hatıratında, Lefkoşa İslam Lisesindeki öğrencilik yıllarını eğitimindeki, kayda değer anılarını paylaşmaya devam ediyorum. 


Her yaşanmışlığın arkasındaki bilinen veya bilinmez hatıraların öğrenilmesi, kanaatim hep baki olandır… Geçen günlerde yitirdiğimiz ve her zaman bana Fota köyünün gelini olmak değerlidir diyen Mustafa amcamı Dağyolu köy camisinde o taht misali musalla taşına omuzlarda taşınırken gördüğüm zaman gözümden akan yaşta çok şeylerin anısı vardı… Onun halk adamı olarak ülkemize verdiği ve her zaman vatandaşının elinden tutup işlerini takip için bilhassa kendi arabası ile taşıdığı günlerden tutun, Lefkoşa’da evimizde Nişan törenine geldiği zamanı, eşim Özel Berova’ya en sevdiğim yeğenlerimden birisi sensin, dediği yılları ve son kendisini oğlum Özdemir Berova ile evinde ziyaret ettiğimiz zaman ona karşı verdiği siyasi nasihati hiç unutmadım… Hayır duasını almanın önemindeyiz…33 yıllık siyaset bütününde hayatının kaleme alınması temennisiyle bütün aileye bir kez daha sabırlar dilerim. Allah’ın rahmeti üzerinde olsun… Anılar, anıları takip eder… Bu günkü yazımda, Lefkoşa İslam Lisesindeki bandosundan babamın yazdıkları ile bahsetmek istiyorum… Flüt, saksafon, trompet ve kornet müzik aletlerinin ismen verildiğini okuyorum… Kornet ‘de başarılı olan Rıfat’ın aynı zamanda bando kaptanı olduğunu da belirten baba, bando şeflerinin ‘Vahe Bedelyan ‘ olduğunu ve Türkler arasında müziğin yayılmasında etken birisi olarak bilindiğini yazmaktadır… Cuma günü sabah ders saatlerinde Bedelyan’nın öncelikle tek tek öğrencileri dinlediğini, sonrasında daire şeklinde dizilip hocaları şefliğinde çalıştıklarını, babam ifade ederken, Bayram günlerinde Ayasofya Cami önünde toplandıklarını ve Camii çıkışında halka İzmir Marşı, Kozan Marşı gibi eserleri bando ile konser verdiklerini, cami önünde toplanan yüzlerce insanın coşkusuna sebebiyet verdiklerini, Kıbrıs’ta Bando eğitiminin Bedelyan efendi ile başladığını ve Bedelyan’nın Ermeni okullarında da müzik dersi verdiğini yazmıştır. Babam Ayasofya camisi dediği için Tuncer Bağışkan anlatımına ulaştığımda gördüğüm bilgiyi de sizle paylaşmak isterim. Camiin adının 13 Ağustos 1954 yılında o zamanın Müftüsü Mehmet Dana Efendi tarafından Selimiye cami olarak değiştirildiği ifade edilmektedir… Kıbrıs’la ilgili bilgilerin mevcut olduğu, Bağışkan’nın kitaplarının okunması birçok bilinmeyeni bizlere araştırmaları ile aktarandır… Babam, İngilizce öğretmeninin Bedelyan’ı okulda istemediği için onu okuldan tard ettirdiğini yazmaktadır, onun yerine gelen hocanın polis bando şefi olduğunu, o bando şefinin ise Taner Bey yetiştirdiğini ifade eden babam Hüseyin Özdemir’dir… Salih Mecit beyin okulda fizik matematik, geometri, nazari hesap, mihanik gibi dersleri verdiğini ders sayısın 6-7 kadar olduğunu, Salih Mecit hocanın tahtaya problem çözmek için kaldırdığı öğrenciyi beklemeden yine kendisinin o problemi çözdüğünü de anılarına ekleyen olmuştur… Babam unutmamış olacak ki bir gün ders saatinde sınıftan içeriye giren Salih Mecit hoca’nın, yanında narin yapılı güzel ve babasının doktor olduğunu söylediği Ayrıca çok güzel keman çalan Nermin’i sınıfa getirdiğini ve kendisine sınıfın duyacağı şekilde Özdemir… Nermin’e notlarını ver derslerinde yardımcı ol şimdi 2. Dönem ve Ankara’dan geldi, derslerde zorlanmasın emrini kendisine ismen verdiğini ifade ederken hemen arkasında oturan Ertuğrul Denktaş’ın kendisini ayakları ile dürterek kabul ettirdiğini yazmaktadır… Nermin okulun tek kız öğrencisi konumunda sınıfta yerini alan Ankara’dan gelen bir öğrencidir… Yaşam size, bizlere anıların yükünü bahşetmiş ise bu anıları anlatarak bilgi yükünü dostlarınızla paylaşınız… Sevgi pusulanız olurken, sağlık önceliğiniz, Cumanız mübarek olsun…

Advertisements

Hedefler belirgin olmalı..

