Ayağına basmayı unutma 

Medeni kanuna bağlı olarak yapılan nikâh ,evlilik amacıyla bir araya gelmiş iki kişinin kamuya açık bir alanda bu birlikteliği belgelemesi halidir… Evlenen çifte bu işlem sonrası evlilik nüfus cüzdanı verilip nüfus kaydında gerekli değişiklikler de yapılır… Nikah/evlendirme memuru nikahı kıyarken iki şahitin olması şarttır… Kıbrıslı Türklerin aile geleneği ve kültüründe kız tarafı ve erkek tarafı şahitlerini kendileri belirlemekte olup şahitlik yapacak kişiye bu teklifin götürülmesi ve kabul alınması adettendir… Evlilik belkide bir ömrün adandığı en kutsal birlikteliğin sadece bir başlangıcıdır… Evliliklerde sadakat, güven, aşk ve sevgi karışımı ,evliliğin devamında etken rol oynayan esaslardır… Mutluluğa giden yol budur… Evlilik müessesesinin kuruluşu bir çok değişik toplumda ayrı ayrı düzenlenen törenlerle olmaktadır… Bizde bilinen gerçekler içerisinde resmî nikah olmadan dini nikahın kıyılamayacağıdır… Resmî nikahtan sonra dini nikah tercihi evli çiftler tarafından yaptırılabilir… Özellikle batılı devletlerde ve de Hristiyan toplumlarında din adamlarının dini nikahın yanı sıra resmî nikahı yapma yetkisi olduğu okuduklarımız arasındadır … Birleşik Kralık’ta nikah dairesinde gerçekleşen törende dini müzik çalınması yasak olduğu belirtilirken kilise törenleri de kanunen geçerli olduğu için dileyen dini nikahını kilisede yaptırabilmektedir…ABD’de ise dini nikah kıydırmak için internet üzerinden başvuru yapılarak kısa sürede tarih alınabilir ve alınan bu kayıt kanunen geçerli olduğu da ayrıca bilgilerde mevcut olandır. Türkiye’de son günlerde oldukça tartışılan bir konu ise müftülerin, nikah kıymasına olanak, sağlayan ,kanun tasarısına yapılan eleştirilere Sayın Başbakan yardımcısı Fikri Bozdağ’ın sosyal medya hesabı üzerinden verdiği cevapların özetinde mevcuttur ‘ ‘Bu değişiklik, laiklik ilkesine aykırı değildir; aksine tam da laiklik ilkesinin gereğidir; hukuk devletinin gereğidir’ denen açıklamanın önemi büyüktür… Kıbrıs’ta nişan ayrı, nikah ayrı, düğün töreni ayrı ayrı yapılırken günümüzde çoğu kez nikah ve düğünün ayni zamanda ve törenin yapılacağı salona gelen nikah memuru tarafından kıyıldığı uzun zamandan beri yapılan bir alışkanlıktır… Evlilik cüzdanının kadına teslim edilişi belkide yuvayı dişi kuş yapar misalinden kaynaklanmaktadır… Kendi oğullarımın nikahları kıyılırken her ikisinde de bizim, nikah şahitidimiz Sayın Dr. Derviş Eroğlu olmuştur… Büyük oğlumda diğer şahit Dr. Alpay Alpman olurken küçük oğlumun nikahında diğer şahit Yargıç Sayın Mustafa Özkök idi… Nikah konusunu neden yazdım derseniz, kendi oğlumu Dr. Özdemir Berova ‘yı nikah şahidi olarak nikah masasında görmek nasip olduğu içindir… Pembe Okduman ile Arda Mercan düğün gecesinde nikah memurunun nikah kıyılmadan şahitleri ,anons etmesi, bana bu konuyu hatırlatmıştır… İnsanın kendi evladının, nikah şahitliğini ilk defa yapıyor olması hali bende büyük bir heyecanın tezahürü olurken, genç çifte ömür boyu sürmesi temennisiyle ,sonsuzluğu temsil eden halka altın yüzüklerin, yeniden bu gecede takılması ayrı ve unutulmaz bir yenilikçi yaklaşımı beraberinde getirmiştir… Unutulmayanlar arasında eski inançlara göre damadın gelini öpmesi evlilik anlaşmasının mühürü olarak kabul edilirdi. Aynı zamanda gelinin ruhundan bir parçanın damada, damadın ruhundan bir parçanın da geline geçtiğine inanılırdı.Günümüzde de bu adet aynen devam edendir… Düğünlerde en son kesilen düğün pastası, geçmişinde 1660 yıllarının müdahalesi vardır… Eski yıllarda ,buğday veya ufalanan kurabiyeler evlenen çiftlerin başına serpiliyordu… Bu kırıntıların bereketi ,yerine çok katlı pasta yapılmasını 1660’larda İngiltere Kralı II. Charles’ın Fransız aşçısı estetik açıdan çok kötü görünen bu şekle katı ve çok katlı pasta yaparak bu geleneğin sürdürülmesini sağlanmıştır… Her şeyin geçmişten gelen bir geleneği çerçevesinde o gün bugündür kat sayısı ile övünülen düğün pastası düğün yapılan yerin baş köşesine konmakta düğün sona ererken kesilmekte ve misafirlere ikram edilmektedir… Beyaz gelinlik giyilmesine 16 yüzyılda İngiltere ve Fransa’da başlanmıştır…Türkiye’de de gelinlik batı kökenlidir. Ama duvak ve gelin başına verilen önem çok eskidir. Köy düğünlerinde halen kullanılan kırmızı duvaklar işte o adetin günümüze yansımasıdır. Bindallı kıyafetleri ise kına gecelerinin vazgeçilmezi olmaya devam etmektedir…Nikah kıyılırken gelin ve damadın birbirlerinin ayaklarına basma adeti de vardır. İnanışa göre, çiftlerden hangisi diğerinin ayağına basarsa evlilikte onun sözünün geçeceğine inanılır. Bizler de nikahımızda alışılagelmiş ayni davranışları yaptık ama sözümüz hep ortak kararlarda geçerliydi… 

