Tag: gazete

Bakışın yakıcı gücü;nazar!

İnsanların bazı inanışları vardır ki bu inanışlarını asla değiştiremezsiniz… Bu inanışlardan sadece bir tanesi nazara gelmek, yani göz tutmasıdır… 


Kem gözler vardır denilmekte olduğu ayrı bir gerçek… Kem göz nedir diye bakacak olsak canlı veya cansız bir varlığın başına kaza veya belâ gelmesine neden olduğuna inanılan bakış olduğu ifade edilirken, nazardan özellikle çocukların, hamilelerin ya da hayvanların etkilendiğine inanılır. 

Bazı toplumlarda kem gözün nesneleri bile çatlatabildiğine inanılır. Mavi boncuğun bu enerjiyi kendisine çekerek yok edeceği fikri yaygındır. Kelimenin köz “ateş parçası” ile bağlantısı da dikkat çekicidir. Bakışın yakıcı gücü olduğu düşünülür. 
Nazara inanan kişinin devamlı şüphe içinde oluşu nedeniyle bir takım olayları yaşadıkları ile özdeşleştirmesi ve sonuçta karşıtlığı herhangi bir olumsuzluğu gözü değdi diyerek üzüldüğünü bilenleriz… Hepimizde böyle bir itikat vardır. Sabah kapınızı açıyorsunuz, bazen görmekten kaçındığınız kişiler oluyor, kaçınıyorsunuz, çünkü o günkü işlerinizin ters gideceğine dair bir algı üzerinizde davranışlarınızda bir baskı unsurudur… Bebekleri severken maşallah denmesinin bir sebebi de onu olası kem gözlerden sakınmak adına mutlaka söylenen alışkanlıklarda birinci sırada olan bir söylem… 
Güzellikler karşısında tahtaya vurmakta ayni anlamda… Tahtanın gözün elektrikli bakışının enerjisini aldığına inanılır. Renkli gözlerin de göz tutmasında etkili olduğu gerçeğinden hareketle araştırmalarımda gördüğüm TUBİTAK için proje yapan ve deneyleri ile bu konuyu ispat etmeye çalışan öğrencileri görmek ayrı incelenmesi değer bir konu… 
Kem gözlü olanlar için kem gözlere şiş tabiri de kullanılan bir tabir bu tabir için verilen örnek ise bir makalede okuduğumdur… Ne diyor orda yazar… ‘Antakya gezisinde müzeye gittiğimde çok şaşırmıştım çünkü orada gördüğüm bir minyatürde bu “ kem gözlere şiş” yansıtılmıştı. Orada genç bir kız yüzü minyatür olarak çizilmişti ve bir gözünde üç veya dört adet şiş batmış vaziyette resmedilmişti. Müze müdürüne bu resmin neyi yansıttığını sorduğumda, bundan 12000 yıl önce bu bölgede yaşayan insanlar tarafından “kem gözlere şiş” sözünün resmedildiği; o devirde nazarı değen kimsenin gözlerinin şişlenerek cezalandırıldığını belirtmişti. 
“Beni göz tuttu”, diyenimizin çok olduğu küçük bir adamız var… Kıbrıs’ta buna çare kuru zeytin dallarının buhurdanlık içerisinde yakılarak tütsülenmek ki kültürümüzde var… Hatta eski yıllarda köylere giden devlet büyüklerine ve beraberlerindeki heyete kadınlarımız köye girişlerde, yanan zeytin yapraklarının dumanını başları üzerinden döne döne geçirmekteydiler… Bu “Allah sizi başımızdan eksik etmesin anlamındaydı… Değerlerin önemi buydu… 
Bu küçük adamızda kıskançlık ve hırs yok demeyin… Var! Bu ise nazarda bir sebep… Hâlbuki paylaşılmayacak ne var, her Kul kendi kısmeti ile doğuyor… Bazı dualar ise nazar ve kişilerin korkulu anlarında sarıldıkları unutulmaz olanlar arasında yer alıyor… Nasıl mı? Annemin bize ezberlettiği gibi, öğrettiği gibi; Bu güne kadar her anımda var olan bir dileyiş… ‘Bismillahi birsin ve billahi nursun… Bin bir ‘ayetel kürsi’ etrafımda dursun ‘ Hz. Mevlâna ise bakın ne diyor: ‘Ey Allah’ın Resûlü! O toplumda öyle kişiler vardır ki, kem gözleriyle akbabaları bile eritir, yok ederler. Nazarlarından, kükremiş aslanların bile kelleleri yarılır da, inlemeye başlarlar.’ O halde kendimizi korumak için kem gözlere şiş yerine annemin öğrettiğini duayı ifade etmek bilhassa bu Ramazan günlerinde ve her zaman sanırım en anlamlısı olur… Allah hepimizi kem gözlerden sakınsın..