Henüz küçük bir çocuksunuz, yürümeye, sonrasında konuşmaya ve nihayetine sırası ile çevrenizdeki en yakın okula devam ettirilen konumdasınız. Her misafir gelişinde veya misafirliğe gidişinizde size sorulan değişmeyen alışkanlık sorusu aynen şöyledir. Büyüyünce ne olacaksın? Küçük bir çocuk olarak verdiğiniz cevap bazen hiçbir şey de olabilir ama çoğunlukla bu yanıt bir mesleği ifade etmektedir. İstisnai durumlar hariç, kişisel hedef belirlenmeye başlamıştır… Defalarca sorulan soruya yanıt bu yaşlarda verilir… Belkisi fazla hedef koyduğunuz sorunun cevabındaki başlangıç sizin yürüyeceğiniz, ilerleyeceğiniz ve koşullarınız müsaitse gideceğiniz yol olur… Cevabınız artık çocuksu hayallerden çıkmış hakikatin ifadesi olmuştur… Yaşam süresince verdiğiniz kararların bütününde sorulan her soru size ve beyin gücünüze etkili olandır. Kazanmış olduğunuz beceri ve düşünme gücü içerisine büyürken sorumlulukların farkında olmanın verdiği huzur ve ailevi mutluluk bu kazanımda, yani hedef belirlemede etkili olandır… Zaten öğreti aile ve çevre kültürü içerisinde kazanılmakta yaş ilerledikçe hedef planlaması birlikte yapılmaktadır… ‘Bunun en güzel örneği 2017 sınavlarında birincilik alan Muş’un Varto ilçesinde okulundan arta kalan zamanda çobanlık yapan Eda Beytaş, TEOG ikinci dönem sınavında, geçen yıl bu sınavda tüm soruları doğru yanıtlayan ablası gibi Türkiye birincileri arasında yer alan kızımızın hikayesidir. İlçeye bağlı Dağcılar köyü Seyit Kamer mezrasından taşımalı eğitim sistemiyle Çaylar Köyü Yatılı Bölge Ortaokulu’na giden Beytaş, sınavda 120 sorunun tamamını doğru yanıtlayarak, Türkiye birincileri arasında yer almıştır. Beytaş, okuldan arta kalan zamanlarda koyunlarına bakıyordu. Hedefini belirlemiş, onlara zor hayat şartları mani olmamıştır. Kalp Cerrahı olmak isteğini de hedefine eklemiştir. TEOG’da tüm soruları doğru yanıtlamıştır ve okul saatleri dışında ailesine yardımcı olmak amacıyla hayvan otlatmaktadır…’ Hedefin belirgin olması zamanın israf edilişini önleyendir… Kişi yapabileceklerini tarafsız olarak düşüncelerinde yer verip yeteneği olup olmadığı hususunda doğruyu bilir… Ne yapmak istediği bilen kişi için zor yoktur… Bazen istediğiniz zamanda hedefinize ulaşamayabilirsiniz… Bu sizi hiç yanıltmasın… Sırası gelir, zamanı gelir amaçlarınız doğrultusunda ilerler hedefinize varırsınız. Zaten hedefin çalışan ve başarılı olan kişi için bir sınırı yoktur… Yaratıcı insan için sınır kendi belirlediği kıstastır. Koyulan hedeften vazgeçmek olmaz, bu kişide özgüven kaybının başlangıcı olur… Genelde genç kızlar ile genç erkeklerin geçmişten günümüze hedeflerindeki değişiklik oldukça farklılık gösterir olmuştur… Lise bitişinde ailelerin kızlarını evlendirdikleri zaman çok gerilerde kalırken evlenme yaşı daha ileriye alınmıştır. Genç erkekler ise lise yıllarından sonra eğitimlerine devam etmeyeceklerse askerlik görevlerini bir an önce yapar olmuşlardır… Erken evlilikte, erken çocuk sahibi olmak, insanın evladı ile beraber arada yaş farkı fazla olmayacağı için iletişiminde oldukça kolaylık sağlayan bir unsurdur… Hedeflerde ise aile esastır. Bunun önemi fazlasıyla dikkate alınmalıdır… Kariyer, kariyer derken bir anda yapayalnız bir dünyanın insanı olmayı bırakın bir kenara bazı duyguların tadılmasının insan başarısındaki etkisi yadsınamaz… Anne ve baba olmak kişileri mutlu kılandır… Ötesi zaten alışılagelendir. İş sahibi olmak, çalışmak konuları önceden planlanan hedeflenen ve gerçekleşen her adım gözle görülür olandır… Hayatta hiç bir şey için geç oldu, mevhumu yoktur. Yeter ki hedefinizi koyun ve ilerleyin. Bulunduğunuz ortamın kolaylıkları ile zor koşullarda çalışanların, neticesi sizlere rehber olacaktır… 

Bilinmeyen gelecek 

Hemen ev yaptırmak ve hastanızın konforuna zemin oluşturacak modelde bir ev seçmek aciliyeti ile karar vermek durumunda olanların dikkatle yazımı okuyacaklarını biliyorum… Çoğu aile gençliğin verdiği hayaller ile kendisine ait ev yapımında yine gençlik günlerinin rüzgarı ile karar vermektedir. Her yılın bir yaş ilerisine gidecek günlerinin hesabını yapmadan, rüyalarına uygun mimariyi seçmekte toplam metre kare içinde kullanım alanlarını yerleştirmektedirler… Çoğu kez betonarme binalar eğer kendilerine ait arsa varsa oraya bizzat yapılmakta bu tip evlerin bahçe içerisinde olanları daha fazla tercih edilmektedir… 


