Dümen kimin elinde? 

Bir ülkede hep birlikte yaşıyorsak yaşadığımız ortamı birlikte kullanıyorsak bu ortamda belli sorumluluklarımız olduğunu unutmamamız gerektiğini bilenler olmalıyız… Sorumluluğun ailevi sorumluluk dışında eğitim yıllarında öğretilenleri vardır… Bu sorumluluğu tek kelime ile özetlersek adı önce ‘ Saygı ‘ gerektiren bir konunun ehemmiyeti ortaya çıkar… Çevremize dönüp baktığımızda mevcut kuralların uygulanabilir kurallar olduğunu görürüz… Kuralların uygulanıp uygulanmadığı ise hiyerarşik yapıda denetlenmesi gereken ve ihlal edilmesi halinde aksamanın görünürlüğü, sorumluluğu kişide, zorunlu kılar. Düşünün modern olsun olmasın evler içerisinde genelde her mutfak bulaşık teknesinin altında çöp sepeti vardır. Bu sepet günün belirli saatlerinde dışarıya çıkarılacaktır. Çıkarılmaması halinde olabilecekler hep aynıdır. Evde bunu her bireyin denetleme durumu vardır… Çöp sepeti yoksa bile poşetlere konan çöp özellikle öğrenci evlerinde mutfak dolaplarının çekmece kulplarına takılandır ve ev dışına taşınması elzemdir olandır ,aksi halde ev kokakacaktır… Dışta ise çöpün konacağı yer üstü kapaklı çöp bidonları olmalıdır…Bahçe temizliği mi yapıldı, yoksa ağaçlar mı budandı bunlar için kapı önünden çöpler alınıncaya kadar çevreye dağılmamasının önlemi alınmalı, Belediye hizmetleri bu durumdan haberli kılınmalıdır… İnsanlar çevrelerinde uzun zaman ayni manzarayı, çöpleri, kırık pencere camlarını ,apartman girişlerindeki kirliliği, gördükleri zaman ayni çevrede iseler bu manzarayı doğal karşılamaya başlarlar, ta ki bir başka birilerinin bu kirliliği gündeme taşıması ile işin farkında olsalarda sorumluluk bilinçleri oluşmadığı için yine kendilerinin yarattığı kirliliği başkalarının temizlemesini isteyenler olurlar… İşte bu anda çevrede olsun yollarda trafikte olsun Toplumsal bilincin önemi ortaya çıkandır… Her sorumluluk ortak olarak hareket edilirse halledilebilir olur… Trafik denince yine ‘sorumluluk’ ilk akla gelendir… Trafik de uyulması gereken fakat uyulmayan kuralları ihlal ,bütünü yollarımızın her noktasında yüzümüze vurandır… Trafik kazalarının çoğu sürücü hatalarından meydana gelir. Bu hataların giderilmesi şarttır… Ailelerin çocuklarının eline direksiyonu verirken çok dikkatli olmaları lazımdır… Kaçınılmaz tetbir budur… Trafik sabır ve tahammül demektir. O zaman bu sabırda hız olmayacağı gibi kendinizi denetlediğiniz kadar karşıdan gelmesi ihtimali olan tehlikeye karşı da kendinizi korumak durumundasınız… Ayrıca trafik kurallarına istisnasız uyma kültürünün gelişmesi gerekiyor… Denetleme dışındaki gereklilik eğitimin kendisidir… Yaşayanlar biliyor seyir halindeki her araç sürücüsü kendi profesyonel edinimleri ile trafiğe, kazalara ve nihayetinde maddi ve en önemlisi manevi kayıpları önleyici olacaklar ve hayati risklerini azaltacaklardır… Sorumluluk yayalardan tutun , bisiklet sürücüleri dahil motorlu araç kullanan tüm bireylere aittir… Yolların trafiğe uygunluğu, bu uygunlukta yolların yapımı, kara yollarında polisiye tedbirlerin alınışı bütünsellikte yürütme organlarının esas görevidir… Her zaman saygılı ve bilgili sürücü olmanın gururunu taşıyın.’ Bu sloganı ise unutmayın ‘Kazalar, çiğnenmiş kuralların intikamıdır.’ Trafik kazalarının olmadığı bir KKTC hepimizin müşterek arzusudur… Dikkatli olmak gerekir… Kaza geliyorum demez… 

Advertisements

Stratejik Çimento.. 

