Bakışın yakıcı gücü;nazar!

İnsanların bazı inanışları vardır ki bu inanışlarını asla değiştiremezsiniz… Bu inanışlardan sadece bir tanesi nazara gelmek, yani göz tutmasıdır… 


Kem gözler vardır denilmekte olduğu ayrı bir gerçek… Kem göz nedir diye bakacak olsak canlı veya cansız bir varlığın başına kaza veya belâ gelmesine neden olduğuna inanılan bakış olduğu ifade edilirken, nazardan özellikle çocukların, hamilelerin ya da hayvanların etkilendiğine inanılır. 

Bazı toplumlarda kem gözün nesneleri bile çatlatabildiğine inanılır. Mavi boncuğun bu enerjiyi kendisine çekerek yok edeceği fikri yaygındır. Kelimenin köz “ateş parçası” ile bağlantısı da dikkat çekicidir. Bakışın yakıcı gücü olduğu düşünülür. 
Nazara inanan kişinin devamlı şüphe içinde oluşu nedeniyle bir takım olayları yaşadıkları ile özdeşleştirmesi ve sonuçta karşıtlığı herhangi bir olumsuzluğu gözü değdi diyerek üzüldüğünü bilenleriz… Hepimizde böyle bir itikat vardır. Sabah kapınızı açıyorsunuz, bazen görmekten kaçındığınız kişiler oluyor, kaçınıyorsunuz, çünkü o günkü işlerinizin ters gideceğine dair bir algı üzerinizde davranışlarınızda bir baskı unsurudur… Bebekleri severken maşallah denmesinin bir sebebi de onu olası kem gözlerden sakınmak adına mutlaka söylenen alışkanlıklarda birinci sırada olan bir söylem… 
Güzellikler karşısında tahtaya vurmakta ayni anlamda… Tahtanın gözün elektrikli bakışının enerjisini aldığına inanılır. Renkli gözlerin de göz tutmasında etkili olduğu gerçeğinden hareketle araştırmalarımda gördüğüm TUBİTAK için proje yapan ve deneyleri ile bu konuyu ispat etmeye çalışan öğrencileri görmek ayrı incelenmesi değer bir konu… 
Kem gözlü olanlar için kem gözlere şiş tabiri de kullanılan bir tabir bu tabir için verilen örnek ise bir makalede okuduğumdur… Ne diyor orda yazar… ‘Antakya gezisinde müzeye gittiğimde çok şaşırmıştım çünkü orada gördüğüm bir minyatürde bu “ kem gözlere şiş” yansıtılmıştı. Orada genç bir kız yüzü minyatür olarak çizilmişti ve bir gözünde üç veya dört adet şiş batmış vaziyette resmedilmişti. Müze müdürüne bu resmin neyi yansıttığını sorduğumda, bundan 12000 yıl önce bu bölgede yaşayan insanlar tarafından “kem gözlere şiş” sözünün resmedildiği; o devirde nazarı değen kimsenin gözlerinin şişlenerek cezalandırıldığını belirtmişti. 
“Beni göz tuttu”, diyenimizin çok olduğu küçük bir adamız var… Kıbrıs’ta buna çare kuru zeytin dallarının buhurdanlık içerisinde yakılarak tütsülenmek ki kültürümüzde var… Hatta eski yıllarda köylere giden devlet büyüklerine ve beraberlerindeki heyete kadınlarımız köye girişlerde, yanan zeytin yapraklarının dumanını başları üzerinden döne döne geçirmekteydiler… Bu “Allah sizi başımızdan eksik etmesin anlamındaydı… Değerlerin önemi buydu… 
Bu küçük adamızda kıskançlık ve hırs yok demeyin… Var! Bu ise nazarda bir sebep… Hâlbuki paylaşılmayacak ne var, her Kul kendi kısmeti ile doğuyor… Bazı dualar ise nazar ve kişilerin korkulu anlarında sarıldıkları unutulmaz olanlar arasında yer alıyor… Nasıl mı? Annemin bize ezberlettiği gibi, öğrettiği gibi; Bu güne kadar her anımda var olan bir dileyiş… ‘Bismillahi birsin ve billahi nursun… Bin bir ‘ayetel kürsi’ etrafımda dursun ‘ Hz. Mevlâna ise bakın ne diyor: ‘Ey Allah’ın Resûlü! O toplumda öyle kişiler vardır ki, kem gözleriyle akbabaları bile eritir, yok ederler. Nazarlarından, kükremiş aslanların bile kelleleri yarılır da, inlemeye başlarlar.’ O halde kendimizi korumak için kem gözlere şiş yerine annemin öğrettiğini duayı ifade etmek bilhassa bu Ramazan günlerinde ve her zaman sanırım en anlamlısı olur… Allah hepimizi kem gözlerden sakınsın..

Kandiller yandı” – ‘ Sevelim, sevilelim ‘

Çok iyi hatırlıyorum ilkokulda sosyal bilgiler dersinde “mahya nedir? Anlatınız “sorusunu cevap olarak çizgili imtihan kâğıdına açıklamam hayatımızın güzelliğinde camilerin minarelerindeki ışıklı hali olmuştu… Bu soru ve cevabı yıllar geçti hala daha zihnimde muhafaza etmişim ki bu mübarek Ramazan ayında tarihçesine bakıp okumak ve yazmak lüzumunu kendime bir görev addettim… 