Ülkemizde bir zamanlar sosyal konut projelendirilmesi yapılmış , devlet eli ile birçok vatandaş ev sahibi olmuştur… Bu tip evlerin 2 çocuklu aileler için elverişli olduğu bilinmekte aile büyüklerinin ayni evde ikameti ise zor olandır… Birçok kişi bu yüzden evlerine ek oda yapmışlardır… Sosyal konutlarda ikamet ettim ve bilerek yazıyorum. Oradaki sevgi birlikteliği unutulmaz olandır… Ancak zaman ve ailevi şartlar insanın hep ayni ortamda kalmasını engelleyici unsurlardır… Ayrılırsın gönlünüz kalır, sevginiz kalır saygınız kalır… Evet, ne diyorduk hastanız var ve bu hastanın evde bakımına özen gösterilecek zeminin yeniden oluşturulması gerektiğinde karar verilir ve en kısa sürede bitecek inşaat tekniği tercih edilen olur… Günümüzde yeni inşaat tekniği cümlesi dahi kurulurken acayip bir muhalefet yapıldığını, sosyal medyada okuyoruz, okuduklarımızı bir kenara çekip ilerliyoruz, örneğin hastanız rahat bir ortam istemektedir, seçim için acil karar vermek gerekir… Türkiye’de olsun veya dünya ülkelerinde olsun oldukça rağbet gören prefabrik evler incelenir… Bu evlerin beton zemin üzerine oturtulan parçalarla inşa edilen kolonsuz, yapıların daha az maliyetli olması ve kısa sürede ortaya çıkması gibi artı yönleri, dikkate alınır, bitiş süresinin fazla zaman almadığı gerçeği ile prefabrik yapıların pek çok yerde sıkça tercih edilmesi ile yapımına karar verilir… Hastaneler, ofisler, soyunma alanları, spor salonu, okullar ve depo gibi yapılar da prefabrik olarak üretildiği gibi uzun yıllar kullanabilme imkânı ve istendiğinde sökülüp başka yerde kurulum avantajı olanlardır. Prefabrik ev üretimi ticari sektörü ülkemizde mevcuttur ve coğrafyamızda artan bir şekilde bu yapıların yaygın bir şekilde yapıldığını görenleriz. Prefabrik yapıların kurulumu aşamasını bizzat takip ettim. Tarife uygun tercihin, üç boyutlu olarak bilgisayarda oyuncak ev misali çizildiğini gördüm. Ev yapımındaki bu yeni gelişmeler ile daha kolay yapıldığı bu tip evlerin toprak yapısı, kayganlığı ve depreme dayanıklı olduğu ifade edilirken çoğu kişide tercih sebebi olduğunu sipariş listelerinin çokluğunda gördüm… Bu tip yapıların, kişilerin yaşlılık halinde kullanılabilir oluşu ve çabucak, ergonomik yapılandırmanın faydalarını da kullanımında gördüm… Böyle tip ev yapmak isteyenler için önerilerimi ise tecrübeye göre tavsiye edebilirim… Giriş için tekerlekli sandalyeye zemin, ev içindeki kapı genişliklerine dikkat, hastanın ferah bir yerde istirahati için geniş ve mutfak ile müşterek bir salon, yatak odasında banyo ve tuvalete tekerlekli sandalye ile giriş olanağının yaratılması, duş kabinde düz zemin ve genişliğin ayrıntılı olması özen gösterilmesi gereken detaylardır, diğer önemli bir kriter eğer bakıcı/yardımcı alınacaksa önceden ona ait bir yerin de plan ve projede yer almasıdır… Aile büyüklerine gösterilecek saygı unutmayın ki geri dönüşümü olan bir davranış şekildir. Hasta bakımı genç olsun yaşlı olsun ailelerin başlıca sorunudur ve bütün bu bakım aşamasında duygusal yönden de hazır olunması gerekendir… Aile hasta ilişkisi hassasiyeti en önemli aşamadır… Yaşlılar için ülkemizde modern bakım evlerinin olmayışı ayrı bir problem olduğu için, kişilerin kendilerine ön hazırlık yaparak seçim yapacağı yerler yoktur… Bu nedenle geleceğe yönelik her ihtimale göre hazırlık yapılmalı alternatifler akıl başta iken gözden geçirilmelidir… Sonuçta kaçınılmaz son her zaman önümüzde olan bilinmez geleceğimizdir…

Eleştiriyi ağlatmayın 

İncelemek sonra konuşmak ve yazmak… Nihayetinde doğru yolu gösterebilmek… İşte bunu yapabilmek için donanımlı olmak şart. 