Zaman bizleri her türlü girişimde etkileyen ve tasarrufu hatırlatan, geçmişi ve geleceği ile elimizdeki en büyük sermayedir… Zamanın biriktirmesi olmaz, ancak zaman içerisinde gelişen olayların birikiminde zamanın kronolojik etkisi vardır. Geçen zaman uzun bir süreyi temsil ederken, içinde barındırdığı ülke coğrafyasının gerçeklerini unutmamak gerekir… Zamanın hızına yetişmek için çok çalışmanın önemi vardır. Hız yakalanmaz olsa dahi en azından başarıda etkinliği olandır… Birikimini yapamayacağımız zamanı eşit parçalara bölmek plan yapmak ve bütüne gitmek, kararlarda olumluyu yakalamak için gerekli. Etkin ve verimli zaman kullanımı bir terazinin hassasiyetindedir… Bu hassasiyet içerisinde Kıbrıs Meselesi zamanımızın en önemli konusudur… Stratejik konumu dolayısıyla ilgi çekendir… Zamanın hükmü, bu olayda çare olmamıştır… Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Serdar Denktaş’ın Facebook sayfasından yaptığı bir açıklama olmuştur. Konu son derece önem arz etmektedir ve Denktaş’ın yazımı aynen aşağıdaki gibidir ‘Biz her zaman tek bir şeye vurgu yaptık. Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda kendi kendini yönetme hakkı ve iradesi. Dönemsel olarak veya rüzgâra göre değil her zaman, her yerde ve en başından beri altını çizdiğimiz tek bir kelime oldu bizim: Egemenlik. Halkımızın bu topraklar üzerindeki egemenlik hakkı. Bugün kısa bir zaman aralığında iki ayrı haber okuduk. Birinci haber Güney Kıbrıs Eğitim Bakanlığı’nın okullarda dağıttığı formların üzerinde “Hangi Azınlıktan olduğunuzu işaretleyin” kısmında birinci sırada “Kıbrıslı Türk” seçeneği konmuş olması. Nitekim Kıbrıslı Rum Liderliği’nin bize nasıl baktığının en üst düzeyde ifadesi “Azınlık çoğunluğa hükmedemez”cümlesiyle Rum Lider Anastasiadis tarafından daha önce de dile getirilmişti. İkinci haber ise İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Straw’ın Independent’te yazdığı yazı: “Kıbrıs’ta çözüm adada iki ayrı devlet olduğunu kabul etmek ve Kıbrıs Türk Devletine Uluslararası tanınmışlık vermektir…” Her iki habere de baktığım zaman senelerce bizi azınlık olarak görenlere boyun eğmeyip, kendi varlığımıza ve kendi egemenliğimize sahip çıktığımız için gurur duydum. Biz bu topraklarda kimseye yama olmayacağımızı yıllardır dile getiriyoruz sanırım artık “Dünya” da olması gerekeni görmeye başladı…’ Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş tereddütsüz bu yazdıkları ile haklı bir konumdadır. Halkımız azınlık kelimesi ile aşağılanırken Rum liderlerin Kıbrıs’ta çözüme yakınız gibi sözde yapılan açıklamaları, her zaman olduğu gibi geçerliliği olmayan beyanatlardır… Huylunun huyundan vazgeçmediği, gerek Rum Eğitim Bakanlığı forumlarındaki soruda, gerekse evvelindeki Enosis plebisit ile ilgili kararlarında ve en mühimi Hrisostomos’un “Kreşlerle başlıyoruz, iki yıla kadar ilkokul, altı yıla kadar da ortaokul ve lise yapacağız. Üniversite yapma olasılığımız da ihtimal dahilindedir” şekilde açıklamaları ile kreşlerden başlayarak eğitimin kilise hegemonyasına girişi ile eğitilecek neslin geçen zamandaki 50 yılın ayni zihniyetteki insanın yerine geçeceği yeni nesil olacağı unutulmamalıdır… Zaman müsaittir vaktin öneminde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güzel günler için çalışılması verimliliğin artırılması ve aidiyet duygusunda iç bünyemizde birbirimizi sahiplenmek konusunda geç kalmadan hareketlerimizi yoğunlaştırmalıyız. Ne güzel söylemişler ‘İnsanlar benzerleriyle bütünleştiklerinde kendilerini güçlü hissederler. Aidiyet duygusu insanları bir arada tutan “çimentodur.’ O zaman her zamanki gibi birlikten doğan kuvvetin gücünde olmalıyız… 

Sosyal Jet lag 

Yaz veya kış, erken kalkmak, geç kalkmak, karanlık, aydınlık, faydaları, zararları, etkileri tepkileri, her yıl belirli zamanlarda ağızlarda laf olup dışarıya açıklama ile aktarılırken kiminin dalga geçer ifadeleri, kiminin mizahi anlatımı ile kulaklarda yer eden gözlerde okumuş ve görmüş olmanın hayretini uyandıran her söylem karşınızdakinin anlayışına, kendine sahip bulmaktadır… 


Vücut saati hakkında şaşırtan gerçekler olduğunu okuduğum zaman yine bu gerçekleri diye yazılanları sizlerle paylaşmak istedim… İstedim, çünkü küçüktük büyüdük her saat değişikliğinde hepimizin söylediği, söylemeyen olmadığına inanmadığım bir tekrarda ‘Şimdi eski saate göre saat 12 ‘ Yemek saatimiz geldi, uyku saatimiz gibi örneklerle bu gibi konuşmaların her saat başı veya herhangi bir saatte söylemlerde yer aldığıdır… Günümüz şartlarında her an her yerde elektronik ışığa maruz kalıyoruz. Meğer elektronik ışık vücut saatinizin düzenini bozuyormuş, karanlığın ise yatma vaktinin geldiğini haber veren en doğal ipucu olduğu vücut saatini etkilediği yazıyor… Daha neler anlatılıyor, devam ediyorum; lambadan, televizyondan ya da telefonunuzdan gelen yapay ışıklar beyninizi uyanık kalma zamanı olduğuna inandırabilir ve sizi tetikte tutabilirliği de vücut saatinizin ayarını gevşetiyormuş… Uyku tıbbı konusunda uzmanlaşmış profesörlere göre, “teknoloji bizi doğal 24 saatlik düzenimizden koparmış ve geç saatlerde uyumaya alışmamıza neden olmuştur” deniyorsa alınacak önlemi bizim saptamamız gerektiği de araştırma sonuçlarında yer alıyor… 