Mutluluğun ve üzüntünün muhteviyatı 

Helva Kıbrıslı Türklerin kültüründe de var olan bir tatlı çeşididir. Özellikle irmik helvası insanoğlunun her sevinçinde ve hüznünde var olandır. Helva mutfağımıza kadar girmiş ayrılmaz bir yemek kültürü çeşididir. Helva içerisinde mevcut tat, ile insana hissettirdiği duygularda, sevda, sevgi, acı, hasret ve doğum gibi olaylarda tercih edilendir…Yaşamın gerçeklerinde müracaat edilen, sosyal yaşantımızda oldukça yer eden bir besin kaynağı… Mutluluğun ve üzüntünün muhteviyatının irmik ile şeker içeresinde yerken insanda yarattığı manevi güç gibi…Helvanın geçmişine baktığımız zaman Osmanlı kültürünün yüzyıllar süren kültüründe çok tatlı çeşitleri olmasına rağmen helvanın ilk sırada yer aldığı görülür… Helva kelimesi Arapça’da ‘tatlı’ anlamına gelir… Genelde tatlıları ifade eden ‘hulviyyat’ sözcüğünden türemiştir. Osmanlı mutfağındaki helva çeşitlerinin isimlerine gelince bugün irmik helvası olarak ölenlerin arkasından yapılan helva gaziler helvası olarak bilinmektedir… Dilberdudağı, Edirne’ ye özgü ,Deva-ı Misk helvası, Diyarbakır’ da yapılan Kudret Helvası, İstanbul’ da yapılan “ ak helva”, Bursa’ya özgü İshakiye Helvası, tahin helvası, koz helvası, keten helvas gibi isimlerle aranılır ve yapılan çeşitleridir… Yeri gelmişken oğlumun Çanakkale’yi gezi ziyaretinden getirdiği ve paketinin üzerinde yazan Kadir Ustanın ‘Çanakkale’nin Meşhur Peynir Helvası’ şimdiye kadar hiç tatmadığımız bir lezzet oldu… Gelen misafirler tatsın diye de bıçak kalınlığında kesip ikram ettiğimi söyleyebilirim. Yiyenlerden tanıklarım vardır ve çok beğendiklerini söylemişlerdir… Helvanın güçlü ve etkileyici kültürü içinde çeşitli nedenlerle yapıldığı bir gelenektir… Kıbrıs’ta irmik helvası genelde ölen kişinin arkasından evde onun için onun ruhuna kavrulan ve üçüncü gece Mevlüt okunup dualar edildikten sonra mutlaka dağıtılan olmaz ise olmazlar arasındaki tatlıdır… Vefat eden kişi arkasından, veya Doğum sonrası yapılan helvanın ocakta kavrulurken çıkan kokusunun da ayrı bir önemi vardı…Bu evin korunması açısından kokunun savunma amaçlı tutkusudur, genizlere yer eden kokunun yakıcı unsurudur … Günümüzde de her vefat eden kişinin arkasından helvası mutlaka kavrulur. Helvanın unu kavrulurken ve helva yenildikten sonra geçmişlerin ruhuna fatiha okunur. Hem besleyici hem de lezzetli bir besin kaynağı olarak asırlar boyunca, Osmanlıdan günümüze kadar gelen ve vazgeçemediğimiz ,yapmaya devam edeceğimiz helva belki çeşitleriyle bu gün için unutulmaya yüz tutmuş ise de helvanın tarihçesinde yazılı helva sohbetlerine katılan ve bu sohbetlerde var olanların da yazılmış olması ilginç ve gerçek bilgiler arasındadır…Mesela ‘pişmaniye’ de bir helva çeşidi olduğu gibi ‘Yiyen bir pişman, yemeyen bin pişman”… Helva sohbetleri ve töresi, Mevlâna’ya kadar uzanan bir gelenektir. Helva, Mevlevilik felsefeside sabrı ifade ettiği de yazılanlar arasında kalıcı olan öğretilerdir. Saraylarda yapılan helva partisi davetlerinde, Nedim’in edebiyat ve şiirde, adının da ön plana çıktığı da ayrıca ifade edilmektedir… Helva mutluluğun, barışın ve dayanışmanın öneminde bir tatlı ve çok da kolay yapımı ile mutfağınızda kokusu ile her zaman yer edendir, yeterki evinizde biraz şeker, biraz irmik biraz badem ve bir kaşık yağ olsun… 

Neden bu kin? 