Bir insanı, bir konuyu bir eseri, bu kitap olabilir, tablo olabilir, film olabilir ve nihayetinde bir siyasetçi olabilir… Görsel olarak görüp, kendinize göre yanlış bulduğunuz ama bir başkasına göre doğru olan hakkında konuşabilmek yazabilmek hakikaten kulaktan dolma haberler ile olmaz… Devamlı kusur bulmak için çalışan, bir cümleden cımbız ile kelime çıkararak günlerce bunu telaffuz etmekle kişiler acaba ne elde edecekler diye düşünmeden edemiyor insan… 
Eleştirinin amacı bir konuda doğruyu göstermek ise neden bu yapılmadan kişilerin fiziksel özelliklerinden başlayarak beyin gücüne girmeye çalışanların hakikaten ruhi bunalımlarındaki nedenlerin incelenmesi gereği vardır. Sağlıklı iletişimde dürüstlüğün ele alınması gerekirken iletişimin sürekliliğine ket vurmanın nedeni nedir? Bunu hiç kendinize sordunuz mu? Yok… Bazen ısmarlama yazılarda ısmarlama detaylar ile öne çıkabilmenin arayışında olanların öncelikle ben kimim diyerek olaya kendileri ile başlamak en doğusudur kanaatim değişmez olandır… Güven olmayan yerde sadakat, sadakat olmayan yerde ise inanç olmaz. Gerçekleri görmeden, ulu orta saldırı ‘eleştiri kelimesinin’ dahi gücüne gider “ben bu kadar mı sözlük anlamımdan uzakmışım” diye kaygılanmasına sebep olur… Etki ve tepkinin her halükarda tarz ve türü ayar meselesidir… Kişilik özellikleri ile eleştiri yapmak belki de o kişinin kendi düştüğü çukurdaki çırpınışlarıdır. Art niyetinin su yüzüne çıkışıdır. Saldırganlık saldırıyı yapan kişinin düşünce yapısındaki kirliliktir… Eleştiri veya diğer anlamı ile tenkit yapıcı olmalı, yön veren olmalı, gerçek fayda sağlamak isteyenlerin dozu bu ayarda olmalı ve yıkıcı olmamalıdır… Böyle eleştiriye maruz kalanlar sadece o zaman doğruda yol alır. Gerçek eleştiri, yol gösteren, destek sağlayan, moral ve ilham veren, yapıcı ve olumlu ifadeler içeren ve gerçek dostlar arasında olması gereken bir iletişim biçimidir. Böyle bir iletişim tarzına ortam oluşturan ilişki anlayışı, sağlıklı bir eleştiri kültürünün oluşmasına bağlıdır. Doğru ve sağlıklı eleştiride fikir ve konu ön plana çıkarılmalıdır. Aksi bir yazım çoğu kez dedikodu, taciz niteliği taşır ki bunların ise değeri olmaz. Eleştiride üslup son derece önemli olup düzey saygı, sevgi çerçevesinde olmalıdır. Kusurları abartarak yapılan bütün olumlu hadiseleri yok saymak eleştiriyi ilimden uzaklaştırır, kişilerin duydukları maksatlı davranışları ortaya çıkarır… Bir eleştiride hiç bir zaman olmayacak üç unsur haset, kıskançlık ve ötekileştirmedir. Ben makam sahibi kişileri de eleştirebilirim o güçteyiz, benim misyonum bu deyip şöhret peşinde olunması kişileri başarıya değil bataklığa sürükler… Her eleştiride haber kaynağının denetlenmesi gerekir… Genelde konulara baktığımız zaman düzgün eleştiriye açık olan güçlü kişiler yazılanları memnuniyetle değerlendirenlerdir… Oto kritik yaparak bakış açısındaki muhasebe, insanı eleştiren ve eleştirilen adına doğru yola sürükleyecektir… Bir kez daha kişilerin düşünerek hareket etmesi ise ülkemiz menfaatinedir… Her insan kendine göre eğitimlidir, tecrübelidir üstelik gözleri açık olandır. Bilendir… Ve toplamda insan kaynakları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde donanımlıdır… Bu donanım kolay kazanılmaz… Sonuçta coğrafyamızda ünlü düşünürlerin deyişlerinden bu günlere kadar gelen doğrular vardır… ‘Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve onu düzenli bir biçimde yürütür; onu alçak gönüllülükle kurar ve sadakatle gerçekleştirir.’ Eleştiri yapılacaktır ancak eleştirinin de kuralları vardır… Unutulan gerçek budur… Bilişim Yasası bir an evvel yürürlüğe girmelidir ki düzeyli iletişime yol açılsın…

Ben onun kim olduğunu biliyorum

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış; ‘acelesi olduğunu, röntgen istemediğini’ söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar. ‘Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum’ demiş. ‘Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz’ deyince. Yaşlı adam üzgün bir ifade ile ‘Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor’ demiş. Hemşireler hayretle ‘Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?’ diye sormuşlar. Adam buruk bir sesle!…… ‘Ama ben onun kim olduğunu biliyorum’ demiş….’ Düşünme kişisel bir eylem olabilir ancak her halükarda çevrenin etkisi bünyenizin değil beyinden geçen ve aynen gül suyu imbiğinden damla damla akan bir hızla vücudunuzun bütün davranışlarında kendini hissettirendir… Yukarıdaki anlatımı okuduğum zaman yaşlı adamın ‘ama ben onun kim olduğunu biliyorum ‘ cümlesi içerisine bir ömür mutluluğun ve birlikte geçen nice yaşanmışlıkların hikayesini bulmak mümkün… İnsanlık halidir sağlıklı olalım diye her günkü dualarımız hep bu gibi hastalıklardan korktuğumuz içindir… Kıbrıs’ta ve dünyada bu hastalığın yaygınlığı korkunç boyutlarda her gün çok yakınınızdaki kişilerin rahatsızlığını işitmenin üzüntüsü ve acaba sonumuz ne olacak endişesi yaygın bir şüphe ile evimizde bir baskı unsuru gibi dolaşmakta…. Konuyu Tıbbi açıdan değerlendirme gücüm yok ancak okuduklarımızı anlama şeklinde bu yönde bilgi sahibi olsada teşhiste doktor kontrolü şart. Tedavisi için bu rahatsızlığın da belirtilerinin kişinin hayatında onsekiz yıl evvelinden belirtilerinin insan vücudunda olabileceği için araştırma sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Bunama belirtisi göstermeyen 2bin 125 kişi üzerinde ABD yapılan araştırmalarda bu güne kadar sanılanın aksine Alzheimer belirtilerinin 18 yıl önce tesbit edilebileceğini ortaya koyduğu ve ‘BİLİŞSEL BECERİ TESTLERİ RİSKİ ORTAYA KOYUYOR’ deniyor. ‘Kumar’, bilişsel beceri testlerinin sonuçlarıyla ileri yaşlardakilerin Alzheimer riskinin değerlendirilebileceğini, böylece bu kişilerin önünde hastalığı kabullenmek için daha uzun süre olacağını ve hastalık sürecinin yavaşlatılması için çaba harcanabileceğini vurguladı. Araştırmanın sonuçları “Neurology” dergisinde yayımlandığını okumak değerlendirmek de bizlerin işi değilse bile verdiği fikir açısından okunmaya değerdir… Bizlerin bu hususta diyebileceği gerek hastalığa tutulan kişilere geçmiş olsun derken ailenin bu rahatsızlığa tutulan aile fertlerinden birine bakım yaparken çektikleri zorlukların nasıl giderilebileceğini, hasta yakınlarına neler tavsiye edilebileceği ve ruhsal dengenin ev içerisindeki dengesindeki unsurlarda yapılacak yardımların neler olabileceğidir… Hastalığın adı ne olursa olsun yaşam süresince insanın derman aradığı gerçeği vardır… Allah kimseye dermansız hastalık vermesin … Çevrenizdeki geçici sorunları dert edip bu gibi rahatsızlıklara zemin oluşturmak sizlerden uzak olsun… Her hasta son nefesine kadar başınızın tacı olsun aynen yaşlı adamın sözlerindeki ifade var olan gerçek gibi… 