Kıbrıs’ın İngiliz Sömürgesi olduğu yıllarda Lefkoşa’da 1953 yılında Selimiye Camisinin minareleri arasında İngilizce olarak ‘God Save The Queen’ yazılı mahya, oldukça manidar olduğu bilgisinde… Tanrı Kraliçeyi korusun diye ışıklandırılan o dönemin mahyası belki de Mevlit Kandilinin neden KKTC tatil olduğuna ilişkin bir cevaptı… Paskalya tatilini adadaki Müslüman toplumun kandil tatiliyle denklendirdikleri de ayrıca belirtilen açıklamalarda mevcut… Mahya Ramazan aylarında çift minareli camilerin minareleri arasına asılan ışıklı yazılar olup Arapça ‘HAYAT’ anlamındadır… 
Mahya kurulmasında ise temel amacın insanlığı birlik ve beraberliğe, iyiliğe ve sevaba yönlendirmek yanında insanlara güzel mesajlar verebilmektir… Yazılarını önceden belirleyip camilere asan sanatçılar ise ‘mahyacı’ olarak nitelendirilmektedir. 
Geriye doğru bakıldığında 16.YY’ın ikinci yarısına kadar uzanan bir mahyacılık olduğu bilinenler arasındadır… Önceleri ışıklandırma zeytin yağının da dahil olduğu mumlar ile yapılmaktaydı. Ramazan dendiğinde herkesin aklına gelen ilk gelenek Mahya geleneğidir. Bu Ramazan ayında da tıpkı eski Ramazanlarda olduğu gibi, camilerin eski Ramazan geleneklerinin en güzel özelliği olan mahyalarla aydınlanıp süslenmesidir… 
Mahya geleneğinin başlangıcı Osmanlı dönemine kadar uzanmaktadır. İlk olarak İstanbul’da başlamış olan bu gelenek halen daha varlığını devam ettirmektedir. Mahyacılığın bir sanat olarak İstanbul’da başlamasının sebebi, mahyaların öncelikle Selatin camilerinde yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların yaptırdıkları camilerde iki, dört veya altı minareli camilerde uygulanmasıydı ve bu camiler en çok İstanbul’da yer almaktaydı. Edirne’de ise bazı kaynaklara göre Meriç nehrinin kenarına kurulan direklere de mahyalar asılmaktaydı. 
Özellikle Osmanlı döneminde halk Ramazan ayında asılacak mahyaları sabırsızlıkla beklerdi. Cami minarelerine mahya asılmasının amacı, halka kardeşlik, din ve Müslümanlık ile ilgili güzel mesajlar vermek olduğu birçok bilgide var olandır. Aynı zamanda bu geleneğin amacı Allah’a şükretmekti. 
1600’lü yıllarda uygulanan ilk mahyalarda kandiller kullanılmaktaydı. İlerleyen dönemlerde mahya hazırlanmasında kandillerin yerini her ne kadar ampuller almış olsa da, halk arasında, yerleşen “Kandiller Yandı” söylemi varlığını bu günlere taşımıştır… Mahya ve Mahyacılık sanatı geçmişten bugüne kültürümüzün en önemli parçalarından biri olma özelliğini halen korumaktadır. Mahyalar aynı zamanda Osmanlı kültürünün bir damgası niteliğini de taşımaktadır. 
Avrupa Birliği kararıyla Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul’u 2010’a hazırlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, dünden bugüne mahyaları anlatan kapsamlı bir kitap hazırlamıştır. Bugüne kadar yazılan kayda değer metinler ve yeni araştırmaları içeren kitapta, geçmişten günümüze yüzü aşkın mahya görüntüsü yer alıyor olması bu günden yarına gerekli bilgi aktarımında kültür hizmetinde kanıt niteliği taşımaktadır… Nitekim ‘ Sevelim, Sevilelim ‘ Yunus Emre Sözü mahya olarak ne kadar anlamlı…

Nar zamanı 

Nar ağacı, yapraklarını döktükten sonra çirpi gibi dallarının görselliği ile sanki kuruyan bir ağaç görünümü verir… Daha sonra yavaş yavaş yeşeren morumsu yapraklar yeşilin en güzel renginde, kırmızının ise inanılmaz güzelliğindeki çiçeklerini bizlere inat açarlar… Bu çiçekler adeta ben narım havasında trip atar gibidirler… 

Nar içindeki binlerce tanesi ile çocukların ilk öğrendiği bilmeceler arasında yerini muhafaza eden bir meyve… Mayhoş dediğimiz ekşimsi tadı olanları varken kıpkırmızı taneleri ile bal gibi tatlı olan çeşitleri olan bir ağacın mahsulleri… 
Kıbrıs’ta hemen hemen her evde bulunan ağaç… Özellikle evlerin bahçe duvarları dibine ekilen ağaç… Sevindirici haber ise Kıbrıs Nar Üreticileri Derneğinin Kuzey Kıbrıs’ta ekonomik nar yetiştiriciliği yapan, hatta şirket oluşumundaki fabrikada bu çatı altındaki üreticilerin narlarının yoğun olarak Güzelyurt bölgesinden alınıp değerlendirildiğidir…1.Sınıf sertifikalı üretimin Avrupa’ya ihraç edildiği kalan miktarın da iç piyasaya sürüldüğü telefoniyen ulaştığım Dernek Başkanı Erdinç Bilgin tarafından bana verilen bilgiler arasındadır… 
Al-Nar şirketini ülke ekonomisine katkı sağladığı ve nar meyvesini değerlendirdiği için tebrik etmek durumundayız…Erdinç beye, bana fabrikayı yerinde görme daveti için ayrıca teşekkürler… Nar bir nevi antioksidan deposu… Birçok rahatsızlığa iyi geldiği yaygın bir kanaat… Kıbrıs’ta en tatlı narın bulunduğu yer Karpaz köyleri… Bereketin simgesi nar deyip ağacını küçümsemek olmaz… Onun da bir hikâyesi var olduğu bilinmekte… Mitolojiye göre nar Yunanca ‘ Side’ anlamındadır… Antalya yakınlarındaki antik kente adı da Anadolu’da yaşayan bir kahramanın kızının adından esinlenerek verildiği söylenmektedir… 
Narın, bir hikayesi hazindir… Günümüzde de nefretle karşılaşılan bir çok olayda var olan taciz konusunda bir babanın kızını taciz etmesi ile kızın temiz kalmak adına ölen annesinin mezarı başında canına kıyması ile kızın kanından yaratıldığı ağacın adının NAR olduğudur… Bu olayda babaya verilen ceza ise onun Çaylak kuşu olmasıdır… Bu kuşun ise nar ağacına konamamasının sebebi ise bu olduğu mitolojide yer alandır… 
Nar Çin ‘de doğurganlığın simgesidir… Kültürlere göre narın anlayış şekli de farklılıklar gösterir… Örneğin evlenecek çiftlere ikiye ayrılmış nar verilmesi de bu yüzdendir… Evliliğin başarılı olması için verilen bu hediye veren kişilerin dileğini taşımaktadır… Bazı kültürlerde ise erkeğin kendisine aşık olması istediği kız için dualarında nar vardır… Nar bir nevi dileklerin toplamında var olan bir simge olmuştur… Narın anavatanı Akdeniz bölgesidir… Ancak Avrupa’ya yayılan bir tür olarak oldukça revaçta olan bir ağaçtır… Nar birçok porselen imalatında kullanılmış ve hediye olarak kullanılması hali ile tercih edilen meyve figürüdür… Bir çok evin aksesuarında var olandır… Hem şifa dolu, hem de bereket simgesi olan nar kanserli hastalara ferahlık veren, kalp çarpıntılarına iyi gelen, safrada etkin, peklikte olumlu sonuç ve mideyi güçlendirici etkisiyle evlerden eksik olmaması gereken bir meyve… Bizim bahçede oldukça fazla nar ağacı var… Görselliği yanında meyvesi ise kullandığımız, faydaları ise tecrübe ile sabit bir ağaç… Hikayesini ise ilk defa okudum… Sizlerle paylaştım… Nar zamanı nar ayıklamak zor… Ellerde leke bırakıyor, eldiven takıp ayıklamak en iyisi, lakin su altında ayıklanması önerilenler arasında ama ben denemedim…. Nar ayıklarken tanelerinin etrafa sıçramasın da eve misafir gelecek yorumu Kıbrıs’ta vardır… Ne dileyelim, evlerimizde misafir eksik olmasın… Narın bereketi huzuru, sağlığı, sevgisi ve hayal gücü ise üzerinizden eksik olmasın.
hz