Kiminle gülüyorsan yüreğin ona aittir demişlerse bu sözün mutlaka bir hikmeti vardır… Gülmeden geçen her gününüzün bir kayıp olduğuna inanmalısınız… Her hadiseye insan bakışı, gülmek açısından farklı olsada nihayetinde gülmek ,gülümsemek veya hafif bir tebessümün ifade ettiği hakikatlerin bilincindeyiz… Gülmek her ne kadar zevk ve eğlence olarak algılansa da sizde var olan bir endişenin de ifadesini temsil edebilmektedir… Gülümsemek her insanın dış faktörlere karşı gösterdiği iyi veya önemsememe olduğu kadar yerme anlamında da insan yüzünde oluşan bir görselliktir…Ancak gülümsemeyi en çok da insanda yarattığı mutluluk diye açıklayabiliriz. Bu şekildeki anlatımı elbette nerden biliyoruz derseniz en önemli açılım kendimizden diyebiliriz. Güleç yüzlü olmak her zaman kişide artı bir puan olarak karakter hanesine yazılandır… Dünyamız gerçeklerinde somurtmak için çok sebep olsada somurtkan insanınların çevrenizde yaratacağı negatif enerji sizi her daim mutluluktan uzaklaştırır… Mutlu olmak için, etrafınızda sevmek için, bir çok seçim mevcudiyeti vardır… Sevilmek için ise göstereceğiniz doğal gayretleriniz pozitif enerji sizi aranılır kılar…Hayata her hal ve durumda gülümseyerek bakmak bir nevi yaşınız ne olursa olsun sizin çocuk kalmış ruh güzelliğinizin masumiyetidir… Hayata iyimser bakmak , kötünün iyisindeyiz diyebilmek, can sıkıntılarından kurtulmak hayatın acımasız gerçeklerine yenik düşmemenin tek yoludur…Bu sırrı şakın unutmayın ,içinizde saklayın ‘Tebessüm’ ve ‘Gülmek’ bulaşıcıdır… Bu ise ancak bir birini seven insanların, arasındaki bir iletişimin, pozitif faydalarında size yansıyandır… Etrafınıza yolda giderken gayri ihtiyari baktığınız zaman bir takım kişilerin konuşmaya mecali olmadığını, asık suratları, nefret dolu gözlerdeki bakışı görmez değilsiniz… Gördüğünüzde ise bu durum sizi onların bu görünüşüne dahil eden olur… Üzülürsünüz,ancak yapacağınız, değiştireceğiniz elinizde mevcut imkanların bu kişilerin asık yüzlerindeki ve düşüncelerindeki gizli dertlerini çözmeyeceğini de bilirsiniz… Bir an durup bu gibi insanlara etraflarında mevcut güzelliklere bakmalarını, hayatın sadece iş olmadığını, sahip oldukları değerlerde mutlulukla birlikte gülmeyi unutmamalarını söylemek gerekir diye de düşünüyor insan…Çoğu hekim gülmenin insan bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiğini, doğal yoldan ağrı giderici olduğunu üstelik gülmenin strese karşı en büyük silah olduğunu söylüyorlar… Öfke ve kinin bağışıklık sistemini zayıflattığı biliniyorsa, neden bu öfke? neden bu kin? diye bu meziyetleri üzerlerinde taşıyanlara sormak gerekir… Güleç insanların gülmek bir nevi gençlik aşısı olduğu gibi toplumun bu insanları daha çok sevdirdiği ,somurtanlara göre daha çok sevildiklerini,içten gülümsemenin insanların yüzlerinde güller açtırdığı da ayrı bir hakikat…Ciddi görünmek için asık suratlı olmaya hiç gerek yoktur… İnsanlar ağızları ile gülebildikleri kadar gözleriyle ve yüz mimikleri ile de, içtenliklerini açıklayabilen fizyolojik bir yapıya sahiptirler… ve tebessüm etmek somurtmaktan daha kolaydır… İnsan kalbinin yumuşak kalbi duyguları buna müsaittir… Hem kendiniz,hem çevreniz için hayatınızdan mutluluk eksik olmasın.Aynen bir düşünürün dediği gibi; ‘Gülmesini bilen insɑnlɑr; dünyɑ meselelerine sɑğduyu, sɑkin kɑfɑ, sɑğlɑm düşünce ve kültürlü bir gözle bɑkɑbilmelerine imkɑn veren, sihirli ɑnɑhtɑrı ellerine geçirmiş olurlɑr.’ Hayata daha sağlıklı bakmak ve yaşamı güzelleştirmek için, huzuru yakalamak için ve en önemlisi bedava bir tebessüm ile elimizdeki bu silahı iyi yönde kullanalım… 

Gidilecek yerler çok…

Özellikle yaz aylarında tatile çıkmak her ailenin gündeminde olan bir konudur… Tatil konusunda karar verirken üzerinizde biriken yorgunluğun, giderilmesi yitirdiğiniz heyecanın yeniden canlanması için öncelikle tatil yapacağınız gün sayısının, mali durumunuzun da ön plana çıkarılarak nerede kaç gün kaç paraya tatil yapabilirim konusunda bir ön hazırlık gerekmektedir. Kıbrıs’ta genelde yurt dışı tatillerde Türkiye çoğunlukla tercih edilen bir yer olmasına rağmen sosyal medya paylaşımlarındaki fotoğraflar ve gidilen yerlerdeki tercihlere bakıldığı zaman oldukça değişik ülkelere gidildiği farkındalığı ortaya çıkmaktadır… Tatile çıkmak daha doğrusu çıkabilmek şansına erişenlerin tatile çıkması ile ve tatil süresince herşeyin yolunda gitmesi hali kişilerde stresin azalttığını bu durumun ise sağlığınıza olumlu yönde yansıdığını göreceksiniz… Zihniniz dinlenecek belkide daha sağlıklı düşüneceksiniz… Enerjinizin artığını görüp daha aktif bir iş programına girmeden tatil sizi pozitif yönde etkileyecektir… Devamlı yaşadığınız mekandan dışarı çıkmanın , gittiğiniz yerin havasını solumanız ve temiz bir havada yapacağınız etkinliklerin müsbet faydası üzerinizde olacaktır… Tatil sürecince bir takım aktiviteleri yerine getirmeniz ise sizin özel ilgi duyduğunuz konularda olacaktır… Mesela bisiklet kullanmak golf veya tenis oynamak, deniz kenarında iseniz sahilde yürümek ,dağlık bölgede iseniz dağ yürüyüşleri yapmak hep alternatiflerin arasındadır… Tatillerin diğer cezbedici yanı değişik yemek çeşitlerinin size vereceği keyifli yemek saatleridir… Tatile aileniz ile çıkmanız hali ise aile birlikteliğini beraber olmanın avantajı ile pekiştirmiş olacaksınız… Yalnız tatile çıkanların ise farklı yöndeki tercihleri oradaki gruplara katılımı kendilerine ayrı bir kazanım olacaktır. Tatile nereye giderseniz gidin seyahat etmekten zevk alacak uğrayacağınız her durakta farklı kültür ve yaşam biçimleri ile karşılaşmanın size yaratacağı farklındalığı yaşayacaksınız…Gittiğiniz yerlerde birçok tatilciye rastlayacak değişik insanlarla konuşabileceksiniz… Konuştuğunuz kişilerin veya sizin daha sonraki tatil yapma heyecanını belkide müşterek yaşayanlar olacaksınız… Kıbrıs’ta gidilecek yerler belli, kullanılacak araçlar bellidir… Turizm şirketlerinin KKTC içerisinde tatil promosyonları yaptığı ve bu olanakları değerlendiren yurttaşların varlığı da azımsanmayacak sayıdadır, ancak yurt dışı geziler için hava limanlarını veya deniz limanlarını tercih etmek durumundasınız… Tatile çıkacak kişilerin çocuklu,çocuksuz ,genç, yaşlı olmaları hali de tatile çıkacak kişilerin zorluğudur… İnsanın gençken dikkate almadığı bazı hususlar yaş ilerledikçe seyahatlerde sorun yaratan olabilmektedir. Kilonuzun dahi çıkacağınız tatilde sağlığınıza sorun olabileceğini bilmelisiniz… En çok da yurt dışı gezilerde pasaport ve bilet bagaj işlemleri yapılırken oluşan uzun yolcu yoğunluğu,ayak üstü beklemenin zorluğu çoğu kez sizin tatil yapmanıza engel teşkil edebilmektedir… Bu zorluklar her insan için var olan ve bekledikçe asabiyet veren olsada seyahatler hep tatil amaçlı olmadığı için ayrı bir kabulleniştir… Hani derler ya yola çıkan yolda kalmaz aynen o hesap…. Tatile gidecek olanlara yol açıklığı dilerken, önümüz ‘Kurban Bayramı’ ve yine uzun bir tatil sizleri bekliyor. O halde ne diyebiliriz ‘Muhteşem bir tatil için herşey sizinle olsun.” 