Ahde Vefa 

Cuma günleri; duaların yapıldığı geçmiş bir ömrün hatırlandığı,vefat edenlere Fatiha hediye edildiği , duaların yapıldığı bir gün olarak bu günde kalplerin imanla dolduğu dostlukların unutulmadığı ahde vefa ‘nın bir kez daha gönüllerde yer ettiği mübarek bir gecenin günüdür. 


Küçüktük büyüdük annem cuma günleri ev işi yapmaktan kaçınırdı. Bir gün evvelinden yarın Cuma bugünden her işimizi bitirelim yoksa Cuma gün iş değil dua edilir derdi… Bizler bu duygusallık ve maneviyat içerisinde büyüdük… Şimdi Cuma günü oldu mu babamın bıraktığı notları okuyorum ve eski yıllara ait birçok bilgiyi bize aktardığı için ona bir kat daha minnet duyuyorum … 1933 yıllarında yani henüz AÖA kurulmadığı zamanlarda üniversite mezunu öğretmen yetiştirmek için Evkaf idaresinin burslu okuttuğu öğrenciler olduğunu yazıyor ve ikisinin ismini veriyor Reşat Ebeoğlu ve Halil Fikret Alasya da bu notlarda var olan iki değerli isim ….Reşat Ebeoğlunun Arziyat ( astronomi) dersi verdiğini kara tahtada renkli tebeşirler kullandığını okul çevresini ise çiçeklerle donattığını yazmıştır… Halil Fikret Alasya ‘nın babamın notlarına göre Dil Tarih ve Coğrafya ‘dan mezun olan, tarihe vakıf milliyetçi, Atatürk’cü olduğunu bu nedenle İngiliz müdür ve müdürün eşi tarafından sevilmediğini, ders verirken kürsüde oturduğunu ifade ederken eşinin Türkiyeli olduğunu Viktorya Lisesinde öğretmenlik yaptığını sonradan eşi ile eşim nereli ben oralı diyerek Türkiye’ye gittiklerini yazmıştır… Babam çok sonraları Halil beyi mütercimlik yaptığı Genel Kurmayda ziyaret ettiğini de belirtmiştir…Bu notlarda Dr. Nuri beyin de adı geçmektedir…Nuri beyin sadece anlatım yaptığı, soru sorma,tartışma, fikir alıp fikir verme, uygulama,gözlem inceleme gibi öğretim tekniklerini uygulamadığı, sınav öncesi öğrencilerine kopya çekerken sizleri yakalarsam sıfır veririm yakalamaz isem kağıdınızda ne yazmış iseniz onun notunu alırsınız dediğini, ayrıca sizlere hangi konu başlıklarında soru sorayım diye de sorduğunu yazan babam öğrencilerin hazırladıkları kopyalara göre kalp,kan,kurbağalar diye verdikleri yanıta göre soru sorduğunu zaten kopyalar hazırlanırken dersin öğrenildiği de belirtiliyor. 
Babam kitabında o yıllarda okulda kendilerine ders veren müftülerden de bahsetmektedir… O yıllardaki din bilgisi ile genel kanaatin din adamlarının ilahiyat mezununu olmaları gerektiği olduğunu Türkiye’den gelen Menzincioğlu isimli müftünün halk arasında infial yarattığını da notlarına eklerken, Vitsada köyündeki Papaz’ın Türkçe gazete okuduğunu, Arapça bildiğini de yazmıştır. 
Bizim nesil bütün bunları geçmişten bu güne yarın için bildiklerine ekleyip paylaşmalıdır derken her Cuma günün duasında kim kimin için ne düşünüp bunu dualarına alıyorsa Allah onlara bunun bin katını versin demek zor olmasa gerek…Dua herkesin kendi vicdanında inandığıdır bu dualar kişilerdeki, bilerek veya bilmeyerek yaptıkları günahların affı isteği ile kişilere ruh temizliği olacak ve çevreye, iyilik olarak yansıyacaktır .Bütün bu anlatımların huzuru ile geçmişte kaybettiğimiz kişilerin günümüzde hatırlanması ve o günlerin bilgilerinin paylaşılması akıla,yüreğe ve ilgililere olumlu yansıyacaktır… Hepinize hayırlı cumalar dileğiyle…