Advertisements

Erken öten horozun akıbeti..

nsızın, sanki biz KKTC yaşamıyoruz hissine kapıldım… Nedeni ise iletişimde etkin, çok gezen çok duyan birisi olarak, anket yapıyorlar bana da bu soruları sordular diye bir duyum bu seferki ankette almadım. Alan var mı bilmiyorum. Birçok arkadaşıma sordum yok bize sormadılar dediler. Olabilir örneklemeye girmemiş olabilirler ancak dâhil olanlardan da hiç ses çıkmaması garip bir anket olduğu hissini uyandırıyor… Yoksa geçmiş yıllarda Genel seçimlerden önce yapılan anketlerde gerek kapıya gelen gerekse telefoniyen soru sorulanlardan epey haberler alınıyordu… 2-3 sefer de kendim bu anketlere cevap veren oldum… 


Sayın Erkan Eğmez’in Ada TV Gün İlerlerken programında Haber Müdürü Sayın Nihan Yücel’in sorusuna malûm şirketinin anket değerlendirmesine atfen vermiş olduğu cevabı çok yerinde ve zamanında verilmiş bir cevap olarak nitelendirdim… Adamıza fütursuzca girip kimler için anket yaptığını açıklamayan veya gizli tutması için tembihlenen ticari bir şirketin kamuoyunda uyandırmaya, yerleştirmeye, akıllara sokmaya çalıştığı anket bilgilerini televizyon televizyon kabul görüp açıklaması kabul edilebilir bir durum değildir. Haber değeri anketi yaptıran kurumun açıkça söylenmesi ile ciddiyet kazanacak bir sonuçta, elbette herkes yine kendi fikrini söyleyecek olandır… Anket sonuçlarına gösterilen rağbetten umulan, gelecek için umut bekleyenlerin erken davranıp yaptırılan anketler, üzerinde bir takım müphem bilgiler taşır olacaktır… Siyasi partiler siyasi gelecekleri için yaptırdıkları gibi, anket siyasi olmayan konularda da, yapılan bir yöntemdir sonuçlarına göre strateji belirlemek konusunda yön vericidir… Günümüz siyasetinde ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde siyasi partilerin uzun zamandır profesyonel reklam şirketleri ile çalıştıkları ve seçim sürecine girdikleri ayrı bir gerçektir. Olması gereken de budur… Ancak böylesi zamanlı veya zamansız anket yaptırımları ile çıkan sonuca sevinenler olduğu gibi bunun da dezavantajının olduğu ayrı bir gerçektir. 

Hani derler ya ‘ Erken öten horozun kafasını keserler’ konu tam da budur… Algı oluşturma adına böylesine sonuçlar alınabilir, şirketin idarecilerine seçmen listeleri verilmiş olabilir, onlara da soru sorulabilir, ancak KKTC küçük bir yerdir ve kim ne dedi ne sordu anında duyulan hele konu anket olursa içindeki sorular dahi dilden dile dolaşabilen hususlardır… Telefon ile yapılan anketlerde kişilerin isimleri dahi geçen yıllardaki anketlerde sorulan idi. Böyle bir anketin Cumhurbaşkanlığı yaptırmadım diyorsa … Ulusal Birlik Partisi yetkilileri de aynı meyanda açıklama yapıp maksatlı anketler olmaz diyebiliyorsa… O halde bu anketi kim yaptırdı ise ortaya çıkıp ben yaptırdım demediği sürece sonuç kamuoyunda belirsizliği ile durmaya devam edecektir… Nitekim Ada TV ‘Görüş Farkı’ programında ilgi şirket direktörünün ifadeleri çok üzücüdür… Hiç de hoş olmayan ifadelerdir… KKTC resmen tescilli her siyasi parti mensupları elbette hepimizin tanıdığı kişilerin değerler yekünüdür… Ancak hedefe giderken kanaatimce böylesine anketler ile kamu algısı yaratılmaya çalışılarak veya yapılan anketin sonucuna göre anket satın alınmasından uzak durulması gerekir… Ürün burada isterseniz alırsınız zihniyeti ile ticari maksatlı şirketler inisiyatif kullanarak anket yapıp satılığa çıkarabilir ancak seçimlerde netice için her şey mubah zihniyetinden uzak durulması ise seçmenin ayrı ortak bir isteğidir kanısındayım… Elbette anket şirketleri kendi isimlerini riske atmak istemezler ancak onlarda mazeret vardır, kararsızlar karar değiştirdi mazereti her zaman vardır… Seçimlerle ilgili anketlerde tek yasağın seçime on kala yayınlanmasının yüksek seçim kurulu kararı ile yasaklanması olmamalıdır. Usul her konuda önemli olandır… Ve araştırmanın kim tarafından finanse edildiğinin açıklanması her ankette mutlaka gerekmektedir… Etik olan da budur