Kaç Cenevre daha gerekir? Kim bilir…

Hayırlısı ile 28 Haziran’da yine Cenevre’de müzakereler başlıyormuş… Cenevre son durak olacak mı? İlk duraktan bu güne kadar gelişlerde kimin nerede ? hangi sokak başında hangi halledilemeyen sorunla durduğu ,Kıbrıs müzakerelerinin sonucunun Cenevre’de mi sonlanacağı konuları gündelik hayatın, gündelik sohbetlerinde yer aldığını ,ancak çözümün olacağına dair en ufak bir belirtinin dahi olmadığının konuşulduğu günlerden geçiyoruz… 

Kıbrıs Halkı Cenevre’yi Kıbrıs’taki 2 Harekat zamanından bilenlerdir… 
Geriye dönük yaşanmışlıklardan alıntıların yeniden okunmasında ve Türkiye’nin etkin ve fiili Garantisine neden ihtiyaç duyulduğunun tekrarlanmasına hakikaten ihtiyaç vardır… 
Nitekim ‘2 Harekat için ifade edilen bilgiler son derece önemlidir… 
‘Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararına göre, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin Kıbrıs’ta anayasa düzeninin yeniden kurulması amacıyla, derhal görüşmelere başlaması gerekmekteydi. 
Bu sebeple düzenlenen Birinci Cenevre Konferansı 25 Temmuz 1974’te toplandı ve 6 gün sürdü; 30 Temmuz’da imzalanan Cenevre Antlaşması ile sona erdi. Üç Dışişleri Bakanı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türk ve Rum olmak üzere iki otonom idarenin mevcut olduğunu kabul ettiler ve bundan doğan sorunları gelecek görüşmelerde görüşmek için anlaştılar. Protokol’de garantör devletlerle Türk ve Rum toplumlarının temsilcilerinin katılacağı II. Cenevre Konferansı’nın 8 Ağustos 1974 günü toplanması öngörülmüştü. 
İkinci konferansa kadar Rum ve Yunan askerlerin Türk bölgelerinden çekilmeleri gerekiyordu ancak bu gerçekleşmedi. Ayrıca Rumlar ve Yunanlar, Türk bölgelerine saldırılarını sürdürüp birçok Türk’ü esir almış; özellikle Muratağa, Atlılar, Sandallar ve Taşkent gibi yerlerde Türk halk kuşatma altına alınmıştı. İkinci Cenevre Konferansı 8 Ağustos 1974’te başladı. 
Türk tarafı Kıbrıs’ta coğrafi esasa dayalı federatif bir devlet biçiminin benimsenmesini önerdi ancak bu öneriyi Rum tarafı kabul etmedi. Türk askeri yetkililer Rum kuvvetlerine daha fazla zaman kazandırmamak, köprü başındaki Türk kuvvetlerinin ve Türk köylerinin güvenliğini sağlamak, birinci harekat sonucunda sağlanan üstünlüğü yitirmemek için, Türk hükümeti ise Türk köylerinde soykırıma devam edildiği haberlerinin gelmesi üzerine 14 Ağustos’ta ikinci harekatı başlatma yönünde hemfikir oldular. 
Cenevre’de sürdürülen görüşmeler sırasında anlaşmanın mümkün olmadığı kanaati kesinleşince harekâtın yeniden başlatılacağı anlamına gelen ‘Ayşe Tatile Çıksın’ parolasını Türk Dışişleri Bakanı Turan Güneş, Başbakan Bülent Ecevit’e bildirdi. 14 Ağustos saat 02:20’de konferans bir sonuç alınamadan dağıldı. 14 Ağustos 1974 sabahı saat 04:30’da Kıbrıs’taki Türk birlikleri harekete geçtiler. Doğu yönünde başlayan bu saldırı harekâtını 15 Ağustos 1974’de Komando Tugayı ve Kıbrıs Türk Alayı Kuvvetleri’nin batı yönündeki saldırı harekâtı izledi ve Türk birlikleri Kıbrıs’ın kuzey kıyısında doğudan batıya doğru bir dörtgen başladılar. Bu dörtgenin bir tarafı kuzey kıyısı, öteki kenarı ise Atilla Hattı olarak bilinen merkezi Lefkoşa olmak üzere doğuya ve batıya yayılan hattı. 
Varılması planlanan son hedefler doğuda Magosa, batıda ise Lefke idi. Çarpışmalar daha çok ilk gün ve Omorfo, Lefke, Çatalköy ve Ortaköy’de oldu. İkinci Barış Harekâtı’nın üçüncü günü sonunda Ada topraklarının %38’i ele geçirildi ve hedeflenen Magosa- Lefke hattına ulaşıldı. Ancak Rum kuvvetleri çekilirken geçtikleri Türk köylerini yakarak silahsız insanları katletti. 
Toplu katliamlar, harekâtın bitiminde ortaya çıkarıldı. Sonuçta… Yunan Temyiz Mahkemesi cuntacılar hakkındaki dava sonunda 21 Mart 1979 günü 2558/79 sayılı şu kararı verdi: Zürih ve Londra andlaşmalarına göre Kıbrıs’a yapılan Türk askeri müdahalesi yasaldır. Türkiye, yükümlülüklerini yerine getirme hakkı olan garantör devletlerden biridir. Esas suçlular darbeyi hazırlayan ve icra eden ve bu suretle de bu müdahalenin koşullarını hazırlayan Yunan subaylarıdır.’ 
Daha sonraki yıllarda konu ile ilgili birçok karar olduysada işin özü burdan başlamaktadır… 
1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti,15 Kasım 1983’te ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur. Yaşanan olayların kronolojik tarihlerinin işin ehli uzmanlar tarafından yeniden gündeme taşınması ise, gelecek için zaruri olandır… 
O günleri görenler, bu günlerde KKTC ve tüm adada ,barış içinde yaşıyorlarsa bu Türkiye sayesindedir… 
Yeni nesil nasıl bir çözüme adım atacağına karar verirken, bilmeden gözü kapalı evet diyen olmamalı, kişilerin kendi düşünce tarzı ile analizlerinde hakikatin payı mutlaka olmalıdır… Bekleyip göreceğiz… 
Cenevre Birleşmiş Milletler’in Avrupa’daki merkezi, Kıbrıs konusunda bu sefer son noktanın konacağı yer olabilecek mi?