Çaresizlikte Volta… 

Çaresizlik kişinin kendisine uyguladığı en ağır cezadır… Kişi kendisine bu cezayı verdiği zaman çaresizliğine çare arayan bir suçlu gibi düşüncelerinin içerisinde volta atmaya başlar. Birçok insan hiç yoktan kendisine uyguladığı ve ne yapayım ben bu işi başaramıyorum cümlesine kendini hapseden olur… Bütün bu isteksizlik belkide üzerinizde çevrenizden size ulaşan negatif enerjinin potansiyel etkisidir… Çaresizlik içerisinde kıvranan bir çok insanın problemlerini dinlediğiniz zaman hissettiğiniz tek şey bunalmış olmanın dışında kendinizi bir bunalım içerisinde görmektir… Hiç bir problem çözülemez diye bir şey yoktur…Yeter ki çaba sarfetmek konusunda kişide istek olsun… Çoğu çaresizlik kişinin kendini geliştirmesinden mani kılar. Bu korku verecek bir saplantı olur… Öncelikle her olaya bakış yönünüzü değiştirmek ve kendinizle barışmanız gereken tam da bu andır…Eğer güçlü bir arzunuz varsa bu arzu hedefe mutlaka gidecek olmanızı sağlar… Burda hedefinizin zihninizde oluşan haritasına,etap etap uymanız gerekecektir… Amacınız önemlidir… Amacınız doğrultusunda net tavırlarınız daha da önemlidir…Geçen gün bir arkadaşımın sorduğum Lefkoşa- Mağusa uzun bir yol,gidiş geliş sizi yormuyorumu soruma verdiği cevap,’ hayır yormuyor araba kullanırken müzik dinliyorum ayrıca bu sürede kendimle hesaplaşıyorum’ deyişinin ne kadar pozitif bir düşünce tarzı olduğunu ve o kişinin işine olumlu yansımalarının mutlaka var olacağını ve çevresine fayda olarak su gibi akacağını düşününüz… Kendi vicdanınızla yapacağınız her hesaplaşma vıcdanınızın gelir gider tablonuzda bir çaresizliğin de çözümü olur… Bir konu sonlanmadan sarfedeceğiniz her olumsuz sözün zararını çekmek de bazen müstahakınız olmaktadır…Çoğu kez düşünmeden konuşmanın bazen size çaresizlik olarak geri döneceğini bilmelisin…Fikir üretkenliğinizin olması gerekir ki diğer çaresiz durumlara da yol gösterici olmanızı sağlasın… Proplemlerinize yerden değil yukarıdan bakmamakta ayrı bir çözüm halidir… Fırsatları değerlendirmek de öyle… Proplemleri çözerken duygusal davranmanız işinize sadece engel olur… Hayatınız içerisineki oyunun adı ise soru cevap olsun…Soruya cevap düşünceden geçtiğine göre bu yöntem kullanılmalıdır… Bilmeliyiz ki yaşadığımız süreçte attığımız her adımda, düz yol hiç bir zaman olmayacaktır. Engelleri aşmanın ipleri, sağlıklı bir birey iseniz elinizde olandır. İpi ne tarafa,çekerseniz gideceğiniz yöndeki karar sizin olur. Ve siz hiç bir zaman çevrenizde dolaşan sadece sayısı 2-3 kişiyi geçmeyen ve moralinizi bozmaya çalışan magandalara pabuç bırakacak kadar güçsüz değilsiniz aynen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazdıklarında olabildiğince var olduğunuzu düşünmeniz kaydı ile ‘Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi. Hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu artık hürdüm.’ İnsanın kendi kendisine verdiği cevap ve yöntem bu olsa gerek. Sabrın adı gibi… 