100 Gün Raporu.. 

Tesadüfler bazen hayatının gerçeklerin de insanı bir yere mutlaka taşıyan olur. Anlayış; içinde bulunulan ortamın gerçeklerinde kendi konumunuzun yer tarifi gibidir. Star Kıbrıs gazetesinde yazı yazmaya başladığım 14 Şubat, o günün önemine binaen unutulmayacak bir başlangıç oldu. Zaten ilkyazım ‘Bir Zamanların Sevgi Günleri’ başlığı ile güne anlam katan bir içerikteydi… Her okuyucunun kendinde, benzer bir anıyı hatırladıkları bana yazılan yorumlar arasındaydı… O günden bu yana 100 yazım her gün okuyucusu ile gerek gazete sayfalarında gerekse Star Kıbrıs internet gazetesinde ve Ada TV haber müdürü Nihan Yücel’in sunduğu ‘ Gün İlerlerken’ programında okunarak televizyon izleyicileri ile buluştu… Yazı üslubunun ses ile bütünlüğü yazılarıma, apayrı bir renk kattı… 

Nasıl 100 günlük icraatların vaatlerinin belgesi oluyorsa ve faaliyet raporlarını yüz gün hitamında kamuoyu ile paylaşılıyorsa, bende kendi kendimi değerlendirmeye tabi tutup yüz günde yüz konum hakkında nasıl bir sonuca ulaştığımın hesabını kitabını yaptım… Yani geçen sürenin toplamında artı ve eksilerimi okuyucuların hangi konulara daha çok hassasiyet gösterdiğini, bir bakıma tespit etmeye çalıştım… 
Köşe yazılarında içerik son derece önemli bir husus olduğuna kanî oldum, içerikte yazınızı okuyana karşı bir sorumluluğumuz olduğunu biliyordum, emin oldum.. Bu sorumlulukta içtenlikle, hissettiğim, okuyucunun, kendisini ve kendi düşüncelerini yazı içerisinde hissetmesi, kendine ait yaşanmışlıkları bulması son derece önemlidir, kanaatine vardım… Gazete sayfaları, elbette düşüncelerde oldukça yer eden haberler, analizler ve anlatımlar bütününü beyninizde müzakere etmeye yarayan okuyanların vazgeçilmezi… Yazmaya karar veren bireylerin her daim eleştirilere de açık olmasını bilecek düzeyde bir özgüvene sahip olması gerekenlerdir diye düşündüm, her okuyucunun her köşe yazarı için bir takdiri mutlaka var olandır, yazar için genelde her şeye muhalif olma durumu pek revaçta olmayan bir haldir, polemiklere dahi girilirken hakikat üzerinden araştırma şart, bu gibi yazılımlar her zaman kabul gören olmaktadır. Gündemi takip etmek, iç siyaset, dış siyaset, uluslararası ilişkiler, Kıbrıs’ı stratejik konumu gereği dış güçlerin adayı acayip sahiplenmesini izlemek, her gün meydana gelen olayları takip etmek, geçmişten, geleceğe, gelenekleri, kültürü ve nihayetinde yaşamımızda toplam değeri ifade eden hadiseleri birleştirmek, satırlara geçirmek, satır aralarındaki detaylarda ince mesajlar ile kimsenin kalbini kırmadan yazabilmek insanın vicdanı ile sorgulanabilir, bir ortam, yaratabilmenin hitamıdır. Her insanın, her yaşın, verimli olması gereken süreçleri vardır. Bu bir enerji meselesidir… Enerjiyi kullanmak ise herkesin kendi tasarrufudur… Donanımın verdiği özgüven varsa kimse ben yapamam dememeli… Her kişinin yapacağı bir konuda ustalığı her zaman geçerli olandır… 100 gün az bir süre değildir. Günlük yazı yazmak oldukça vakit gerektiren yazarların oldukça zamanı alandır… Kendime gelince yüz günde yazacağım konularda zorluk çekmedim. Bundan sonra çekemiyim bilemem… Ama yazdıklarım arasında geçmişin anıları ile bugünün birleştirilmesi, anlatımlı, olanların okur sayılarına baktığım zaman epey ilgi çekici olduğunu tespit ettim. Mesela anneler ile ilgili ve ‘ Mehter Marşı da bizim Atatürk ve İnkılapları da ‘ konu başlıklı yazımın bine yakın okuyucuya ulaştığını görmek, genelde halkımızın milli konulardaki hassasiyetinin zirvesi olarak, geleceğe ışık tutan oldu.. Savaş geçiren, savaşın olumsuzluklarını aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala daha üzerinden atamayanlar vardır… Kıbrıs müzakereleri işkencesi insanlarımız üzerinde devamlı bir stres olurken, KKTC’ de hüküm süren barışı, çözüm kandırmacası ile bozmanın ne âlemi var. Yoksa 50 yılda bir arpa boyu yol mu alındı? Kapılar açıldı karşılıklı geçişler yapılmıyor mu, daha ne olsun. Adayı bölen AB oldu birleştiren BM mi olacak? Mekik diplomasisi uygulansa ne değişecek? Anastasiadis seçimlerim bile umurumda değil derken ön şartlarını mı geriye çekti? Çekmedi… O zaman neyin müzakeresi yapılacak… Beşparmak dağlarındaki bayrağın Rumların isteği doğrultusunda kaldırılmasının mı? Yoksa Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin yok sayılmasının mı? Yok, toprağa hiç değinmeyelim, sadece onlara Kıbrıslı Türklerin azınlık olmadığını hatırlatalım… İşte Kıbrıs’ta geriye dönüp baktıklarımız… Daha nice yüz yazılara malzeme olacak nitelikte… 

Bisikletçilerin yüzündeki tebessüm..