İki bayram arası nikâh 

Yaz mevsimi, sıcakları ile Haziran ayını ateş gibi kapladı… Bu sıcaklarda ne denizin mavi suları, nede havuzların az biraz daha soğuk suları, tatil günlerinde sıcaktan bunalanlara çare olmuyor… 


Giyim ve kıyafetlerde ise şortlar, kısa kesim kollu gömlekler ve daha birçok açılım yolları podyuma çevirdi… Kafeler, serinletici tedbirleri ile akşamları gençlerin tercihlerinde tavan yapanlar… Bahçeli evlerin ağaç altı gölgeleri ile balkonlarında dışta oturmak hatta mutfak yerine bahçe veya balkonlarına Ramazan ayı sonrası kurulacak yemek masaları her yılın sıcak gecelerinin tekrarı olacak… Gece piknikleri yeniden başlayacak… Mevsim yaz derken, mevsim düğün, aylarını da beraberine taşıdı… Kapıların çalınmadığı gün yok… 

Kıbrıs’ta ezelden beri adet eğer davetiyeyi düğün sahipleri, getirmez ise olmaz ile olmazlardan bir tanesi… Böylelikle düğün öncesi kız tarafı ile erkek tarafı kendilerince yaptıkları davetli listelerine göre ev ziyaretleri de başlamış oluyor… Sıcakta çok zor bir iş, ancak düğün sahipleri keyifli olduğunu söylüyorlar… Düğün için yapılacak mekânlarda yer ayırımı ve kapora verme işlemi bir yıl evvelden ayarlanıyor… Yerine göre fiyatlar artıyor, masraf büyük… Her aile aman bir kere olur tesellisi ile memnun… 

Esas mesele davetiye alanların bir gecede kaç düğüne gidebileceği konusu… Hele düğünler aynı şehirde değilse içinden çıkılmaz bir karmaşada oradan oraya koşuşturma… Sıcak havanın verdiği stres, kıyafetlere olan etki, fönlü saçların bozulması derken bir de düğün tebrik kuyruğunda saatlerce beklemek… İşte işin en tatsız tarafı bu… Yaşlısı var kucakta bebek var, elde çocuk var, bekle dur… Eğer para takmaktan imtina etmiş ve hediye almışsanız bir de paket taşıyorsunuz… Genelde düğünlerde gelin ile damadın yakasına para takılsa da son zamanlarda iki yana konan süslü kutulara parayı atmak moda halini aldı… Tabi düğün başlarken iki tarafın takı takma adedi ile altın kolyeler, pırlantalar, elmas küpeler hepsi var olan ve davetlilerin acaba kim ne taktı yakın takibi altında izlenenler… Takı merasiminin uzaması ile kuyrukta bekleyenlerin sırası da uzadıkça uzuyor… Tabi bir düğün için en az üç bin adet davetiye dağıtıldığını biliyorsak düğünlerin de kalabalığı davetli sayısına göre artıyor… 

Gidenler yorulduklarını söylerler ama kalabalık karşısında düğün sahiplerine övgü yağıdırlar… Bunu kuyrukta dile getirip iki taraf da kalabalık sevenleri çok, zaten hiç düğün de kaçırmazlar gittiler, ifadeleriyle duyanlar olursunuz… Düğün kalabalık değilse tek taraflı deniyor burada gelin veya damadın Kıbrıslı olmadığının açıklaması vardır… 