Koro halinde saplantı…

İnsan yaşarken ağlayış ve gülmeyi hayatından çıkaramaz… Yaşamı etkileyen olayların içindeki seçmece ile bu seçmecede yapılan her söylev insanı etkiler… Yarın ola hayır ola deyişleri temenni dahi olsa insan hayatında, ne zaman ne olacağının belirsizliğinin en bariz söyleniş şekildir. Başınıza gelen her ne hal ise her daim teselli edilen veya edensiniz. Bütün bu teselli sözcükleri karşınızdaki insana yalnız olmadığını unutturmak için olduğunu söyleyebilirim. Çoğu kez okuyoruz boş ver,bu da geçer ,cümlesinin yalnızlığında anlaşılan duyguların varlığı ile hayata tutunmaya çalışanları da görmüyor değiliz… Her insanda ayni olayın tepkisi ayni değildir… Bir olaya karşı verilen tepkilerde,biri gülümseme olabilirken diğerindeki tepki yüksek sesle gülüşe kadar gidendir… Acı bir olayda kimi insan güçlü görünebilmek için çaba harcarken diğer bir kişi kendi felaketinde boğulan olmaktadır…Olay aynı, ama burda tepki farklı bir sonuçla kendini taçlandırmaktadır… Yürürken düşen çok insan gördüm, bu düşüşlerde bazı kişilerin canı,acısa da kendi kendilerine gülebilmektedirler,bu ne anlama gelir diye düşündüğümüzde hayallah tetbirsizce yürürsen böyle olur diyebilmek de kişinin kendi kusurunun kabulü oluyor…Bir bakıyorsunuz tanıdığınız biri, bir konuşmaya sinirlenmiş elindeki telefonu fırlatıp kırmış, bu davranış şekli de bir reflexs olsa gerek, gerçi birçok dizide bu telefon fırlatma olayındaki sebepleri ve izleyiciye verilen mesajları da anlıyoruz, izliyoruz ,görüyoruz … Olaylara bakış açısı olayları izlemek,farklı şeyleri düşünebilmek ve farklı sonuçlara ulaşabilmenin zekasında, olayları yeniden değerlendirmek gereği, her zaman lazım olan zihniyettir… Her olayı aklınızda, defalarca değerlendirir iseniz, bakış açınızdaki anlamın da değiştiğini göreceksiniz…Zaten anlam sizin o olaya yüklediğiniz gerekçelerde var olandır… Bakış açısında saplantıya yer yoktur… Aç olan birisi illaki pasta ile doymaması gerektiğini bilendir… Hayat zor şartları zor koşulları bünyesinde acımasızca taşırken bu koşullara müdahale etmek sizin iyi niyetinizle mümkün olabilir… Yoksa hep birlikte her gün ,her saat koro halinde ayni şeyleri tekrarlamak faydadan ziyade zarar getirir… Hayatınızdan olumsuzlukları çıkarsanız ne olacak, birşey mi kaybedeceksiniz,hayır o halde denemekte fayda var güzel bakmak ve açıyı doğru yönden okuyup, bakış açınızın o yönde kesişmesini sağlamak belkide en önemli iletişim kaynağınız olacaktır… Yaşadığımız süreçte, konusu ne olursa olsun çözümü var olandır… Aynen Şeyh Sadi’nin dediği gibi …Kuş bakışı bakmak güzeldir, fakat kuş gibi bakmamak şartıyla…


Çaresiz Bakışlar 

eçen günlerde yaptığı ziyaret ile ve sonrasında dikkatleri Myanmar üzerine çekmek açısından Bengaldeş’i ziyaret gerçekleştiren Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın saygıdeğer eşi Sayın Emine Erdoğan dünya liderlerinin eşlerine bir mektup göndermiş ve kalbi duygularını insaniyet namına onlara iletmiştir… Bu mektup defalarca okunması gereken ve üzerinde durulması ehemmiyetli bir belge niteliğindedir… Mektubu tekrar okunması için paylaşıyorum… ‘Değerli Hanımefendi, Şahsınızı ve ülkeniz halklarını en kalbi duygularla selamlayarak, geçtiğimiz hafta Bangladeş’e yaptığım ziyarete dair duygu ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Bildiğiniz üzere, Myanmar’ın köklü geçmişe sahip topluluklarından birisi olan Rohingya Müslümanları, son günlerde şiddetlenen bir baskıyla karşı karşıyadır. Onyıllardır seçme-seçilme hakkı dahil siyasi ve toplumsal haklardan mahrum, zor koşullarda yaşayan bu topluluk, şimdi ölmekle komşu bir ülkeye sığınmak arasında bir tercih yapmak durumundadır. 25 Ağustos’tan bu yana 1000’den fazla insan hayatını kaybetmiş, yüzbinlerce sivil Bangladeş’e sığınmak zorunda kalmıştır. ‘KADINLARIN VE ÇOCUKLARIN ÇARESİZ BAKIŞLARINI HİÇ UNUTMAYACAĞIM’ Geçtiğimiz hafta, Bangladeş-Myanmar sınırında bulunan Kutupalong mülteci kampına yaptığım ziyaret sırasında gördüklerim, beni derinden etkilemiştir. Uluslararası kamuoyunun kulağını tıkadığı ve görmemeyi tercih ettiği bu insanlık dramının çağdaşı olmak gerçekten utanç vericidir. Evi yakılmış, tecavüze uğramış, çocukları ve eşleri gözleri önünde öldürülmüş nice kadının hikayesini dinlemek heyetime ve bana büyük acı vermiştir. İlk etapta, 1000 ton insani yardım ulaştırdığımız kamplardaki kadınların ve çocukların çaresiz bakışlarını sanırım hiç unutmayacağım. 2012 yılında da ziyaret ettiğim Myanmar’da sık sık tekrarlanan bu insani krizin kalıcı çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Türkiye konuyla diplomatik ve insani açıdan yakından ilgilenmektedir. ‘İNSAN HAKLARININ DEVLETLER TARAFINDAN KORUNMASI ZORUNLULUĞUNU İÇEREN MADDE AÇIKÇA İHLAL EDİLİYOR’ Ne yazık ki yaşananlar, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ‘ırkı, cinsiyeti, dili, dini, görüşleri ve kökenleri ne olursa olsun, herkesin insan haklarının devletler tarafından korunması zorunluluğu’nu içeren ikinci maddesini açıkça ihlaldir. Bir anne, bir kadın ve bir insan olarak, hiçbir etnik ve dini ayrım yapılmaksızın, herkesin birlikte insanca yaşayabildiği bir dünya tesis etmek zorunda olduğumuzu düşünüyorum. ‘LİDER EŞLERİ OLARAK ULUSLARARASI TOPLUMU HAREKETE GEÇİREBİLMEYİ UMUT EDİYORUM’ Bu bağlamda, lider eşleri olarak sürece olumlu katkı sağlayacak insani çabalarda buluşabilmeyi ve böylelikle uluslararası toplumu harekete geçirebilmeyi umud ediyorum. Dünyanın en büyük ikinci insani yardım sağlayıcısı olan Türkiye, üç milyon Suriye ve Iraklı mülteciye ev sahipliği yaptığı gibi, ırkı ve inancı ne olursa olsun, dünyanın tüm mazlumlarına devlet kurumları ve STK’lar kanalıyla her zaman el uzatma kararlılığındadır. 2012 yılında ve geçtiğimiz hafta yaptığımız ziyaretler de, bu kararlılığın bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Bu duygu ve düşüncelerle, dünya barışını gerçek anlamda kurabileceğimiz günler özlemiyle, selam ve saygılarımı sunuyorum. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Refikası Emine Erdoğan’ Birleşmiş Milletler 72. Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan’a New York ziyaretinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Avrupa Birliği ( AB) Bakanı ve Başmüzakereci Ömer Çelik, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ve AK Partili bazı milletvekilleri eşlik ettiğini, New York’a, gelen Türk heyetinde çok sayıda üst düzey bürokrat da bulunduğunu basın haberlerden okuyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan Genel Kurulun ilk gününde, BM Genel Kuruluna hitap edecektir. Konuşması önemini korumaktadır… Beklenen konuşma ve verilecek mesaj için heyecan doruktadır…