Acı çekiyorlardı ama keyifte alıyorlardı, yağmur altında, hedeflerine ulaşmak isterken, gök gürültüsü eşliğinde pedal çeviriyorlardı… Bir defa yola çıkmışlardı diye söze giren Salih Yalızat ile Antalya Alara Çayı parkurunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden giden bisiklet sürücüleri dahil organizasyonu gerçekleştirenler ile gün boyunca beraber olduk… Safari tadında bir yolculuk oldu. Alara çayı kıyısındaki bisiklet sürüşüne gitmeden, nerelere nasıl gidilecek, araştırması, ilgimi çektiği için yaptım… En azından bir ön bilgiye sahip olmam gerekiyordu. BSD dağ bisiklet sürüşü bir yarışma değildi… Bu sürüşte amaç, doğanın güzellikleri ile tertemiz havanın ciğerlere dolan sağlığı olacaktı. Parkur 34 kilometrelik bir mesafenin, toprakla karışık çakıllı yollarında bırakacağı bisiklet tekerleklerinin izlerini taşıyacak sonra bu parkuru kullanacak bisikletçilere cazip, belki de yeni bir alan olacaktı… Alanya’dan Antalya istikametine 15 kilometre gidildikten sonra Mayıs ayının soğuk değil ama sıcakta olmayan, baharın çok güzel bir gününde Güzelbağ’a vardık. Alanya 3 milyona yaklaşan nüfusuyla ulaşımda modern yollara sahip 3 tünelin görkeminden içinden geçip ilerlediğimiz yolda, denizin, yeşilin ve yol boyunca oteller zinciri arasından geçtikçe Türkiye’de mevcut gücü bir daha fark ettik. Geçtiğimiz yollarda ayrı bir gerçek bile karşı karşıya kaldık, hakikaten turizmin geliştiği bir beldedeydik… Bisikletlerini alanlar, bir an önce doğanın içindeki toprak yolda sürüşlerine başladılar… Onları Safari tipi araçta Mustafa Kemal Canfedai, Yıldız Akcan, Fotoğrafçı Grafiker Web tasarımcısı Erzurum Atatürk Üniveristesi Mezunu Burak Buğra Ulutaş var… Burak, Farsça, Rusça ve İngilizceyi ana dili gibi konuşuyor… Ve Tarık arkadaşımızla takipte zorluk yaşamadık, zaman zaman yol içinde düşmüş ağaç dallarını, geçiş için hep birlikte kaldırıldığını izledik, yeşilin her tonu, toprağın kahvesi ve Alara Çayı’nın görülmeye değer su renginin biteviye kenarına eşlik eden iniş yokuş kilometreleri aşmaya devam ettik. Bisikletçilere yani KKTC ekibine önderlik eden, organizasyondaki rehber bisikletçi Murat Gökdeniz’in eşlik etmesi güvenlik açısından önemli bir seçimdi… Elbette turizmin her sektöründe, profesyonel kadro, ülke ekonomisine fayda sağlayandır Ankara’dan gelip sürüşe katılan Salih Yalızat adeta ülkesinin hasretini gideriyordu. Gayet samimi ve esprili konuşmaları ile zaman zaman fotoğraf alımları yapılan yerler de kendini belli eden bir siması vardı… Alara Çayı, 2647 rakımlı Orta Toros Dağlarından 62 kilometrelik uzunlukta ve sularını Akdeniz’e dökmekte olan bir şaheser çay, geçtiği Antalya bölgesi tarih boyunca küçük denizci toplumların yerleşim yerleri Bizanslılar, Selçuklular’da ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kervanların durak noktası olmuş… Alara çayı kıyısından ilerledikçe bulutların dağların yamaçlarına kadar inen görselliği, rafting ve kano yapılabilir suyun akışı tek kelimeyle harika idi… Gök gürültüsünün ve yağmurun şiddetli sesi arasında bisikletçilerin öğle yemeği için doğal kayaların altında yakılan ateşte pişirilen et çeşitlerinin ekmek arası ikramı ise pedallara kuvvet olarak bisikletçilere destek oldu… 34 kilometrelik parkurda çay ocakları ve restoranlar yoktu. Yağmur sicim gibi yağarken son 4 kilometre yol sürüşünde, rengârenk kelebekler ve dağ bitkilerinin kokusunda parkur tamamlanmış oldu… Sonuçta memnuniyet her bisikletçinin yüzündeki tebessümün kendisiydi… Gündoğmuş Kemer Köprüde ada çayı içmek ise ayrı keyifti… Genç Muhtar İsa Boz ile selfie ise Antalya’nın ayrı bir anısı oldu… Türkiye’de milletvekilliği seçilebilme yaşının gençleştirilmesinin, olumlu etkisi ile bakış, ayrı bir önem taşıyordu… 