Kimleri Çevrenizden Uzak Tutacaksınız 

Kişiler kendi hayatları ile ilgili olarak ileriye adım atmak istedikleri zaman yakın çevreleri bir yana dış çevreden de müdahale görürler… Bütün bu müdahalelerde iyi taraf olduğu kadar sizin için kıskançlık duyanların da tepkileri her zaman sesli veya sessiz el altından size ulaştırılan olur… Kim size çok acele ediyorsunuz diyorsa ,durup bir düşünün ,sadece adımınızı atıp atmayacağınıza dair karar sürecinizi bir an erteleyin… Yapacağınız atılımlarda elbette ekibinize danışma süreciniz vardır. Ancak son sözü söylemeden kimseye önceden kararınızı anlatmayınız… İş hayatınız yanında özel hayatınıza da özenenler olabilir, hatta sizin hayatınızı yaşamak isteyenler sizin tavırlarınıza karışmaya, sevdikleriniz ile aranıza girmeye teşebbüs ederler… Dahası sizin adınıza,size haber vermek tenezzülünü dahi göstermeden her işinize karışmayı kendisine görev edinenler ,bazı konularda iki yakanızın bir araya gelmesini istemedikleri gibi sizin bozulan düzeninizden keyif alırlar… Özel hayatınızla ilgili belirli konular dışında konuştuğunuz her şey gün gelir ayağınıza çelme olabilir… Dikkatli olmanız gerekendir… Özel hayatınızdaki sevgi de , sevgisizlikle , mutluluk da mutsuzlukta sadece sizi ilgilendirir… Bu konularda kendi özgüveniniz size doğruyu gösterecektir… Karamsarlık size örnek olmamalıdır… Sizin fikrinizin öneminde olmayan bir takım kişilerin çevrenizde olması doğal olsa bile ileri sürdüğünüz her fikre karşı gelenler, zannederler ki alemin akıllısı onlardır… En iyi düşünenler onlardır… Halbuki her insandaki, beyin gram olarak, bir ileri bir geri,ayni ağırlıktadır… Kullananlar ile kullanmayanlar arasında işleyen demir ışıldar atasözünün anlamındaki fark vardır… Sizin söylediğinizin önemi yoksa niye karşınızdaki ile sohbet edesiniz, sizinle sohbet eder gibi görünen, sizin konuşmalarınızı ve sözünüzü kesen, kendi konuşan, cevabınızı dahi beklemeden kendi yorumlarını uzatarak onları dikkate almanızı isteyenlerin niyetlerinden ayrı bir kuşku duymak gerekir…Her işte niyet çok önemlidir…Sözlükteki açıklaması ‘bir şeyi yapmayı zihninde tasarlama, önceden isteyip düşünme, kendi kendine karar verme, kişinin içindeki bir amaca yönelme istek ve düşüncesi.’ İşte kişiler bu niyet aşamasına vardıkları andan itibaren her şeyi başarabilecek güç ve özgüven sahibi olanlardır…İstemeyerek yapılan her her iş sonuçsuz olandır. Çalışmaya niyetiniz yoksa işlerinizin ters gittiğini gören olursunuz… Niyette ise, dış faktörlerin etkisi size başlarıda hırs katan olur… Hırsın ise dozu iyi ayarlanmalıdır… Öfke denen şey ise,bir yola çıkmışsanız sizde olmaması gereken tek şeydir…Niyetten sonra her şeyin başı inanç diyebiliriz…İnançla başlayıp inançla atılan her adımda görülen sevgi bağları her zaman var oldukça ve insan öncelikle kendisini biliyor, tanıyorsa başkasının ne söylediği, önemini yitirmektedir. Önemsizlik söyleyenleri de ortada bırakan olduğu gibi bir kaybedişin öyküsü olarak satırlarda yer bulan olur. İş idaresinde kendinize şiar edineceğiniz temel prensiplerden bir tanesi , sizi ‘başarısız’ kılmaya meyilli kim isterse olsun, onları Şems’i Tebriz’inin bu sözlerini hatırlayarak çevrenizden uzak tutmanızdır… ‘Anladım ki, insanlar susanı korkak, görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysa ki; biz istediğimiz kadar, onlar hayatımızdalar, göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlardır!’ Doğru söze başka ne diyebiliriz… 