Ne diyor araştırmacılar yatak odanızdan teknoloji faktörünü çıkartmak gerekiyor, bu bir çözümdür, fakat teknolojiye aşırı bağlıyız, bazı insanlar için bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay. İnanın ki herkesin yatak odasında olan en az iki akıllı telefon var… Eğer teknolojiye bağlanma ihtimaliniz tamamen ortadan kalkarsa vücudunuz doğal ritmine kolayca geri dönecektir hususu önemli… Araştırma sonuçları, doğal aydınlık ve karanlık dönüşümünün, erken yatan ve geç yatan insanlar arasındaki temel farklılıkları ortadan kaldırmaya yarayan sinyaller yolladığını açıklamaktadır bu araştırmalara göre uçak yolculuğu yapmadan da jet lag yaşayabildiğiniz önemle vurgulanmaktadır. Aslına bakılırsa hafta sonu normal saatinizden geç yatıp, geç kalktığınızda kendinizi halsiz hissedersiniz ve Pazartesi günü normal düzeninize dönmekte zorlanırsınız. İşte Bu duruma dahi ‘sosyal jet lag’ adı verilebiliyor diyorlar… Hani çoğumuzum korktuğu güne Pazartesi sendromu diyorlar ya bu olsa gerek… Sosyal jet lag’dan kaçınmak için hafta sonları da, normal uyku düzeninize mümkün olan en yakın saatlerde uyuyup uyanmaya çalışmalı saatlere dikkat etmelisiniz. Beyniniz vücut saati uygulamasındaki esas saatiniz olmalıdır… Dahası var, en sevdiğiniz meyve ve sebzeler hasat edildikten sonra hemen ölmüş sayılmaz. 2013’te yapılan bir çalışmaya göre, sebze ve meyvelerde de manav raflarında oturdukları sürece çalışmaya devam eden iç saatleri var olduğu ortaya çıkmıştır… Dahası meyve ve sebzelerin bulundukları ortama günler boyunca uyum sağladığı ve ışık kullanılarak günün belirli saatlerinde daha fazla kanserle savaşan antioksidanlar üretmelerinin sağlanıldığı deneme sonuçlarıdır deniyor… Bilinçli bilgi için okumakta fayda var… Araştırma esas… 

Çağımız teknoloji çağı ve bütün bunların etkisinde ve bağımlılığında olan birçok kişi var… Onlara tavsiyemiz kendinizi koruyun demekten başka çare yok… Vücut saatinizdeki bilmediğiniz gerçeklerin varlığında kendinize yer bulmak için seçim sizlere ait, dikkatli olmak sağlığınız gereği… Sosyal jet lag olmamak adına kendinizi bilgisayarlar önünde fazlasıyla meşgul etmeyiniz… Bu konuda çare kendi iradenizdir, iradenizi olumlu konularda kullanınız, göreceksiniz ki kendinizi daha iyi hissedeceksiniz… Bu gün yaz tatili sonrasında ilk toplantısını yapacak olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis’ine, yeni döneminin, ülkemize ve toplumumuza hayırlı olması temennisini, Meclis Başkanı Sayın Dr. Sibel Siber ‘in şahsında tüm milletvekillerine iletir, başarılar dilerim… 2 Ekim 2017

Pusulanız şaşmasın 

Cuma gününün önemini de, babam Hüseyin Özdemir’in eğitimde 60 yıl dediği ve bizlere bıraktığı hatıratında, Lefkoşa İslam Lisesindeki öğrencilik yıllarını eğitimindeki, kayda değer anılarını paylaşmaya devam ediyorum. 


Her yaşanmışlığın arkasındaki bilinen veya bilinmez hatıraların öğrenilmesi, kanaatim hep baki olandır… Geçen günlerde yitirdiğimiz ve her zaman bana Fota köyünün gelini olmak değerlidir diyen Mustafa amcamı Dağyolu köy camisinde o taht misali musalla taşına omuzlarda taşınırken gördüğüm zaman gözümden akan yaşta çok şeylerin anısı vardı… Onun halk adamı olarak ülkemize verdiği ve her zaman vatandaşının elinden tutup işlerini takip için bilhassa kendi arabası ile taşıdığı günlerden tutun, Lefkoşa’da evimizde Nişan törenine geldiği zamanı, eşim Özel Berova’ya en sevdiğim yeğenlerimden birisi sensin, dediği yılları ve son kendisini oğlum Özdemir Berova ile evinde ziyaret ettiğimiz zaman ona karşı verdiği siyasi nasihati hiç unutmadım… Hayır duasını almanın önemindeyiz…33 yıllık siyaset bütününde hayatının kaleme alınması temennisiyle bütün aileye bir kez daha sabırlar dilerim. Allah’ın rahmeti üzerinde olsun… Anılar, anıları takip eder… Bu günkü yazımda, Lefkoşa İslam Lisesindeki bandosundan babamın yazdıkları ile bahsetmek istiyorum… Flüt, saksafon, trompet ve kornet müzik aletlerinin ismen verildiğini okuyorum… Kornet ‘de başarılı olan Rıfat’ın aynı zamanda bando kaptanı olduğunu da belirten baba, bando şeflerinin ‘Vahe Bedelyan ‘ olduğunu ve Türkler arasında müziğin yayılmasında etken birisi olarak bilindiğini yazmaktadır… Cuma günü sabah ders saatlerinde Bedelyan’nın öncelikle tek tek öğrencileri dinlediğini, sonrasında daire şeklinde dizilip hocaları şefliğinde çalıştıklarını, babam ifade ederken, Bayram günlerinde Ayasofya Cami önünde toplandıklarını ve Camii çıkışında halka İzmir Marşı, Kozan Marşı gibi eserleri bando ile konser verdiklerini, cami önünde toplanan yüzlerce insanın coşkusuna sebebiyet verdiklerini, Kıbrıs’ta Bando eğitiminin Bedelyan efendi ile başladığını ve Bedelyan’nın Ermeni okullarında da müzik dersi verdiğini yazmıştır. Babam Ayasofya camisi dediği için Tuncer Bağışkan anlatımına ulaştığımda gördüğüm bilgiyi de sizle paylaşmak isterim. Camiin adının 13 Ağustos 1954 yılında o zamanın Müftüsü Mehmet Dana Efendi tarafından Selimiye cami olarak değiştirildiği ifade edilmektedir… Kıbrıs’la ilgili bilgilerin mevcut olduğu, Bağışkan’nın kitaplarının okunması birçok bilinmeyeni bizlere araştırmaları ile aktarandır… Babam, İngilizce öğretmeninin Bedelyan’ı okulda istemediği için onu okuldan tard ettirdiğini yazmaktadır, onun yerine gelen hocanın polis bando şefi olduğunu, o bando şefinin ise Taner Bey yetiştirdiğini ifade eden babam Hüseyin Özdemir’dir… Salih Mecit beyin okulda fizik matematik, geometri, nazari hesap, mihanik gibi dersleri verdiğini ders sayısın 6-7 kadar olduğunu, Salih Mecit hocanın tahtaya problem çözmek için kaldırdığı öğrenciyi beklemeden yine kendisinin o problemi çözdüğünü de anılarına ekleyen olmuştur… Babam unutmamış olacak ki bir gün ders saatinde sınıftan içeriye giren Salih Mecit hoca’nın, yanında narin yapılı güzel ve babasının doktor olduğunu söylediği Ayrıca çok güzel keman çalan Nermin’i sınıfa getirdiğini ve kendisine sınıfın duyacağı şekilde Özdemir… Nermin’e notlarını ver derslerinde yardımcı ol şimdi 2. Dönem ve Ankara’dan geldi, derslerde zorlanmasın emrini kendisine ismen verdiğini ifade ederken hemen arkasında oturan Ertuğrul Denktaş’ın kendisini ayakları ile dürterek kabul ettirdiğini yazmaktadır… Nermin okulun tek kız öğrencisi konumunda sınıfta yerini alan Ankara’dan gelen bir öğrencidir… Yaşam size, bizlere anıların yükünü bahşetmiş ise bu anıları anlatarak bilgi yükünü dostlarınızla paylaşınız… Sevgi pusulanız olurken, sağlık önceliğiniz, Cumanız mübarek olsun…