Hastalıklı ruh hali ve ihanet..

hanet hain sıfatından türetilmiş bir isim olurken bir dostu sırtından vurmak anlamında çok geniş anlam ifade eden bir sözcüktür… Vicdanın bazen işlevini yapmadığı hallerde kişilerin en sevdiklerine dahi ihanet edebilmesi ne kadar acı bir durum… Her aile büyüğünün hepimize, ilk nasihati kimseye güvenmeyin diye olmadı mı? Oldu… Güven konusunun arkasında yatan en önemli sebep, onların sizin bir gün ihanete uğrayabileceğiniz ihtimaline dair, ihanetin her türlüsüne karşı dikkatli olmanız gerekçesinden kaynaklanmaktadır… 


Şüphe insanı kemiren bitiren bir hastalıktır… Fakat şüphe hiç bir zaman hayatınıza hükmedecek şekilde bir huy halini almamalıdır… Öyle insanlar var ki çıktığı kapıya derhal geri dönüp acaba arkasındakiler, benim için ne diyor diye kapı dinliyorlar… Bu hastalıklı bir ruh halidir… Böyle bir ruh hali üzerinizde var ise güven duymak istediğiniz sürece bu şüphe size güvensizliği aşılayan duygular bütünü olacaktır. 

Yaşam süresince ihanete uğramayan insan yok gibidir… Uğramadım diyen varsa kuşku duymak da gerekir… İhanet kimlerden gelir veya kimlere yapılır bu karışık bir durum… İhanet, siyasetin zirvesinde en çok göze çarpanıdır… 

İhanetin en bariz şeklini 2016 yılının 15 Temmuzunda Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’na karşı yapılan ihanet olduğunu gördük… İhanetin başarısız olması, teşebbüsü yapanları hiç bir zaman masum göstermeyeceği gibi vatana ihanet derecesindeki böylesine bir ihanet affedilmez olandır… Tarihe geçecek ve kendisinden bahsettirecektir… 
Ülkemiz siyasetinde kendine has kişisel ihanetler bilinmedik değildir. Küçük adamızın iki yarısında bu konuda ihanet sahipleri oldukça fazladır… Güç, para, hırs ve en önemlisi ihtiras ile ünlü olmak bunlara sahip olabilmek ve olanlara karşı aşırı kıskançlık kendi içinde birçok ihanetin doğmasına sebebiyet verendir… 
İhaneti meslek eden kişiler çoğu kez en yakınınızda olan kişilerden oluşabilir… Tarihteki ünlü hainler da oldukça fazladır… İnsan sevdiği, beraber büyüdüğü veya kendisine oldukça fazla yardımı olan kişileri neden sırtından bıçaklar, neden onlardan bu kadar kıskançlık duyar anlaşılır gibi değildir… Karşısındakine güvenmeyen kişinin her gün acaba bana ne ihanet planı yapabilirler düşüncesiyle yaşaması ne kadar kötü bir durum… 

İhanete hazırlık aşaması genelde müzevirlik ile başlar… Laf taşıyan kişiler kışkırtıcı davranışlarıyla kişilerde uyandırdıkları öne geçme isteğini açığa çıkarır. Dolayısıyla ihanet konusunda alınacak önlemlerin başında kişilerin bazı hadiseleri sır olarak kendi içlerinde tutmaları önemlidir… Arkadaş, dost bildiğiniz insanlar her daima kendini açığa vuracak bir yanlışlık yapanlardır. İhaneti en çok yapan kişilere bakılacak olursa bu gibi kişilerin içinde bir eziklik olduğu görünürlüğü vardır… İhanete eğilimleri yüksektir… Böylesine tahammülsüzlük ise bu kişilerin kendi kendilerine de ihanetini göstermektedir… Kendi çıkarı için bu girişim içerisinde olanların affı yoktur… Yaşam boyunca ihanet, sadakat, güven ve vefa yargılanabilir konumda olan oldukça önemli içeriklere sahip konular olmaya devam edecektir… 
Siyasette olsun, iş hayatında olsun, evliliklerde olsun daha sayabileceğimiz birçok konudaki ihanetin bedeli her zaman affedilmez olandır… Cezasız kaldığı görülmemiştir… İhanet konusunda bir vesileyle bana anlatılan bir hikâyeyi yine sizlerle paylaşmak isterim… Balta girmemiş ormana giren bir adamı gören iki ağaç hüngür hüngür ağlıyorlarken uzaktan diğer bir ağaç; “niye ağlıyorsunuz?” diye sormuş. Ağlayan ağaçlar “artık sonumuz geldi” demişler ve ilave etmişler; “insan denen canlı ormanımızda, hepimizi kesecek, uzaktaki ağaç korkmayın” diye cevap vermiş, “zaten o yabancı bizi tanımıyor” ağlayan ağaç hemen cevap vermiş; “bunları ben de biliyorum ancak bizler ihanete uğradık bile, adamın elindeki, nacağın sapı, bizden” demiş… Bu anlamlı ve düşündürücü hikayeden alınacak çok ders var ama ihanetten vazgeçen yok…

Başlangıç ile bitiş arasındaki ince çizgi..