Eski zamanlarda ‘İki bayram arasında düğün olmaz’ inanışının kaynağı, İslam öncesine kadar uzanıyor. Cahiliye döneminde, Arabistan Yarımadasında Ramazan Bayramı’ndan sonra, yani şevval ayında bir veba salgını başlıyor. Hastalık pek çok kişinin ölümüne neden oluyor. Bu nedenle şevval ayının uğursuz olduğuna inanılıyor. Ancak bu konunun o kadar çok sorulması üzerine beklenen açıklama yapılıyor… ‘İki bayram arasında düğün ve nikâh yapılmasının dinen mahzuru yok’ denilen açıklamada, ilgili makam açıklamasında ‘Hz. Peygamber’in de şevval ayında evlenmiş olduğu vardır. Şartlar ve imkânlar müsait olduğu zaman, senenin bütün gün ve saatlerinde düğün yapılabilir, nikâh kıyılabilir.’ ifadeleri yer aldığı araştırma sonuçlarında olandır… Sorular çok olunca cevap da bulunuyor… 
Mevsim düğünse, sizin düğününüze icabet edildiyse, gitmek de bir nezaket kuralıdır… Bütün evlenecek çiftlere ve ailelere ne denilebilir, bu sıcak yaz günlerinde Allah yardımcıları olsun… Ülkemizde bir de unutulmaması gereken düğün ve dernek sahipleri eğer yemekli davet yapmışlarsa, halk arasında dolaşan söylemler yemeğe kimi aramışlarsa düğünlerine de bundan sonra onlar gitsin kanaati vardır… Ne olursa olsun hoşgörü her zaman gerekendir… Düğünlerin birlik, beraberlik dayanışma olduğu da unutulmamalıdır… 

Önce sohbet sonra lezzet 

Bazı durumlarda yurt dışından gelen misafirlerinizi dış bir mekanda ağırlamak durumunda kalırsınız. Böyle durumlarda yer seçiminde ortak arkadaşların inisiyatifi geçerli olur… Bu meyanda seçilen yer Gönyeli’de Konak Meyhanesi denilen bir isim olunca acaba neden böyle isimde bir yer seçildi diye hayret ettim… Ancak gitmek durumunda idik ve gittik… 


Girne Eski yolunu takip ederken yolun tamirat dolayısıyla o eski asfaltının yerinde yeller estiğini, ancak yine de trafiğe açık olduğunu gördüm… Tamirat olduğuna ilişkin ise tabela bildirimi yoktu… Yol bittiği zaman bu bölgenin evlerinin çok rahatlayacağı gibi yoğun trafiğe çare olacağı gerçeğini düşündüm. Yol üzerinde, inşaat sektöründe ne kadar çok ilerleme olduğu bir yana modern evler oldukça dikkat çekiciydi… Bizim gençlik yıllarımızda oldukça az olan evlerin sıklığı, nüfusun bu bölgedeki yoğunluğu, belki de yaz gecelerinin oldukça serin geçen havasından ve mülkün tamamen Türklere ait olması sebebiyleydi. 

Gönyeli tepelerinin değer bulması sevindirici… Eski yıllarda çok beğendiğim ve bir tanesi de Sevil Emirzade’ye ait evi görmekte zorlandım… Aydın Reise ait enginar tarlaları ile inek çiftliğinin yerini de göremedim… Tepe üzerinde olan ve genellikle Bel Kola satan talvarlı ve yaz gecelerinde orda oturulup Lefkoşa’nın Işık’larının seyredildiği yer de yoktu… Fazıl Plümere ait efkalipto ağaçları ile kaplı at çiftliğini de göremedim… Ömer Baştaşlara ait evleri yol üstünde olmalarına rağmen seçemedim… 

Gönyeli 1966 yıllarında sineması, kahveleri, Mücahit’ler sebze bahçesi ile ve özellikle Türk Askerlerinin Mehmetçiklerin konumlandığı Ortaköy dâhil hafızalarda yer eden bir köy iken nerdeyse Boğaz’dan Lefkoşa çemberine kadar bir şehir durumuna gelmiştir… 

Akşamın loş ışığında ‘Eski Konağa, erken gitmenin avantajını yaşadım… Pırıl pırıl bir mekân ve ben sahibiyim diyen Şerif’e Damdelen, eşi Rais bey turizmden mezun iki çocukları ile çalışan aile işletmesi… Akşam sessizliğinde konuşma konuşmayı açtı, Şerif’e Hanım da Annem babam gibi Yenağralı olduğunu söyledi… Köye dair ne kadar isim varsa telaffuz ettik… Nikâhlarını Sayın Onay Fadıl Demirciler in babası kıymış… Bilindiği üzere Sayın Onay Demirciler de KKTC İçişleri ve Çevre Bakanlığı yapmıştı… Onu da 19 Haziran 1994 yılında vefat etmişti… Diğer misafirler gelinceye kadar sorduklarıma cevap aldım Kıbrıs’a özgü ne kadar çeşit varsa patates köftesi dahil hepsini ikram ediyorlar… Peki, fiyat ne dediğim zaman sadece 60tl içki hariç diye cevapladı… Yemeğin sonunda sofraya gelen, saç katmerinden damlayan, mis kokulu kaymak yağı elbette Nergisli köyünden dedi, lokma ve macunlar arasında ceviz, turunç vardı… İlginç olan domates macunuydu… Domatesin tatlı olarak ikramını ilk defa görmenin şaşkınlığını yaşadım. Bardak domates ile yapıldığını öğrendim… Macun yapılan sektörlerin oluştuğunu, oradan satın aldıklarını söylerken Hafta arası olmasına rağmen mekan dopdolu olması halinden memnundu. 

Oradaki masalarda yine ülkemizin birçok tanıdık simasının memnuniyeti yüzlerinden okunuyordu… Evlenmeden önceki adı Şerife Mümtazoğlu’nun bir iş insanı olarak yemeklere kattığı tat, bizzat serviste çalışanlarıyla beraber gösterdiği başarısı hakikaten ayrı tebrik edilecek bir husus…

Köprünün altından geçip giden su ve hayat

İlkokul yıllarının, çocukça duyulan, haz edilen, sokak aralarındaki bazı kokuları vardır, unutulmaz olandır… 