Hedefler belirgin olmalı..

Henüz küçük bir çocuksunuz, yürümeye, sonrasında konuşmaya ve nihayetine sırası ile çevrenizdeki en yakın okula devam ettirilen konumdasınız. Her misafir gelişinde veya misafirliğe gidişinizde size sorulan değişmeyen alışkanlık sorusu aynen şöyledir. Büyüyünce ne olacaksın? Küçük bir çocuk olarak verdiğiniz cevap bazen hiçbir şey de olabilir ama çoğunlukla bu yanıt bir mesleği ifade etmektedir. İstisnai durumlar hariç, kişisel hedef belirlenmeye başlamıştır… Defalarca sorulan soruya yanıt bu yaşlarda verilir… Belkisi fazla hedef koyduğunuz sorunun cevabındaki başlangıç sizin yürüyeceğiniz, ilerleyeceğiniz ve koşullarınız müsaitse gideceğiniz yol olur… Cevabınız artık çocuksu hayallerden çıkmış hakikatin ifadesi olmuştur… Yaşam süresince verdiğiniz kararların bütününde sorulan her soru size ve beyin gücünüze etkili olandır. Kazanmış olduğunuz beceri ve düşünme gücü içerisine büyürken sorumlulukların farkında olmanın verdiği huzur ve ailevi mutluluk bu kazanımda, yani hedef belirlemede etkili olandır… Zaten öğreti aile ve çevre kültürü içerisinde kazanılmakta yaş ilerledikçe hedef planlaması birlikte yapılmaktadır… ‘Bunun en güzel örneği 2017 sınavlarında birincilik alan Muş’un Varto ilçesinde okulundan arta kalan zamanda çobanlık yapan Eda Beytaş, TEOG ikinci dönem sınavında, geçen yıl bu sınavda tüm soruları doğru yanıtlayan ablası gibi Türkiye birincileri arasında yer alan kızımızın hikayesidir. İlçeye bağlı Dağcılar köyü Seyit Kamer mezrasından taşımalı eğitim sistemiyle Çaylar Köyü Yatılı Bölge Ortaokulu’na giden Beytaş, sınavda 120 sorunun tamamını doğru yanıtlayarak, Türkiye birincileri arasında yer almıştır. Beytaş, okuldan arta kalan zamanlarda koyunlarına bakıyordu. Hedefini belirlemiş, onlara zor hayat şartları mani olmamıştır. Kalp Cerrahı olmak isteğini de hedefine eklemiştir. TEOG’da tüm soruları doğru yanıtlamıştır ve okul saatleri dışında ailesine yardımcı olmak amacıyla hayvan otlatmaktadır…’ Hedefin belirgin olması zamanın israf edilişini önleyendir… Kişi yapabileceklerini tarafsız olarak düşüncelerinde yer verip yeteneği olup olmadığı hususunda doğruyu bilir… Ne yapmak istediği bilen kişi için zor yoktur… Bazen istediğiniz zamanda hedefinize ulaşamayabilirsiniz… Bu sizi hiç yanıltmasın… Sırası gelir, zamanı gelir amaçlarınız doğrultusunda ilerler hedefinize varırsınız. Zaten hedefin çalışan ve başarılı olan kişi için bir sınırı yoktur… Yaratıcı insan için sınır kendi belirlediği kıstastır. Koyulan hedeften vazgeçmek olmaz, bu kişide özgüven kaybının başlangıcı olur… Genelde genç kızlar ile genç erkeklerin geçmişten günümüze hedeflerindeki değişiklik oldukça farklılık gösterir olmuştur… Lise bitişinde ailelerin kızlarını evlendirdikleri zaman çok gerilerde kalırken evlenme yaşı daha ileriye alınmıştır. Genç erkekler ise lise yıllarından sonra eğitimlerine devam etmeyeceklerse askerlik görevlerini bir an önce yapar olmuşlardır… Erken evlilikte, erken çocuk sahibi olmak, insanın evladı ile beraber arada yaş farkı fazla olmayacağı için iletişiminde oldukça kolaylık sağlayan bir unsurdur… Hedeflerde ise aile esastır. Bunun önemi fazlasıyla dikkate alınmalıdır… Kariyer, kariyer derken bir anda yapayalnız bir dünyanın insanı olmayı bırakın bir kenara bazı duyguların tadılmasının insan başarısındaki etkisi yadsınamaz… Anne ve baba olmak kişileri mutlu kılandır… Ötesi zaten alışılagelendir. İş sahibi olmak, çalışmak konuları önceden planlanan hedeflenen ve gerçekleşen her adım gözle görülür olandır… Hayatta hiç bir şey için geç oldu, mevhumu yoktur. Yeter ki hedefinizi koyun ve ilerleyin. Bulunduğunuz ortamın kolaylıkları ile zor koşullarda çalışanların, neticesi sizlere rehber olacaktır… 