Kıbrıs’ta ilk gazete ne zaman basıldı, bu günlere nasıl geldik, şimdi yayın hayatında kaç gazete var bu gazetelerin tirajı nedir, satılıyor mu? 


Ülkemiz halkı gazete okuma tercihini hangi yönde kullanıyor diye araştırma verilerine pek ulaşamadım… Sadece 1878 tarihinden bu güne gelinceye kadar nerdeyse bir roman yazılacak bilgi var. Matbaadan bu yana Kıbrıs’ta çıkan gazeteler hakkında veri olduğunu görünce bu bilgilere sizlerin de ulaşabileceğini düşündüm. KKTC Enformasyon Dairesi sayfasında detaylı bilgileri gördüm… Gazetenin önemindeyim ve aldığım, gazetelerdeki haberler, yanında köşe yazılarını okur, yazarlarına mutlaka bakarım. 

Her ailenin evine en az bir gazete alması gerektiğine inanırım. İçimden iki gazete demek geçse de karşımdakinin ayda maliyeti bu kadar diye itiraz edebileceğini de aklımdan geçiriyorum. 

Eskiden köylerde Kahveci, aldığı gazeteleri masa üzerine koyar, sabah kahvesine gelenler erken saatlerde gazeteleri okuyanlar olurdu. Eski yıllarda bizde eve iki gazete alırdık, birisi Bozkurt gazetesi idi. Babam ise bütün gazeteleri okumak adına Kardeş Ocağına gidiyordu. Belki de haberlerin kritiğinin yapıldığı yer olduğu için… O yol üzerinde, Zühre Kuaför Salonu, Fuat Celalettin Diş Kliniği bir de anımsadığım kadar Dr. Turan Korun kliniği vardı. Bizler kuaförden çıkınca, “İşte babam; Nazım bey ile…” diyerek gazeteleri okuyanları o büyük yenidünya ağacı altında, hasır sandalyelerde otururken görürdük. 

Nazım bey öğretmenler bankası (kooperatif ) kurucularından olan esprili bir büyüğümüz idi. Kardeş Ocağı ise o zamanların deyişi ile okumuşların gittiği, üstelik üye aidatı olan bir yer… Bizler ise annem Zühre’de saçlarını perma yaptırırken Ses ve Hayat Mecmualarının sayfalarına büyük bir hayranlık ile bakanlar oluyorduk. Lefkoşa’da Türkiye gazete ve mecmualarının genel bayii Hazım Remzi Ltd. idi. Saray Otelin hemen altındaki dükkânlarında her gazetenin satılırken, köylere gönderildiği merkezde orasıydı. Ayni zamanda o zamanın daktilo, fotokopi makinelerinin satıldığı Türkiye’de çok revaçta olan ve Kıbrıs’tan alınan Van Heusen naylon erkek gömleklerinin satıldığı dükkan… Türkiye gazeteleri dahil Tom Mixs Teksas kitaplarını da alıp okuyan çocuklardık… Akbaba dergisi eve alınan, parası aylık peşin ödenen mizah dergimizdi. Şimdilerde çoğu ailenin mali gücünün bir gazete alımı ile sınırlı olduğu gerçeği açıktır. Tek çare kalıyor internet ortamından, yazarlara ve haberlere günün her saatinde 7/24 ulaşabilmenin rahatlığı ile okumak… 

Televizyonlardan gazete özetlerini dinlemek, oradaki yorumculardan kendi izah tarzları ile oluşturdukları algıda buluşmak… Çoğu zaman da ayni fikirde olamamak… Sanırım bu sanal ortamda sosyal medyayı iyi kullananlar olsun veya olmasın ortak olarak genelde yaptıkları her gün rutin sabah saat 7.00 den itibaren KKTC yerel televizyonlarının seyredildiğidir. Gazete özetlerini veren televizyon kanalları, programlarında günlük haberleri, manşetleri, spor sayfalarını okuyarak özetlerken spikerin haberleri kendilerince, yorumladıkları, ayrı, üzerinde durulması gereken bir konu… Neyse bunu elbette televizyon sahiplerinin bilgisi dâhilinde yaptıkları söylenmektedir. Belki de gerek televizyonda, gerekse araçlarında görevlerine gidenler, yolda, araç radyolarından, gazete özetlerini dinledikleri için, halkımız gazete satın almıyor… Bu konuda halkın kanaati zaten gazete başlıkları ve haberleri dinliyoruz. Gazete almamıza ne gerek var şeklindedir. Halbuki Günlük bir gazeteyi elinize almak, sayfalarını açmak, o matbaa mürekkebinin kokusunu hissetmek, bu hissedişte belki de alerjik olarak hapşırmak gibi insanı rahatlatan, okuduğunu iyice hazmetmek gibi, bir başka keyif yok. 