Lefkoşa’da oturup da Budak Pastanesini ve her zaman tezgah başında beyaz gömleği, açık gri pantolonu güler yüzü ile Resa beyi tanımayan yoktur… Resa beyin imalâtı olan Kıbrıs’a özgü kayık pastası, ince yuvarlak uzun toz şekere bulanmış badem ezmelerini ve sütlü böreğini yemeyen çok şey kaçırmış olanlardır… Ekmek Kadayıfı ile beraber yine camın kenarındaki üsten açılan ve içine konan sütlü dondurma, kaplarından aldığı dondurma ile dükkânının önüne koyduğu üç masaya oturanlara servis yaptığı günleri görenleriz… Dükkânının solunda Ali Korun’a ait bakkaliye sağ tarafında ise Hikmet Afif Mapolar ‘ın oğluna ait Çulluk adı altındaki dar ve uzun dükkanda belkide günde 10-12 adet pişmiş, kızarmış tavuk almak için önceden sipariş verildiğini, hisar üstünden dolaşıp yine eski Mağusa yolu güzergahında Dr. Turhan Korun’un annesine ait köşkün önünden geçerken karşısında oturan diş doktoru Gözmen beyin köşkünü geçip, Gülten-Feridun Oktay ‘ın evi yan yol kenarında yol üstünde Fetanet-Hüseyin Çağlayan’a ait Çağlayan Bar ve Halil Zülhayır’ın işlettiği Shell Benzin İstasyonu ,o günlerde iki adımda bir benzin istasyonları yoktu… 

Sabah sohbetleri Halil beyle yapılan olurdu… Çağlayan parkının köşesinde, önceleri Zafer Sinemasının karşısındaki küçük dükkânda şiş-şeftali kebabı ile meşhur Saffet Anibal vardı… Saffet Anibal; “müşteri mi cezbetmem gerekiyor, o zaman kömüre bir yağcık atın bakın bakalım, nasıl satış yaparsınız” derken sattığı pide içi şeftali kebapları da oldukça ucuza verirdi… Enver’in Kahvesinin ile yol kenarına dizili hasır sandalyelerinin üzerine konan tepsilerden kahve kokusu hani derler ya geçenlerin canım çekti demelerine sebep olan kokulardı… 

Eski yıllarda adettendi bir sandalyeye oturtulan misafirin önüne ayağını koyması için ekstra bir de sandalye konuyordu… Bölgenin bu üçgeninde unutulmayan kokulara, hurma dalına dizilmiş yasemin kokuları da ekleniyordu… Yol kenarında engelli olan ve tahta arabacıkla, taşınıp akşamüzerleri bir torba üzerine oturtulan Hasan abi dediğimiz şahıs da kendine verilen parasal yardımları kabul eden oluyordu… Zaman zaman beton zemin üzerinde onun çiş izlerini de görmek mümkündü bu ise onu ve bizleri üzmesine rağmen önlemi alınamayan bir durumdu. Gece yarısına doğru Hasan abiyi yine oradan alıp ertesi akşam yeniden gelinceye kadar evine götürüyorlardı… 

Bayram yeri ise şimdiki mücahitler sitesinin yerine kuruluyordu… Yazlık sinemaların önünden Altan pastanesi başlangıcından itibaren ise bayramın piyango arabacıkları dizili dizili bayram çocuklarını beklerken, büyüklere daha çok eğlence sağlıyordu… Müzik sesi ile sinemalarda gösterilen filmin sesi ise birbirine karışırken, hayat birbirini seyir halinde geçiyordu… Pastaneye oturup yoldan geçenleri izlemek gibi… Bu günün bayramlarında sessizliğini koruyan üçgen bölge belki eski nostaljik günlerine döner desek de köprülerin altından çok sular akmıştır… Bahsettiğimiz değerler artık nefes alamamakta geriye kalanlar ise bu işlere talip olamamaktadırlar… Bir devrin insanları bu günlerin bayramları için artık ziyaret edilip mekânlarına bir demet çiçek bırakılanlar olmuşlardır… Bu arada bizler de o mahallenin sakinleri olarak bugünlere ulaşıp çeşitli yerleşim birimlerinde kendimize bir hayat kuranlarız… Zaman üzerimizde hatıralarıyla ağır ama anlatıldıkça hafifleyen bir yük… Dün ise bu güne ayrı bir ışık…