Bilinmeyen gelecek 

Hemen ev yaptırmak ve hastanızın konforuna zemin oluşturacak modelde bir ev seçmek aciliyeti ile karar vermek durumunda olanların dikkatle yazımı okuyacaklarını biliyorum… Çoğu aile gençliğin verdiği hayaller ile kendisine ait ev yapımında yine gençlik günlerinin rüzgarı ile karar vermektedir. Her yılın bir yaş ilerisine gidecek günlerinin hesabını yapmadan, rüyalarına uygun mimariyi seçmekte toplam metre kare içinde kullanım alanlarını yerleştirmektedirler… Çoğu kez betonarme binalar eğer kendilerine ait arsa varsa oraya bizzat yapılmakta bu tip evlerin bahçe içerisinde olanları daha fazla tercih edilmektedir… 


Ülkemizde bir zamanlar sosyal konut projelendirilmesi yapılmış , devlet eli ile birçok vatandaş ev sahibi olmuştur… Bu tip evlerin 2 çocuklu aileler için elverişli olduğu bilinmekte aile büyüklerinin ayni evde ikameti ise zor olandır… Birçok kişi bu yüzden evlerine ek oda yapmışlardır… Sosyal konutlarda ikamet ettim ve bilerek yazıyorum. Oradaki sevgi birlikteliği unutulmaz olandır… Ancak zaman ve ailevi şartlar insanın hep ayni ortamda kalmasını engelleyici unsurlardır… Ayrılırsın gönlünüz kalır, sevginiz kalır saygınız kalır… Evet, ne diyorduk hastanız var ve bu hastanın evde bakımına özen gösterilecek zeminin yeniden oluşturulması gerektiğinde karar verilir ve en kısa sürede bitecek inşaat tekniği tercih edilen olur… Günümüzde yeni inşaat tekniği cümlesi dahi kurulurken acayip bir muhalefet yapıldığını, sosyal medyada okuyoruz, okuduklarımızı bir kenara çekip ilerliyoruz, örneğin hastanız rahat bir ortam istemektedir, seçim için acil karar vermek gerekir… Türkiye’de olsun veya dünya ülkelerinde olsun oldukça rağbet gören prefabrik evler incelenir… Bu evlerin beton zemin üzerine oturtulan parçalarla inşa edilen kolonsuz, yapıların daha az maliyetli olması ve kısa sürede ortaya çıkması gibi artı yönleri, dikkate alınır, bitiş süresinin fazla zaman almadığı gerçeği ile prefabrik yapıların pek çok yerde sıkça tercih edilmesi ile yapımına karar verilir… Hastaneler, ofisler, soyunma alanları, spor salonu, okullar ve depo gibi yapılar da prefabrik olarak üretildiği gibi uzun yıllar kullanabilme imkânı ve istendiğinde sökülüp başka yerde kurulum avantajı olanlardır. Prefabrik ev üretimi ticari sektörü ülkemizde mevcuttur ve coğrafyamızda artan bir şekilde bu yapıların yaygın bir şekilde yapıldığını görenleriz. Prefabrik yapıların kurulumu aşamasını bizzat takip ettim. Tarife uygun tercihin, üç boyutlu olarak bilgisayarda oyuncak ev misali çizildiğini gördüm. Ev yapımındaki bu yeni gelişmeler ile daha kolay yapıldığı bu tip evlerin toprak yapısı, kayganlığı ve depreme dayanıklı olduğu ifade edilirken çoğu kişide tercih sebebi olduğunu sipariş listelerinin çokluğunda gördüm… Bu tip yapıların, kişilerin yaşlılık halinde kullanılabilir oluşu ve çabucak, ergonomik yapılandırmanın faydalarını da kullanımında gördüm… Böyle tip ev yapmak isteyenler için önerilerimi ise tecrübeye göre tavsiye edebilirim… Giriş için tekerlekli sandalyeye zemin, ev içindeki kapı genişliklerine dikkat, hastanın ferah bir yerde istirahati için geniş ve mutfak ile müşterek bir salon, yatak odasında banyo ve tuvalete tekerlekli sandalye ile giriş olanağının yaratılması, duş kabinde düz zemin ve genişliğin ayrıntılı olması özen gösterilmesi gereken detaylardır, diğer önemli bir kriter eğer bakıcı/yardımcı alınacaksa önceden ona ait bir yerin de plan ve projede yer almasıdır… Aile büyüklerine gösterilecek saygı unutmayın ki geri dönüşümü olan bir davranış şekildir. Hasta bakımı genç olsun yaşlı olsun ailelerin başlıca sorunudur ve bütün bu bakım aşamasında duygusal yönden de hazır olunması gerekendir… Aile hasta ilişkisi hassasiyeti en önemli aşamadır… Yaşlılar için ülkemizde modern bakım evlerinin olmayışı ayrı bir problem olduğu için, kişilerin kendilerine ön hazırlık yaparak seçim yapacağı yerler yoktur… Bu nedenle geleceğe yönelik her ihtimale göre hazırlık yapılmalı alternatifler akıl başta iken gözden geçirilmelidir… Sonuçta kaçınılmaz son her zaman önümüzde olan bilinmez geleceğimizdir…