Onlar her şeyi anlıyor

Bugün binlerce öğrencinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde okula başladığı gün… Okula başlangıç günleri insanın hayatında unutamayacağı ender günlerden birisidir…Hele okula başlangıcın ilk günü ise… Bu günde en çok da annelerin heyecanı göze çarpan olur… Babalar gücenmesin diyeceğim çünkü çocuğu okula başladı diye hiç ağlayan bir baba ,onca yıl sınıf kapılarında bekledim hiç görmedim… Okul başlangıçları çocuğun hayatında bir dönüm noktasıdır… Evinden ilk yıl için ayrılacağı, yepyeni bir dünyaya ayak bastığı eğitime adım attığı onu öğretmene teslim ettiğimiz gündür… Bu günden sonra öncelikli olan öğretmenin vicdanındaki sevgi ile birlikte öğrencinin birlikteliğindeki saygı başlar… Her ailenin ayrımsız olarak her evin aile içerisinde uyulması gereken görgü kuralları incelik, ahlak ve terbiye üzerinde ödün vermeyeceği ve topluluk içerisinde küçük olsun, büyük olsun öğrencinin kabul görmesi ve yer edebilmesinin sınırları bu kurallar bütünü vardır…Bu kuralar erken yaşlarda size öğretilenin bir gün gelip kendi çocuğunuza topluluk içindeki sınırın nasıl çizildiğinin varlığının gösterilmesi ve öğretilmesidir…Bazı kurallar yazılı olmayanlardır… Yazılı veya yazısız kurallar kişinin her yaşında öğrendikleridir…Bu süreç eğitimin ta kendisidir… Temel görgü kurallarını öğrenen çocukların bulundukları ortama uyumları çok daha kolay olmaktadır…Hangi anne baba çoçuğuna bu kuralları öğretmez ki her aile çocuğuna bu eğitimi verendir. Sosyal ortama uyum zaten bu süreçten geçmiyor mu ? Geçiyor…Okula başlayan bir çocuğun bilmesi gereken bu kurallar aileden kendisine geçenlerdir… Mesela büyüklerine saygı göstermek gerektiği, başkalarının eşyasını kullanmak için izin istemek gerektiği, büyükler konuşurken söze karışmaması, temiz ve tertipli olması, trafik kurallarına uyması gerektiğini bilmesi gibi kuralları her çocuk bilendir… Zaten her çocuğun küçük yaştan bir sünger gibi etrafında olup bitenleri üzerine çektiği bilinen değil de nedir? Çocuklar doğdukları andan itibaren her şeyi hafızasında muhafaza edendir. Çocuğun sözlü uyarılardan ziyade uygulamalı örnekleri taklit ettiği de ayrı bir gerçektir… Her çocuk etrafında olup bitenin farkında olandır… Sakın onlar çocuk birşey anlamazlar modunda olmayın, yanılırsınız…Çocuğun anladıklarını size anlatmasını da beklemeyiniz…Ailenin çocuğa öğrettiği kurallara öncelikle kendilerinin de uyması ve örnek olması istenendir… Büyük olsun küçük olsun hiç bir çocuğa baskı uygulayarak istediğinizi yaptırabileceğiniz yanlışına ise hiç düşmeyiniz… Kendi kendisi ile barışık bir ailenin topluma kazandıracağı çok şey vardır. unutmayınız ki bir ailenin en büyük yatırımı eğitim ile çocuğuna yapacağı yatırımdır… Her vicdan bu konuda hemfikirdir…Ülkemiz coğrafyasında bu gün okula başlayan her çocuğun değerinde ve sevgisindeyiz… Bizler de çocuk olduk, bizlerde geçmişten bu güne geldik … Bu gün için sonuçta aynen keşke çocukken fazla mutlu olmayıp birazını da bu zamanlara saklasaydım. Lazım oluyor arada…diyenlerin hakikatinde olduğumuz gibi…Çocuk sevgi ile büyür,eğitimle var olur… Unutulmaması gereken gerçek budur…2017-2018 ders yılının başarılı olması dileğiyle… Kolay gelsin…