Karagöz ve Hacivat’ın kültürümüzdeki yeri 

Ülkemizde zaman zaman özellikle çocuklar için oynatılan Karagöz ve Hacivat gölge oyunu eski yılların ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlenceleri arasındaydı… Bu eğlencenin yapıldığı mekanlarda satıcılar iftar sonrasına uygun yiyecekleri de satarak izleyicilere hizmet verenlerdi… ‘Yemiş’ dediğimiz bu yiyecekler arasında şekerli leblebiler, taze limonatalar, pamuk şekerleri var olanlardır. Lefkoşa Büyük Han içerisinde Karagöz ve Hacivat oyunlarının bir kültür olduğu unutulmadığı gerçeği ile zaman zaman çocuk izleyiciler için bu oyunun sergilendiğidir…Geçenlerde doğum günü hediyesi almak için uğradığım bir oyuncak mağazasında bu gölge oyununun paketlenmiş hali ile çocukların hayal dünyası için satılır olması hayli faydalı bir sunum olarak rafta karşıma çıkmış olması çocukların hayal dünyası için sevindiriciydi. Şimdilerde var mı bilmiyorum ancak olması gerektiği fikrindeyim… Nasıl Karagöz ve Hacivat puzzle olarak oyuncakçılarda bulunabiliyorsa, dünya klasik çocuk masalları çerçevesinde Pinokyo adı ile bilinen hikayenin perde oyunu satılıyorsa kendi kültürümüze ait oyuncakların satılması da önemlidir… Karagöz ve Hacivat’a gelince Kıbrıs’ın sosyal yaşamında etkileri olan bir gölge oyunu olduğunu tekrarlamak iyi olur… Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Sayın Mehmet Ertuğ’un bu husustaki 1997 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı yayınları halk kültürleri araştırma ve geliştirme genel müdürlüğü yayınları seminer kongre bildirilerinde yer alan tebliğine bakmak kâfidir sanırım… Bu tebliğden alıntılar Kıbrıs Türk halkının bakış açısından gösterdiği hoşgörünün büyüklüğünde kendini ifade eden olmaktadır… Yine bu tebliğde oyunun sosyal yaşama olumlu ve olumsuz etkileri de Mehmet Ertuğ tarafından kaleme alınmıştır, şöyle ki; Olumlu etkisi olarak oyunun halkın hoşgörüsünü oldukça etkilediğini yazarken Kıbrıs halkının sorunları ne kadar büyük olursa olsun sonuçta kendi aralarında anlaşmaya vardıkları olduğu gibi Kıbrıs halkının hazır cevap özelliği ile Karagöz oyunununa uyum sağladığı yönündedir… Kıbrıs’ta radyo ve televizyonun olmadığı günlerinde özellikle köylerinde tekdüze yaşama getirdiği canlılık hareketlilik, küçük büyük herkesi etkilediği ayrıca oyunda köydeki veya bulundukları yöredeki çarpıklıkların ince bir mizah anlayışı ile oyunlara yansıtılmasının izleyenleri etkilediğini ve eğittiği düşüncesi de tebliğde yer almaktadır… Oyunda yapılan esprilerin beğenildiği, günlük yaşamda kullanılır olduğu da belirtilmektedir. Bu gün için bu gölge oyunu kültürümüzdeki yerini muhafaza etmektedir. Karagöz ile Hacivat yaşayan kişiler oldular mı? Bu hususta yazılanlar çok, rivayetlerden birisi ise şudur. Bir rivayete göre Hacı İvaz Ağa veya halka mal kalan adıyla Hacivat ve Trakya’da yer alan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa’da yaşamış cami yapımında çalışan 2 işçidirler. Kendileri çalışmadıkları buna benzer başka işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi’nin, ‘ Cami zamanında bitmezse kelleni alırım ‘ dediği cami mimarının caminin zamanında bitmemesine sebep Karagöz ve Hacivat’ı şikayet etmesi üzerine, bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat’ı birçok seven ve ölümlerine çok üzülen bir Şeyh Kürşedi, ölümlerinin sonrasında kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır… Ne diyebiliriz… Rivayet budur… Bildiğimiz tek şey filmlerde olsun, normal yaşamda olsun bu ikilinin oyunları ile halkın hoşgörüsünde önemli yer tuttuğudur… Hayal(baz) oyunları ile yaşamda yer alınmışsa diyecek bir şey olmadığıdır. Geçmişten geleceğe süregelen hayatta Karagöz ve Hacivat tiplemeleri ile hayat bulan birçok oyuna tanıklık etmek, oyunları izlemek, çocuklarımıza tanıtmak ve bilhassa Yiğitler eski adı ile Arçoz köyünden öğretmen Sayın Mehmet Ertuğ’un “Kıbrıs Türk Karagöz Oyunları” adlı kitabının okunması yanında Büyük Handa Karagöz Gösteri Merkezi’nin ziyaret edilmesidir… Çoğumuzun sinirlendiği zaman ‘Karagözlük’ yapma denilmesinin hikmeti bu gibi sanatsal yerlerin görülmesi ile daha iyi anlaşılır olacağına ait düşünme tarzım ise her zaman baki olacaktır… 

Aman dikkat, çölleşmeyelim, dur diyelim

Sanal dünyanın bir de iç dünyası var ki derya gibi… Mesajların biri gelmeden diğeri geliyor. Mesajları gönderen kişilerin hiç mi işi yok, dış dünya dururken neden iç dünya diyorsak da bu herhalde alışkanlık olmuştur. Mesajların kişiden kişiye gönderilip müteselsilen yayılmasını istiyorlar. Bu tür yazışmalar gönderen kişi tanıdık olsun veya olmasın tarafımdan uygun karşılanmamaktadır… Ancak içlerinden birisinin mesajı oldukça ilginç ve Türkiye Tema Vakfı tarafından paylaşıldığını ifade ediliyordu. Mesaja kapılıp arkadaşlarım ile paylaşmadım, ancak önerilenleri yapmadım desem yalan olur… Evde yenen bütün meyvelerin çekirdeklerini topladım ve geniş olan bahçemizin muhtelif yerlerine serpiştirdim… Daha sonra internet ortamında yeniden araştırdım, bizlere gelen mesaja, Tema Vakfı Tarafından verilen karşı cevabı gördüm. Doğrusu bu diye de kabullenip sizlerle paylaşmayı uygun gördüm… 


‘Son günlerde internet ortamında, “Dünyada 10 yılda birçok yağmur yağdığı, bu yıl o dönemde olduğumuz, yediğimiz çeşitli meyvelerin çekirdeklerinin çöpe atılmak yerine ekilmesi gerektiği, TEMA’nın desteği ile Türkiye genelinde meyve çekirdeklerinin toplandığını” belirten mailler dolaşmakta ve bu maillere dayanılarak basında haberler yayınlanmaktadır. 

Söz konusu mail, TEMA Vakfı tarafından hazırlanmamıştır ve yanlış bir algı yarattığı için, kamuoyuna bir açıklama yapılması ihtiyacı doğmuştur. Buna göre konunun özeti şöyledir: 

•TEMA Vakfı’nın bu mail ile bir ilgisi yoktur. 
•TEMA Vakfı ülke genelinde meyve çekirdeği toplamamakta ve toplanmasını teşvik etmemektedir. 
•Tohumdan meyve ağacı üretilerek düzenli meyvelik elde edilemez. 
•Tohumlar meyve yetiştiriciliğinde sadece anaç yetiştirmek için kullanılır. 
•Meyve ağaçlarının birçoğunun genetik yapısı heterozigottur. Tohumdan çıkan fertler birbirlerine benzemedikleri gibi kaliteli meyveler de vermezler. 
•Türlerin yerinde korunması (in situ koruma) prensibine aykırıdır. 
•Ayrıca çekirdeklerin çimlenmesi için gerekli toplama ve saklama koşullarını sağlamak güçtür. 
•Meyve çekirdeklerinin gelişigüzel bir şekilde doğaya ekilmesi, doğrudan tohum ile taşınan bitki hastalıklarının da kontrolsüz bir şekilde yayılmasına sebebiyet verir. 
•Meyve çekirdeklerinin toplanarak ekilmesi bilimsel bir çalışma değildir. 