Omorfo öğretmen koleji

Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyonla sağlanır.’ Dolayısıyla bu mesleğe adım atarken kırk kez düşünmek gerekir. Öğretmene emanet edilen küçük çocukların yükünü taşımak zor olduğu kadar büyük mesuliyet isteyen bir yolda sorumluluk bilinci ile yürümenin adı ve eğitilen çocukların ilerideki eğitim alanlarındaki başarısını görüp işte benim başarım bu öğrencilerin beyinlerine ektiğim tohumun yeşermesinin sevincini yüreğinde hissedebilecek kişilerin mesleği öğretmenliktir. Öz güven sahibi öğrenciler yetiştirme yeterliklerine sahip, öğrenmeyi öğreten ,öğretmenlerdir. Öğretmenlik de ayrı bir ihtisas konusudur… Ülkemizdeki Atatürk Öğretmen Koleji tarihçesi oldukça eski yıllara dayanmaktadır. 1938 yılından bu güne 79 yıl geçmiştir. Bu günkü duruma gelebilmek için Kıbrıs Türkleri yaşanan bu uzun süreçte çok meşakkatli günler geçirmiş ve bu dönemlerde öğretmenlerin ülke menfaatlerine sağladığı fayda yadsınamaz derecededir. Bu gün Omorfo Öğretmen Koleji ilk mezunlarından olan babam Hüseyin Özdemir’in kendi notlarından bazı bilgileri faydalı olur açısından sizlerle paylaşmayı o günlerin bizzat tanıklığını yapanın notlarından aktarmak istiyorum… Bu bu bilgilerin bilinmesi açısından önemli olduğuna inanıyorum… 1938 yılında Hüseyin Özdemir Öğretmen olmaya karar verip, mesleğini seçmiş olduğu ve Omorfo kolej imtihanlarına girdigi zaman 20’li yaşlarda idi. Yazılı sınavı geçtiği için mülakata arandığı zaman komisyonda Ingiliz Maarif Müdürü, İngiliz Kolej müdürü ve bir Rum öğretmen olduğu yazılı notlarında vardır. Peki kendisine sorulan ilk soru neydi biliyormusunuz? Niçin öğretmen olmak istiyorsun? Verdiği cevap ise; ‘Türklerin kolej mezunu öğretmenlere ihtiyacı vardır.Şu anda mesleğim yok, param yok, keman ve saksofon çalmasını biliyorum ama mesleği olmayan kişilere kızların ve ailelerinin ilgi göstermediğini de biliyorum ‘ olmuş, ancak son söylediği cümleden sonra komisyon üyelerinin katıla katıla gülüklerine şahit olup ümitsizliğe kapılmış. Çok geçmeden kolejden beklen mektup gelmiş. Koleje girişi kazanmıştır, üstelik burslu olarak okuyacaktır. İlk giren öğrenciler ve ilk mezun olan öğretmen olarak Omorfo Kolejini bitirmiştir. Babam Hüseyin Özdemir ile birlikte koleje giren Mehmet Cevdet, Şefik Mehmet, Kemal Fellahoğlu, Orhan Seyfi Arı, İsmail Safa isimleri dedemin not defterinde yer alan değerli öğretmenlerdir 1938 li yıllarının tarım çiftliğindeki kolej öğrencileri çiftlikte yetişen mahsüller ile beslenmektedirler.. Omorfo güzel demek olduğunu o yıllarda Omarfo’da 3000 Rum ve 100 Türk olduğu belirtilirken , Kolejde laboratuvar ve kütüphane vardır…İlk sene kolej öğrenci sayısı 6 Türk ve 16 rumdur. Öğretmen Kolejinin 2. Yılında okula Türk Öğrenci alınmamıştır. Rumlar’dan ise 25 kişi alınmıştır . Kolejde öğretmenlik yapan Ahmet Zaim bey de olduğu ve okulda yurtta kaldığı yine önemli bir bilgidir.. Tarihi ve Kültürel yapımızda, arşivin önemi büyüktür… Yetişecek yeni nesil öğretmenlerde bilhassa araştırmacı ruh hakim olmalıdır. Kıbrıs Türk Halkı geçirdiği savaş yıllarının etkisi ile bazı bilgilere ulaşılmasında sıkıntılar yaşıyorsa da bundan sonra her konuda istatistiki bilgi ve analizler gerekli olan en önemli faktörler arasında yer almalıdır… Kıbrıslı Türklerden yetişen ve eğitim camiası içinde kendi değerlerimiz vardır…Araştırmacı yazarlarımız vardır… Atatürk Öğretmen Akdemisinin ilk adı Omorfo Öğretmen Koleji’dir… Türk Öğretmen Koleji… Atatürk Öğretmen Koleji… olarak eğitim verendir… 1937-1938 eğitim yılında Güzelyurt’ta açılmış hem Türk hem de Rum öğretmenler yetiştirmiştir. 1990 yılında ise Lefkoşa’ya, Küçük Kaymaklı’ya taşınmıştır. 1994-95 öğretim yılında ise Atatürk İlkokulu’nun binasında eğitim vermiştir. 1999 yılında Lefkoşa Dumlupınar bölgesindeki yeni binasında eğitime hizmet vermeye başlamış,2000 yılında ise yeni yasa ile Akademi’ye dönüşmüştür… AÖA öğrencilerinin de halen öğretmenlik mesleğini sürdüren öğretmenlerin de her türlü eğitim olanağından faydalanması için imzalan protokol ve varılan nokta kanaatimce müsbettir…Nitekim Akademi Yönetim kurulu Başkanı Doç.Dr. Hüseyin Yaratan 1 Ağustos tarihli bir televizyon programında AÖA ile LAÜ işbirliği protokolünün akademiye yeni bir soluk getireceğini, sendikaların, akademi kapatılacak varsayımı ile eylem yapmalarının, doğru olmadığını, amaçlarının daha ziyade siyaseten devleti yıpratmak yönünde olduğunu,ifade ederken bu gösterilerde öğretmen adaylarına yani öğrencileri, akademi kapatılacakmış gibi sendikanın onları inandırmak yolunu seçtiğini sözlerine eklemiştir… Sayın Hüseyin Yaratan detaylı bilginin, algılanması ile Akademinin kapatılmayacağının anlaşılması gerekir diyorsa, değerli bir akademisyenin sözlerine dikkat etmek, kulak vermek gerekir… 

Toplumsal Direniş Bayramı 

1 Ağustos ‘Toplumsal Direniş Bayramı ‘ bünyesinde üç önemli geçmişin gururunu omuzlarında taşıyan, başına taç eden bir gün 1571 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından Kıbrıs’ın ele geçirilmesi, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın 1958 tarihinde kuruluşu ve 1976 yılında Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluşu bugünü böylesine önemli kılmıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bu güne mahsus kutlamalar ve günün önemine binaen yapılmakta olup ayni zamanda gün resmî tatildir… 