Eleştiriyi ağlatmayın 

İncelemek sonra konuşmak ve yazmak… Nihayetinde doğru yolu gösterebilmek… İşte bunu yapabilmek için donanımlı olmak şart. 

Bir insanı, bir konuyu bir eseri, bu kitap olabilir, tablo olabilir, film olabilir ve nihayetinde bir siyasetçi olabilir… Görsel olarak görüp, kendinize göre yanlış bulduğunuz ama bir başkasına göre doğru olan hakkında konuşabilmek yazabilmek hakikaten kulaktan dolma haberler ile olmaz… Devamlı kusur bulmak için çalışan, bir cümleden cımbız ile kelime çıkararak günlerce bunu telaffuz etmekle kişiler acaba ne elde edecekler diye düşünmeden edemiyor insan… 
Eleştirinin amacı bir konuda doğruyu göstermek ise neden bu yapılmadan kişilerin fiziksel özelliklerinden başlayarak beyin gücüne girmeye çalışanların hakikaten ruhi bunalımlarındaki nedenlerin incelenmesi gereği vardır. Sağlıklı iletişimde dürüstlüğün ele alınması gerekirken iletişimin sürekliliğine ket vurmanın nedeni nedir? Bunu hiç kendinize sordunuz mu? Yok… Bazen ısmarlama yazılarda ısmarlama detaylar ile öne çıkabilmenin arayışında olanların öncelikle ben kimim diyerek olaya kendileri ile başlamak en doğusudur kanaatim değişmez olandır… Güven olmayan yerde sadakat, sadakat olmayan yerde ise inanç olmaz. Gerçekleri görmeden, ulu orta saldırı ‘eleştiri kelimesinin’ dahi gücüne gider “ben bu kadar mı sözlük anlamımdan uzakmışım” diye kaygılanmasına sebep olur… Etki ve tepkinin her halükarda tarz ve türü ayar meselesidir… Kişilik özellikleri ile eleştiri yapmak belki de o kişinin kendi düştüğü çukurdaki çırpınışlarıdır. Art niyetinin su yüzüne çıkışıdır. Saldırganlık saldırıyı yapan kişinin düşünce yapısındaki kirliliktir… Eleştiri veya diğer anlamı ile tenkit yapıcı olmalı, yön veren olmalı, gerçek fayda sağlamak isteyenlerin dozu bu ayarda olmalı ve yıkıcı olmamalıdır… Böyle eleştiriye maruz kalanlar sadece o zaman doğruda yol alır. Gerçek eleştiri, yol gösteren, destek sağlayan, moral ve ilham veren, yapıcı ve olumlu ifadeler içeren ve gerçek dostlar arasında olması gereken bir iletişim biçimidir. Böyle bir iletişim tarzına ortam oluşturan ilişki anlayışı, sağlıklı bir eleştiri kültürünün oluşmasına bağlıdır. Doğru ve sağlıklı eleştiride fikir ve konu ön plana çıkarılmalıdır. Aksi bir yazım çoğu kez dedikodu, taciz niteliği taşır ki bunların ise değeri olmaz. Eleştiride üslup son derece önemli olup düzey saygı, sevgi çerçevesinde olmalıdır. Kusurları abartarak yapılan bütün olumlu hadiseleri yok saymak eleştiriyi ilimden uzaklaştırır, kişilerin duydukları maksatlı davranışları ortaya çıkarır… Bir eleştiride hiç bir zaman olmayacak üç unsur haset, kıskançlık ve ötekileştirmedir. Ben makam sahibi kişileri de eleştirebilirim o güçteyiz, benim misyonum bu deyip şöhret peşinde olunması kişileri başarıya değil bataklığa sürükler… Her eleştiride haber kaynağının denetlenmesi gerekir… Genelde konulara baktığımız zaman düzgün eleştiriye açık olan güçlü kişiler yazılanları memnuniyetle değerlendirenlerdir… Oto kritik yaparak bakış açısındaki muhasebe, insanı eleştiren ve eleştirilen adına doğru yola sürükleyecektir… Bir kez daha kişilerin düşünerek hareket etmesi ise ülkemiz menfaatinedir… Her insan kendine göre eğitimlidir, tecrübelidir üstelik gözleri açık olandır. Bilendir… Ve toplamda insan kaynakları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde donanımlıdır… Bu donanım kolay kazanılmaz… Sonuçta coğrafyamızda ünlü düşünürlerin deyişlerinden bu günlere kadar gelen doğrular vardır… ‘Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve onu düzenli bir biçimde yürütür; onu alçak gönüllülükle kurar ve sadakatle gerçekleştirir.’ Eleştiri yapılacaktır ancak eleştirinin de kuralları vardır… Unutulan gerçek budur… Bilişim Yasası bir an evvel yürürlüğe girmelidir ki düzeyli iletişime yol açılsın…