Kamuoyuna duyurulur. ‘ 

Toprağına sahip çık… Ne kadar güzel bir istem… Yıllar evvel Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde KEMA Vakfı kurucuları arasında 40 kişiden birisi de eşim Ziraat Yüksek Mühendisi Özel Berova olduğunu hatırladım. Vakfın Başkanı Sayın Orhan Aydeniz’i telefoniyen aradım… Orhan beyin Vakıf kuruluşunda azimli çalışmasını yakinen bilenlerdenim… Orhan beyle konuşurken çok duygulandım çünkü 13 Haziran’da genel kurulları olduğunu söylerken Özel Bey aramızdan ayrılmış olabilir ancak Vakıfta mirasçıları söz sahibi deyiverdi… Kuruluşlarının vakıf olduğunu hatırlattı genel kurula davet etti. Çalışmalarının http://www.kibriskemavakfi.org/ linkden takip edilmesini de hassaten rica etti… Ülkemizde hep olumsuzlukları yazmanın adet ve alışkanlık olduğu bu günlerde Vakfın çalışmalarının okunmasını, iştirak edilmesini hatta üye olunması gerçeği vardır… O halde Vakfın sloganlarını bir kez daha hatırlayalım; Kuzey Kıbrıs çöl olmasın! ‘Bir fidan da sen dik…’

Halep oradaysa arşın burada

B​ir zamanlar Arasta Lefkoşa’nın bugünkü halinden değişik kişileri sokağındaki dükkanlarda barındıran onlara sabah açtıkları kepenkler ardında kazanç sağlayan çarşıdır. Uzun yıllar oldu Arastadan geçmedim istemediğim için değil şartların ağırlığı olsa gerek diyelim… Çocukluğumuzun Arasta’sı ile bu günkü arasında fark elbette olacaktır ama sokak genişliği yine aynı olandır… Memduh Erdal’ın o zamanki parfüm dükkanı önünden geçip Arasta’ya girişte Güner Özdil mağazalarını arkada bırakıp genellikle ilk uğranılan dükkan Münüse hanımındı… Düğme ve dikiş malzemelerinin envai çeşidinin var olduğu dükkanından yapılan alış verişler annelerimiz gibi kadınlar nezdinde önemli bir yerdi. Münüse hanım, Çoşkun bey hep dükkanda olanlardı… Kendi dikişini evde dikenler için fermuardan tutun ki o zamanlarda zip diyorduk her boy zip orda vardı… Kanaviçe ipliklerinin her rengi ile ince lastik, kalın lastik, jipon demir halkaları hep dükkanda var olandı… Daha ileride Yüncü Süleymandan aldık dediğimiz, renk renk , yün yumaklarının alındığı, okul zamanı lacivert yünlerinin çeşidi kalınlıkta, onluk paketlerde bulunan yumaklar, dükkan girişinde asılı duran yünlerdi… Lefkonukluların dükkanı derken köşeyi dönüşte boyacıların kumaş dükkanı, Vadili köyünden Kemal dayı dediğimiz müşteri geçtikçe ‘buyurun ‘buyurun ‘ diye seslenişini yarım asır sonra hatırlayanlarız…Çağlayan bölgesinde ikamet eden ve uzun yıllar muhtarımız olan Talat Çobanoğlu’nun kumaş dükkanı hep anılarda net hatırlananlar… Arasta sokağının en göze çarpan özelliği o zamanın esnafının dükkan önlerindeki karşı dükkan komşuları ile samimi sohbetleriydi… Birinde olmayan bir malı bende yok ama karşıda var deyip müşteriye yol gösterenler oldular… Yağcıoğlularının düğme gibi çeşitli eşyaları sattıkları dükkanları da oldukça ilgi çekici idi… Çeşitli numarada tığ ve dantel iplikleri de burada satılıyordu… Kumaşlar arşın denen ölçü ile aleti ile alınıyor, mesela dar etek için bir arşın bir urup kâfi deniyordu… Arşın demir yassı bir çubuk şeklinde bize sınıftaki cetveli hatırlatıyordu… Türkiye’de 26 Mart 1931 tarihinde arşın ölçü birimi kaldırılıp, yerine metre sistemi kabul edildi. 1933’ten sonra da arşının bütün çeşitleri tamamen ortadan kaldırılıp metrik sisteme geçildi. Endaze ise metrenin uzunluk ölçüsü olarak kullanılmasına kadar arşınla beraber kullanılan bir ölçü birimi olup özellikle ipek kumaşların ölçülmesinde kullanılıyor olması enteresandı… Kıbrıs’ta okka ve arşın ölçü birimleri çok sonraları kaldırıldı… Kıbrıs Türk Federe Meclisi’nin 13 Ekim, 1977 tarihli birleşiminde kabul olunan ‘Tartı ve Ölçüler Yasası’, Anayasa’nın 74’üncü maddesi gereğince; Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı tarafından Resmî Gazete’de yayınlanmak suretiyle ilân olunuşu ile yasaya uygun düzenlemeler ile bugünlere gelindi… Bizler okka ile arşın ile alışveriş yapanlar olarak o günleri görenleriz… Beş tambur 4 okka deyişlerinin arabacıklarda satış yapanların yüksek sesle halkı alış verişe ucuz satışa, sokağa çağırdıklarını da bilenleriz… İki dirhem bir çekirdek deyişindeki zerafeti tanımlayan ölçülü konuşmalarındaki iltifatları belki de sizlerde hatırlıyorsunuz… En önemlisi de Halep ortaysa arşın buradadır deyimindeki hassasiyet, uzun yıllar kullanılır oldu ve ölçüler ile verilen mesajların özünde paylaşıldı… Hikayesi mi? Bir gün bir keresinde adamın biri Halep’teyken altmış arşın atladığını ve tek seferde bunu başardığını anlatıyormuş. Oradan geçen Nasreddin Hoca, olayı duyunca bu palavracıya ders vermek istemiş, yanına gitmiş. Hoca, ya demek Halep’te altmış arşın atlıyorsun, burada da atla görelim demiş. Adam kem küm edip o Halep’teyken öyleydi demiş. Nasreddin Hoca da ne var canım, Halep oradaysa, arşın da burada demiş. Adam bu hikmetli söz karşısında yetersizliğini ve cahilliğini anlayıp susmuş… Aradan geçen bunca yıldan sonra 1284 yılında Akşehir’de vefat eden ve türbesi orda olan Nasrettin Hoca’yı yeniden anmak bu güne nasip oldu…