Kıbrıs Tarihi bunca yılın ağır sorumluluğunda, gelişen olaylarda ve gelinen noktada ifade ettiği bütün endişeli, acımasız, gerçeklerinde onca şehidin kanı ile topraklarında oluşan ayak izlerini nüfusunun kalbi duygularında hissetmiştir… Bütün bu geçmişin sonucunda bu gün Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin verdiği can güvenliği ile mücahitlerimizin de geçmişten gelen savunması ile birleştirilerek, savaşarak aldığı topraklarda, olduğu kadar Kıbrıs’ın bütününde barışın sağlanabilmesinin haklı gururu içindedir… 
Yıllar içerisinde inadına çözüm veya inadına barış diyenlerin sesi ses vermemiş olacak ki hiçbir masa meseleye, antlaşmayı getirmemiş, beklenen nikâh, evlilik sözleşmesi yapılamadığından nikâh şahitleri ellerindeki kalem ile gerekli müdahaleden uzak durmuşlardır. Zaten anlaşmada, davetiyelerin dahi yazılamadığı görülmüştür. Bu günlerde gündemimiz Maronit açılımı ve ben babamın notlarında gözüme çarpan Maronitler ile ilgili yazdıklarını o günün anlatımından sizlerle aktarmak istedim. Tabi bu arada 1960 tarihinde adada yapılan son nüfus sayımında Maronitler toplam nüfusun %0,5’ine tekabül eden 2702 kişi olarak kayıt altına alındığını gördüm…1974 de okul durumları ile ilgili Ada çapındaki denetimlerde köylere giden babam Girne Kazasına bağlı Kormacit köyündeki Maronitler’in 6 öğretmenli okullarını ziyaret etmiştir. Okul müdürü ile Omorfo öğretmen kolejine beraber okumuşlardır. Köyde 500 kadar nüfus vardır. Okul idaresinde söz sahibi rahibeler de vardır. Maronitelerin bazılarının Kıbrıs’a gelişleri zoraki gönderme Lübnan’dan olmuştur. Zaman ise Haçlı Seferlerinin yapıldığı yıllardır. 1960 yılında Maronitlere sorulduğunda onlar Rum cemaatine kaydolmayı tercih etmişler, ancak köyde oturmaya devam edenlere de, Rum kesimine serbest geçiş hakkı verildiğini, FAO’nun yiyecek yardımlarının Maronitlere ulaştırıldığı gibi okulda Rumca tedrisat için kitaplarının Rum eğitim Bakanlığınca karşılandığı notlarda var olan bilgilerdir… Köyde mevcut kilisede dini ayinleri ise serbest olarak yapmaktadırlar. Maronitlerin ilkokuldan sonra daha yüksekokul mevcudiyeti olmadığı için ve bilhassa ENOSİS umutları da kalmadığı cihetle köyden ayrıldıkları yazılıdır… Babam notlarında Karpaz bölgesindeki Rumlar için de ayni gerekçeler ile nüfusun diğer yana kaydığı ifadeleri vardır. Sayın Erkan Eğmez’in de bir yazısında belirttiği üzere Maronitlerin temsilcisi kararlarının Rumlar ile beraber verileceğini söylemesi ve bu konuda henüz bir açıklık olmadığı ayrı düşünülmesi gereken bir konudur… Sayın Taner Etkin de bir açıklamasında emsaller yaratacağı hususundaki endişelerini kamuoyu ile paylaşmıştır… Açılımlar açılmış, ancak henüz örtüsü masaya yayılmamıştır. Görmeyi, işitmeyi beklediğimiz çok şey vardır. Bir Ağustos gününün öneminde ve anlamındayız… Bu günü nice yıllar kutlayacağız… Emeği geçenleri unutmadığımız gibi unutturmayacağız… Tüm şehitlerimizi minnetle anıyoruz… Hayatta olan gazilerimize ve Mücahitlerimize en derin duygular ile saygılarımızı ve şükranlarımızı sunuyoruz… 