Ailenin eve gazete almasının ayrı bir kültür olduğuna inananlardanım. Savunanlardanım. Bu çocuklarımıza öğreteceğimiz en güzel alışkanlıktır diye de düşünüyorum. Bizler ilkokula giderken, her günkü rutin ödevimiz gazeteden bir haber küpürü kesip beyaz kağıda ki buna da imtihan kâğıdı deniyordu, üzerine adımızı yazarak öğretmenimize vermekti. Sınıfta okunan haberlerden her çocuğun belki de, hangi habere ilgi duyduğu keşfediliyordu. Sosyal Bilgiler dersinde haberin doğruluğu veya yanlışlığı da, çocuk beyni ile tartıştırılıyordu. Gazete konusunda, her eve bir gazete alınması, günümüzde gazete kağıdı üzerinden okunması kültürünün yeniden yaygınlaştırılması gerekecektir. Bu ise yazılı basında daha dikkat edilmesi gereken, kaliteli yayınların önünü açacaktır. Gazetenin tirajı okuyucuya ulaşması, aynı zamanda basın konusunda uğraş veren, her kademedeki emekçinin de teşvikçisi olacağı gibi, yazılı basının, mali sıkıntılarında çare olacaktır.

Sendikacılık Hak Arayışları ve Unutulmayanlar.. 

ş hayatına yeni başlayan birisinin, işyerine gittiği zaman ilk gün heyecanı tarifi mümkün olmayan bir başka duygudur. İşe başladınız, görev yeriniz özel sektör ise hangi görevleri ifa edeceğiniz tarafınıza işveren tarafından bildirilir. Kamu görevi ise zaten tayininizde, görev yetki sorumluluk dahil maaş bareminiz vardır. Bu atama tarafınıza yazılı olarak bildirilir, kabul edip etmediğinize dair imzalı yazınızı alırlar ve göreve başlarsınız. Kamu kurum ve kuruluşlarındaki özlük hakları her ne kadar kamu görevlileri yasasına uygun olsa da bazı özellikli mesleklerin kendi adlarına, özel yasalarında çalışma koşulları belirtilendir. Mesela öğretmenler yasası gibi. Çalışma ortamına giren kişinin bir de sendikalar ile buluşması vardır ki önemli olan, bu tanışıklıkta, işyerinde mevcut sendika varsa o sendikaya üyelik konusunu iş yeri temsilcisi halleder. Bizim zamanımızdaki toplu iş sözleşmeleri ile elde edilen mali ve sosyal Sendikal haklardan, sendikaya üye olanlar faydalanırdı. Peki Sendikalı olmak ne idi diye soranlara, işçiler için bir korunma şekildir, işverene karışı bir iş garantisi sahip olmak demektir diye de açıklanırdı. İşçiler ne kadar kendi aralarında sıkı bir birlik kurmuşlarsa, bu garanti hali o kadar sağlam olurdu. KKTC Sendikal faaliyetlere içerisinde hasbelkader bulunmuş olmanın bizlere büyük kazanımlar verdiği ayrı bir gerçektir. Öncelikle Gıda-Sen işyeri temsilcisi olup çalışanları örgütlemek sendikalaşmak ise ayrı bir deneyim. Sendika konusunda idari pozisyonlara ve karar alma mercilerine giriş de tecrübenin kendisi oluyor. Türk-Sen Merkez karar yönetim kurulunda olmak da öyle.. Sayın Necati Taşkın Federasyon Genel Başkanı olduğu sürede elim trafik kazasına kadarki görevler, örgütlenme hali yürütülmüştür. Halen de Aslan Bıçaklı tarafından görev başarılı bir şekilde yürütülmektedir. O korkunç trafik kazasında kaybettiğimiz Merhum sendikacılar Necati Taşkın, Erdoğan Sonsal ve Artemel Karal’ı rahmetle anıyoruz. Kazada ağır yaralan Gıda-Sen başkanı Ali Yusuf’u ve dün Lefkoşa’da karşılaşıp konuştuğum Mehmet Süleyman’ı da unutmamak gerek. Tabi ki Türk-Sen devamlılık arz eden yapısı ile bu gün de var olan bir federasyondur… Bunun yanında bildiğiniz Birçok başka sendikalar da üyelerine hizmet yarışı içerisindedir. Necati Taşkın Türk-Sen bünyesindeki tüm sendikalar ile son derece uyumlu olduğu kadar zamanın siyasi otoriteleri ile de işçi menfaatine son derece iyi geçinen, ama mesafeli davranan bir sendika lideri idi. Yönetimdeki sendikacı arkadaşlarının yurt dışı eğitimlerine de önem verdiği için Türkiye’de Türk-İş Başkanı Şevket Yılmaz ile sendikal bağlamda, ilişkileri yüksek düzeyde olup, bizleri de Ankara’da sendikal seminerlere gönderen eğiten bir başkandı. Taşkın, hükümetle olan ilişkilerinde ve işyeri toplu-İş sözleşmesi, işçi işveren uyuşmazlıklarında her daim, Çalışma Bakanlığını uzlaşıcı tutumu ile göreve çağıran bir görev adamıydı. O uyuşmazlıklarda zamanın Bakanı Özel Tahsin beyin de işçi işveren antlaşmalarında uzlaşmaya yatkın tutumları yadsınamaz. İdari yetkilerini konuyu hükümete izah ederek, kullandığını dün gibi hatırlayanlarız. O yıllara gitmişken bizim zamanımızın Türk-Sen Genel Sekreteri Lütfi Özter, Özay Andıç, ayrıca Sendikacı Hasan Değirmencioğlu, Önder Konuloğlu, Nihat Elmas, Hüseyin Alasya, Ekrem Sayılı, Ahmet Ötüken, Niyazi Düzgün gibi. Önemli isimlerin de telaffuzu yeri gelmişken yapılmalı. Bütün bunları yazı ile ifade ederken elbette sizlerin de hatırladığı isimler vardır. Hüseyin Curcioğlu, Altunay Fahri, Asaf Şentürk ve İbrahim Koreli’ler gibi… Bizler kendi işyerimizdeki görevimizi eksiksiz yapan ayrıca sendikal faaliyetlerde bulunabilen bir sendikacılık zihniyeti ile çalışma yapanlardık ..Bu gün ise profesyonel sendikacılık adı altında iş yerindeki kadrosunu muhafaza edip uhdesinde bulunduranların sendikacılık yaptığı günlerdeyiz. Eski ile yeni sendikal faaliyetler, sendikacılar karşılaştırması yapılsa bu günkü ortamın hiç de hoş olmadığını, inadına taktikler ile maksatlı faaliyetlerin bir kısım sendikalar tarafından tahammül sınırlarını zorlayıcı bir yöne kaydığını açıkça söyleyebiliriz. Ben söylerim kuyuya bir taş atarım isteyen çıkarsın zihniyeti ile faaliyetlerine zarar verildiğinin farkında olmadan ilerlemeleri nereye kadar olur onu zaman gösterecektir. Halbuki sendika, üyesinin birliğini etkin bir güce dönüştüren mekanizma olması gerekirken işçiler dışında devlet memurlarının da haklarında söz sahibi olmak adına zaman zaman bir takım sendikalar amaçtan uzaklaşmakta ve hedefe giderken toplum faydası düşünülmeden sendikacılığın özünden ödün verdikleri, sendikal faaliyetlere ciddi siyaset bulaştırıldığı gibi, Toplu -İş -Sözleşmelerinde eski yıllardaki, birinci madde olarak yer alan kafa ve kasa birlikteliğine dikkat edilmediği görülmektedir. 