Ben onun kim olduğunu biliyorum

Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve ‘biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış; ‘acelesi olduğunu, röntgen istemediğini’ söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar. ‘Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum’ demiş. ‘Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz’ deyince. Yaşlı adam üzgün bir ifade ile ‘Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor’ demiş. Hemşireler hayretle ‘Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?’ diye sormuşlar. Adam buruk bir sesle!…… ‘Ama ben onun kim olduğunu biliyorum’ demiş….’ Düşünme kişisel bir eylem olabilir ancak her halükarda çevrenin etkisi bünyenizin değil beyinden geçen ve aynen gül suyu imbiğinden damla damla akan bir hızla vücudunuzun bütün davranışlarında kendini hissettirendir… Yukarıdaki anlatımı okuduğum zaman yaşlı adamın ‘ama ben onun kim olduğunu biliyorum ‘ cümlesi içerisine bir ömür mutluluğun ve birlikte geçen nice yaşanmışlıkların hikayesini bulmak mümkün… İnsanlık halidir sağlıklı olalım diye her günkü dualarımız hep bu gibi hastalıklardan korktuğumuz içindir… Kıbrıs’ta ve dünyada bu hastalığın yaygınlığı korkunç boyutlarda her gün çok yakınınızdaki kişilerin rahatsızlığını işitmenin üzüntüsü ve acaba sonumuz ne olacak endişesi yaygın bir şüphe ile evimizde bir baskı unsuru gibi dolaşmakta…. Konuyu Tıbbi açıdan değerlendirme gücüm yok ancak okuduklarımızı anlama şeklinde bu yönde bilgi sahibi olsada teşhiste doktor kontrolü şart. Tedavisi için bu rahatsızlığın da belirtilerinin kişinin hayatında onsekiz yıl evvelinden belirtilerinin insan vücudunda olabileceği için araştırma sonuçlarına ulaşabiliyoruz. Bunama belirtisi göstermeyen 2bin 125 kişi üzerinde ABD yapılan araştırmalarda bu güne kadar sanılanın aksine Alzheimer belirtilerinin 18 yıl önce tesbit edilebileceğini ortaya koyduğu ve ‘BİLİŞSEL BECERİ TESTLERİ RİSKİ ORTAYA KOYUYOR’ deniyor. ‘Kumar’, bilişsel beceri testlerinin sonuçlarıyla ileri yaşlardakilerin Alzheimer riskinin değerlendirilebileceğini, böylece bu kişilerin önünde hastalığı kabullenmek için daha uzun süre olacağını ve hastalık sürecinin yavaşlatılması için çaba harcanabileceğini vurguladı. Araştırmanın sonuçları “Neurology” dergisinde yayımlandığını okumak değerlendirmek de bizlerin işi değilse bile verdiği fikir açısından okunmaya değerdir… Bizlerin bu hususta diyebileceği gerek hastalığa tutulan kişilere geçmiş olsun derken ailenin bu rahatsızlığa tutulan aile fertlerinden birine bakım yaparken çektikleri zorlukların nasıl giderilebileceğini, hasta yakınlarına neler tavsiye edilebileceği ve ruhsal dengenin ev içerisindeki dengesindeki unsurlarda yapılacak yardımların neler olabileceğidir… Hastalığın adı ne olursa olsun yaşam süresince insanın derman aradığı gerçeği vardır… Allah kimseye dermansız hastalık vermesin … Çevrenizdeki geçici sorunları dert edip bu gibi rahatsızlıklara zemin oluşturmak sizlerden uzak olsun… Her hasta son nefesine kadar başınızın tacı olsun aynen yaşlı adamın sözlerindeki ifade var olan gerçek gibi… 

Ahde Vefa 

Cuma günleri; duaların yapıldığı geçmiş bir ömrün hatırlandığı,vefat edenlere Fatiha hediye edildiği , duaların yapıldığı bir gün olarak bu günde kalplerin imanla dolduğu dostlukların unutulmadığı ahde vefa ‘nın bir kez daha gönüllerde yer ettiği mübarek bir gecenin günüdür. 