Kulakların pasını silen adam

Lefkoşa Belediyesi Orkestrasından ne zaman söz edilse, ülkemizde adı orkestra ile özdeşleşmiş bir isim akla gelir. Bu isim Can Sözer’dir. Onla ve eşi Çiğdem Dürüst ile bire bir tanışıklığımız sosyal medya tweter hesaplarımız vasıtası ile oldu. Can Sözer olsun Çiğdem Dürüst olsun her ikisi de kendi yetenek, özellik ve kişisel başarıları ile bilinmekte olan toplumumuzdaki başarılı isimlerdir… Can beyle ,Lefkoşa’da telefon satan ünlü bir işyerinde karşılaştık. Ona, beni tanıdınız mı diye sordum, belli ki ilk anda sorduğum soruya yanıt alamayacaktım. Kendimi tanıttım epey konuştuk, hatta o gün günümüz modasına uygun selfie bile çektik. Müzik denince babadan kalma bir sevgi seli daima üzerimizde var olandır. İlkokul çağlarında abim dahil biz üç kardeş Bedelyan Efendiden ders alıp Ingiltere’den gelen öğretmenler huzurunda imtihana girenlerdik…Müzik sevgimiz yıllar öncesine dayanır… Ülkemizin kendi sanatçılarına da ayrı bir hayranlığımız vardır…Daha yazmak istediğim bir çok sanatçı vardır… Can Sözer ile başladım …Can Sözer orkestra şefi olarak, gerek gördüğü eğitim, gerek engin müzik bilgisi ,gerekse sanatçı kişiliği, giyimi, saçı ve espirili duruşuyla toplumumuz içinde sevilen ünlü bir sanatçımızdır. LTB orkestra şefidir…Onu yazmaya karar verdiğim, andan itibaren Lefkoşa belediyesinin web sitesine, yine telefoniyen konuştuğumuz Can Sözer ‘in önerisi ile bilgi edinmek açısından girdim. Süreç içerisinde orkestranın ilk ciddi çalışmasının 1983 yılında İlkay İdris ile Hüseyin Kemal Moral aracılığı ile o zamanın Belediye Başkanına istekleri olan bando kurulmasının iletildiğidir. LTB başkanı Sayın Mustafa Akıncı tarafından gerekli hazırlıklar yapılmış isede, bu ilk girişim, mali sıkıntılar nedeniyle yarım kalmıştır. 1991 yılında belediye başkanı Sayın Burhan Yetkili ‘nin aldırdığı belediye meclis kararı ile kurulan topluluk için İlkay Idris’e , eğitmen olarak Can Sözer ve Hüseyin Kutruza yardım etmişlerdir. Bu eğitmenler sayesinde icracılar ile ilk dinleti konseri, Atatürk Kültür Merkezinde vermişlerdir.O yıllarda daha ziyade ingilizce şarkılara ağırlık verildiğini telefon konuşmamızda dile getiren Can bey ilk dinletideki şarkı adını hatırlıyormusunuz diye sorduğumda tereddütsüz ‘Release Me ‘ olarak vermiştir. 1994 yılına kadar geçen sürede orkestra kendi personelini yetiştirme çabası içinde olmuştur…Bu arada Belediye başkanı değişmiştir… Sayın Şemi Bora’nın kültür ve sanata olan ilgisi yoğun olmuş ve başkanlığı süresince orkestraya konservatuar mezunu ve ülke içinde kendini iyi yetiştirmiş müzisyenlerin orkestraya katılmaları sağlanmıştır…Böylelikle LTB orkestrası, niceliği ve niteliği yüksek eserlerin orkestra tarafından seslendirilmesine başlanmıştır. Bu süreçte Lefkoşa’nın çeşitli park, meydan ve salonlarında konserler verilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ilk defa bir “Hafif Müzik Beste Yarışması” düzenleme şerefi Lefkoşa Belediye Orkestrası’na ait olduğu bilinmektedir. 2002 yılında klasik oda orkestrası klasik müzik sanatçılarının katkılarıyla kurulmuştur. Bu dönemde LTB başkanı Sayın Kutlay Erk’tir. Klasik müziğe önemin,arttığı bir dönem yaşanmıştır… Yıl 2006 ve LTB Başkanı Sayın Cemal Bulutoğlularının Başkan seçildiği döneminde kadrolu sanatçı sayısı 30 dur. Bu sayı gönüllüler ile 90 kişiye de bu dönemde ulaşmıştır… Can Sözer bu dönemde Orkestra şefliğine getirilmiştir. Sözer’ in askeri müzik okulu mezuniyeti sonrasında sekiz yıl GKKomutanlığı orkestrasında çalışmışlığı vardır.Tecrübesi tartışılmazdır. Lefkoşa Belediye Orkestrası Bünyesine, Oda Orkestrası, Pop/Latin Orkestrası, Oda Müziği Grupları, Halk Müziği Korosu ve Çocuk Korosu eklenmiş bu yöndeki etkinlikler ile toplumda müzik ses getiren olmuştur. Günümüzde LTB Başkanı Sayın Mehmet Harmancı’dır… Mehmet Harmancı Mahallemizde büyüyen çok sevdiğim arkadaşım Zehra ile Hüseyin Harmancı’nın oğlu olup, onun da müzik konusunda üstün bir gayreti ve teşviki olduğu, Can Sözer tarafından tekrar edilmiştir… Bu dönemde Can Sözer’in projeleri arasında Eylül ayı içerisinde hayata geçirmek istediği ‘ Çok Sesli Klasik Müzik Korosu’ vardır. Şef olduktan sonra ilk yönettiği orkestrada Kıbrıs halk türkülerini seslendirdiklerini ve 15 yaşında gitar ile başladığı müzik tutkusunun bu gün artarak devam ettiğini söyleyen Can Sözer’e en sevdiği şarkıyı sorduğum zaman, seçimde zorlanmış ve bu sorumu yanıtsız bırakmayı tercih etmiştir. Aynen bir babanın, hangi çocuğunu daha çok seversin sorusuna yanıt veremediği, derin duygular içindeydi. Can Sözer’i tanımlarken Beethoven’nin bu sözü tüm müzik severlere gelsin diyorum… ‘ Müziği kim anlarsa, başka insanların uğradığı tüm çöküntülerden kurtulur. ‘ 

Sarayın vazgeçilmezi

Bamya diyoruz sebze diyoruz alıyoruz.. Sadece tadı ile değerlendiriyoruz. Bizim mutfakta pişirilsede de küçük oğlum hayatında hiç sevmedi…Sevemedi.. Babamızın ise mutlaka pişirilmesini çok istediği bir sebze oldu. Gerek tazesi gerekse donmuş hali ile iyi yaptığım bir yemek… Ben seviyormuyum; hayır. Şimdilerde ise tam zamanı. Ayıklaması zor, dikenimsi hali ile elde siyah izler bırakan bir tür… Bamya çeşidi ne olursa olsun ,karın kısmında ise ufak bir çizik atılmalıdır. Bu bamyanın kızartılması sırasında yağı içine çekmesi, pişmesi aşamasında, sümüklenmemesi ve tadındaki olumlu yan etkisi olmaktadır. Çoğu insan, nedense bamyaya karşı önyargılıyız yoksa bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Bu arada ‘Yediği bamyaya bak ‘ diyenlerle ‘bamya suratlı ‘ diyerek birbirlerine hitaptan çekinmeyeler de oldukça fazla, tabi her deyiş sahibinin ama bu söylemler bullezden sonra bamyada da bilindik deyişler… Hangi anlamda söylenirse söylensin ,bamya da nihayetinde bir sebzedir. Üretici zor şartlarda ekip yetiştirmekte ,dalından toplanması sırasında elde acı bırakacak nitelikte bir sebze… Üstelik manavdan kasasından alırken tek tek aynı boy seçilen bir sebze…Sebze üreticilerine kâr sağlayan manavların olmaz ise olmazı… Bilhassa Anadolu’da iplere dizilerek kurutulan kış ayları için saklanan ayrı özelliklerde ,bol soğan ile ev yapımı domates salçası ve taze limonu ile sofraların bir çeşiti… Kıymalısı, kuş başı kuzu Eti, bol domatesli etsiz şekli ile tercihlere göre pişirilen sebze… Sevmeyeni çok olan bamyanın mucizevi faydalarını da okudum.. sanki doğal bir şifa kaynağı gibi..köken Mısır diyorlar 12. Yüzyıldan beri var olan bir sebze… Mutfakta tek dert, ayıklarken yapışkan hali, bıçak üzerinde dahi bıraktığı iz, bamya kızartılarak giderilen sümüklenme halinin önlenmesi ,pişirmeye aktarılması,suyuna az biraz limon suyu koyarak yemeğin yenir hale gelmesi sağlanıyor… Faydalarına gelince, yazılanlara göre göğüs kanserinden,diyabete ve hatta depresyona kadar iyileştirici olduğu söylenen bamya özellikli bir sebze…Okuduklarım arasında…Karaciğer hastalıkları riskini de azalttığı kuvvetli bir antioksidan olduğu da ifade ediliyor.. Ruh halini de pozitif etkilediği söylenen bamya o zaman soframızda yerini almalı.. Afiyetle yenmeli..Bamya padişah sofralarının da vazgeçilmezi olduğu ve yıllardır Osmanlı mutfağıyla ilgili araştırma yapan Ömür Akkor yemek kitabında yer alan bilgiler de önemli yer tutuyor …Ve şöyle anlatılıyor …Ekşili zeytinyağlı bamya, saray mutfağında önemli bir yere sahip ve her padişah mutlaka sofrasında yer veriyor. Saray mutfağında bamyacıbaşı bulunuyor. 1730’larda yayınlanan genelge ile iyi bamyalar padişah için saray mutfağına alınıp kalanların ise satılmasına izin veriliyor.’ Demek ki bamya deyip geçmek olmuyor… Üstelik bamya tokluk hissi yaratması nedeni ile de diyet yapacak kişilerin masasından eksik olmamalı diyenler varken… Ülkemizde sebze ağırlıklı olmayan yeme alışkanlığı ve mangal tutkusu yabana atılmayacak bir alışkanlık… Halbuki sebzeye de önem verilerek Akdeniz Mutfağının dengeli beslenme şeklini hayatımıza rehber etsek belkide bu kadar hastalığa ilk müdahaleyi kendimiz yapmış olacağız…Yukarıda Mısır bamyanın kökeni demişken onlara ait fazla yemek yiyenlere de bir ata sözlerini öğüt niyetiyle aktaralım ‘ İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.’ Acı gerçek budur…