Küçüktük büyüdük annem cuma günleri ev işi yapmaktan kaçınırdı. Bir gün evvelinden yarın Cuma bugünden her işimizi bitirelim yoksa Cuma gün iş değil dua edilir derdi… Bizler bu duygusallık ve maneviyat içerisinde büyüdük… Şimdi Cuma günü oldu mu babamın bıraktığı notları okuyorum ve eski yıllara ait birçok bilgiyi bize aktardığı için ona bir kat daha minnet duyuyorum … 1933 yıllarında yani henüz AÖA kurulmadığı zamanlarda üniversite mezunu öğretmen yetiştirmek için Evkaf idaresinin burslu okuttuğu öğrenciler olduğunu yazıyor ve ikisinin ismini veriyor Reşat Ebeoğlu ve Halil Fikret Alasya da bu notlarda var olan iki değerli isim ….Reşat Ebeoğlunun Arziyat ( astronomi) dersi verdiğini kara tahtada renkli tebeşirler kullandığını okul çevresini ise çiçeklerle donattığını yazmıştır… Halil Fikret Alasya ‘nın babamın notlarına göre Dil Tarih ve Coğrafya ‘dan mezun olan, tarihe vakıf milliyetçi, Atatürk’cü olduğunu bu nedenle İngiliz müdür ve müdürün eşi tarafından sevilmediğini, ders verirken kürsüde oturduğunu ifade ederken eşinin Türkiyeli olduğunu Viktorya Lisesinde öğretmenlik yaptığını sonradan eşi ile eşim nereli ben oralı diyerek Türkiye’ye gittiklerini yazmıştır… Babam çok sonraları Halil beyi mütercimlik yaptığı Genel Kurmayda ziyaret ettiğini de belirtmiştir…Bu notlarda Dr. Nuri beyin de adı geçmektedir…Nuri beyin sadece anlatım yaptığı, soru sorma,tartışma, fikir alıp fikir verme, uygulama,gözlem inceleme gibi öğretim tekniklerini uygulamadığı, sınav öncesi öğrencilerine kopya çekerken sizleri yakalarsam sıfır veririm yakalamaz isem kağıdınızda ne yazmış iseniz onun notunu alırsınız dediğini, ayrıca sizlere hangi konu başlıklarında soru sorayım diye de sorduğunu yazan babam öğrencilerin hazırladıkları kopyalara göre kalp,kan,kurbağalar diye verdikleri yanıta göre soru sorduğunu zaten kopyalar hazırlanırken dersin öğrenildiği de belirtiliyor. 
Babam kitabında o yıllarda okulda kendilerine ders veren müftülerden de bahsetmektedir… O yıllardaki din bilgisi ile genel kanaatin din adamlarının ilahiyat mezununu olmaları gerektiği olduğunu Türkiye’den gelen Menzincioğlu isimli müftünün halk arasında infial yarattığını da notlarına eklerken, Vitsada köyündeki Papaz’ın Türkçe gazete okuduğunu, Arapça bildiğini de yazmıştır. 
Bizim nesil bütün bunları geçmişten bu güne yarın için bildiklerine ekleyip paylaşmalıdır derken her Cuma günün duasında kim kimin için ne düşünüp bunu dualarına alıyorsa Allah onlara bunun bin katını versin demek zor olmasa gerek…Dua herkesin kendi vicdanında inandığıdır bu dualar kişilerdeki, bilerek veya bilmeyerek yaptıkları günahların affı isteği ile kişilere ruh temizliği olacak ve çevreye, iyilik olarak yansıyacaktır .Bütün bu anlatımların huzuru ile geçmişte kaybettiğimiz kişilerin günümüzde hatırlanması ve o günlerin bilgilerinin paylaşılması akıla,yüreğe ve ilgililere olumlu yansıyacaktır… Hepinize hayırlı cumalar dileğiyle…

Çaresizlikte Volta… 

Çaresizlik kişinin kendisine uyguladığı en ağır cezadır… Kişi kendisine bu cezayı verdiği zaman çaresizliğine çare arayan bir suçlu gibi düşüncelerinin içerisinde volta atmaya başlar. Birçok insan hiç yoktan kendisine uyguladığı ve ne yapayım ben bu işi başaramıyorum cümlesine kendini hapseden olur… Bütün bu isteksizlik belkide üzerinizde çevrenizden size ulaşan negatif enerjinin potansiyel etkisidir… Çaresizlik içerisinde kıvranan bir çok insanın problemlerini dinlediğiniz zaman hissettiğiniz tek şey bunalmış olmanın dışında kendinizi bir bunalım içerisinde görmektir… Hiç bir problem çözülemez diye bir şey yoktur…Yeter ki çaba sarfetmek konusunda kişide istek olsun… Çoğu çaresizlik kişinin kendini geliştirmesinden mani kılar. Bu korku verecek bir saplantı olur… Öncelikle her olaya bakış yönünüzü değiştirmek ve kendinizle barışmanız gereken tam da bu andır…Eğer güçlü bir arzunuz varsa bu arzu hedefe mutlaka gidecek olmanızı sağlar… Burda hedefinizin zihninizde oluşan haritasına,etap etap uymanız gerekecektir… Amacınız önemlidir… Amacınız doğrultusunda net tavırlarınız daha da önemlidir…Geçen gün bir arkadaşımın sorduğum Lefkoşa- Mağusa uzun bir yol,gidiş geliş sizi yormuyorumu soruma verdiği cevap,’ hayır yormuyor araba kullanırken müzik dinliyorum ayrıca bu sürede kendimle hesaplaşıyorum’ deyişinin ne kadar pozitif bir düşünce tarzı olduğunu ve o kişinin işine olumlu yansımalarının mutlaka var olacağını ve çevresine fayda olarak su gibi akacağını düşününüz… Kendi vicdanınızla yapacağınız her hesaplaşma vıcdanınızın gelir gider tablonuzda bir çaresizliğin de çözümü olur… Bir konu sonlanmadan sarfedeceğiniz her olumsuz sözün zararını çekmek de bazen müstahakınız olmaktadır…Çoğu kez düşünmeden konuşmanın bazen size çaresizlik olarak geri döneceğini bilmelisin…Fikir üretkenliğinizin olması gerekir ki diğer çaresiz durumlara da yol gösterici olmanızı sağlasın… Proplemlerinize yerden değil yukarıdan bakmamakta ayrı bir çözüm halidir… Fırsatları değerlendirmek de öyle… Proplemleri çözerken duygusal davranmanız işinize sadece engel olur… Hayatınız içerisineki oyunun adı ise soru cevap olsun…Soruya cevap düşünceden geçtiğine göre bu yöntem kullanılmalıdır… Bilmeliyiz ki yaşadığımız süreçte attığımız her adımda, düz yol hiç bir zaman olmayacaktır. Engelleri aşmanın ipleri, sağlıklı bir birey iseniz elinizde olandır. İpi ne tarafa,çekerseniz gideceğiniz yöndeki karar sizin olur. Ve siz hiç bir zaman çevrenizde dolaşan sadece sayısı 2-3 kişiyi geçmeyen ve moralinizi bozmaya çalışan magandalara pabuç bırakacak kadar güçsüz değilsiniz aynen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazdıklarında olabildiğince var olduğunuzu düşünmeniz kaydı ile ‘Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi. Hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu artık hürdüm.’ İnsanın kendi kendisine verdiği cevap ve yöntem bu olsa gerek. Sabrın adı gibi…