Yolunuz açık olsun 

‘Alın yazınızı yalnız alın terinizle silersiniz’ diye bu günlere söz bırakan Halil Cibran, o zamanın şartlarında bu sözü söylemiş ki bu günlerde aynen uyuyor, söz üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekiyor… Hayatta hiç bir başarı eğer alın teri olmaz ise başarılamaz anlamında ve başarıyı yakalamak isteyenlere bir motivasyon niteliğinde özlü bir söz… Acaba bir gün gelecek bu sözleri söyleyenler gibi bu günün düşünürlerinin sözleri de paylaşılacak mı? Bizler belki göremeyiz ama mutlaka bir sözünüz olsun diye bu yönde çalışanlardan söz isteyenleriz…. Gelecek nesillere kalan olsun diyoruz… İnsan hali, her olay başka bir olayın takipçisi, zaman olur niye ben böyleyim diyen kişilerin feryatları kulaklarınızda çınlar. ‘Dert çok dinleyen yok’ diyen de var… Halinden memnun olan da olmayan da var… Alın yazısı bir insanın doğarken gelecek yaşam sürecinde başına geleceklerin önceden bilinir olmasını ifade ederken esasında çoğumuzun kullandığı kader böyle imiş cümlesinin tam açıklaması gibidir. Alın yazısı bir nevi kişinin kendini bulduğu ortamdaki yerdir. Nasip kısmet deyip oturmakla alnınızda yazılı kaderi kabullenmiş olursunuz, bu bir yere kadar doğrudur… Ancak başarı için çalışmanız, nasibinizi de kısmetinizi de artıracaktır… Niyetiniz ise çıktığınız yol ne olursa olsun sizi hakikate götürecektir… Her yolculukta araba hareket ederken, gemi yol almadan, uçak havalanmadan hepimizin mutlaka ettiği bir dua vardır… Nasıl ki Kıbrıs’ta yaşayan büyük büyük ninelerimizden o günlerde duyduğumuz ve bu günlere ulaşan söz; ‘ Duayı kalbinizden eksik etmeyin, dünya dua üzerinde durur’ deyişleri varken… Dua kişinin kendisi ile Yüce Rabbi arasında ,umudun, ümidin, sağlığın, isteklerin, yakarışıdır… Nasıl ki yolculuğa uğurlayacağımız kişinin özellikle denizaşırı yolculuklarda arkalarından evden çıkmadan su döküp su misali akıp gitsinler diye hayırlı yolculuklar didilediğimiz gibi Kıbrıslı Türklerin kültüründe var olan bu adet, sanırım bir çoğumuz tarafından halen kullanılmaktadır… Girne’de karşıda denizi görmemiz, uçakların Ercan kalkışından sonra Girne üzerinden geçişi bizlere her günde havada karada denizde olanlara ‘ Allah yol açıklığı versin’ duasını mutlaka yaptırır…Dua zaten her an yapılanı ile makbuldür, yoksa acil bir durumda her bireyin refleks bir çağrısıdır… Hele hava şartları müsait değilse ve gece karanlığında sabaha yakın uçak geçişlerinde, insanı mutlaka heyecanlandıran, gecenin sessizliğindeki korku gibidir… Uçağın yolcuları ‘ben korkmam’ dese bile inandırıcı olmaz, nitekim uçak tekerleri piste değdikten sonra pilotu alkışlamak gibi bir geleneğimiz de varken… Haberini izlediğimiz uçağa yıldırım çarpması, pilotun önündeki camın hasar görmesi, hava alanı ile irtibatının kesilmesi bizlere sanki uçak içindeymişiz gibi duygular bütününe sevk etti. Bu durumda Çanakkale Askeri hava alanına sağ salim yolcuları hasarlı bir uçakla indiren pilotları, uçak mürettebatını tek tek kutlamak ve teşekkür etmek gerekir… Elbette uçaklar yolculuk için vazgeçilmez olan, her gün her dakika havada olacak olan ulaşım araçları ama görevli pilotların deneyimli olması çok önemli… Uçakların bakım ve onarımı önemli … Sonuç olarak dua ve şükür etmekten hiç bir zaman imtina etmiyoruz ve nice yolculukların sağ salim yapılmasını Tanrı’dan niyaz ediyoruz.