İnsan Davranışları ve ego.. 

Hani derler ya burnu yere düşse eğilip almaz. Sakın dünyada hiç öyle insan var mı diye kuşkuya düşmeyin belki de dikkatsizliğinize gelmiştir. Şöyle bir çevrenizdeki yakın veya uzak kişileri bir analiz edin, az da olsa öyle kişilere rastlarsınız. 

Ahbaplarınızı, etrafınızdakileri hiç incelediniz mi acaba? Kişiler hakkında fikir yürütmeden önce belki de bu analizi yapmalısınız. Yoksa kimseyi ne huyu ne davranışları ne de yaptıkları ile eleştiremezsiniz. 
İnsanın küçük yaşlardan itibaren yakın çevresi olsun uzak çevresi olsun kişiler ile iletişimi başlar. İlişkiler, başlangıç noktasından itibaren devam eder. Sizin gösterdiğiniz özveri ya da karşı tarafın gösterdiği hoşgörü çerçevesinde dostlukların temeli atılır. 
Toplumda kabul gören davranışlarda karşılık bulan en güzel şey, insanların tanıdık veya tanımadık herhangi bir şekilde karşılaştığı kişilere hafif tebessümle dahi olsa içten gelen, riyasız bir sade selamlaşma şeklidir. 
Bazen donuk, donuk yüzünüze bakıldığı halde hani derler ya “Allah’ın bir selamını” esirgeyenleri hiç görmedik değiliz. 
Trafikte olsun, markette bir kuyrukta olsun size yol vermemek adına sizi görmemezlikten gelen ve gözlerini gözlerinizden kaçırmak için tavana bakanları görmemiş olamazsınız. 
Kendi egosu ile ters davranışlar içerisine girip bencillik gösteren, etrafındaki insanlara, küçümser bakışlar ile bakanları, başka bir deyişle gurur denenen kavrama, esas anlamını yüklemeden yoksun kişilerin tavrı işte burnu yere düşse almaz dediklerimizdir. 
Halbuki hangi yaşta olursa olsun, kucaklayıcı olanın, her zaman kabul gördüğü bilinci ile hareket etmenin hiçbir zararı olmadığı gibi, bunun verdiği huzurun sağlıklı düşüncelere sebebiyet verdiği bariz olarak orta olandır. Kazanım budur. Bu kazanım sevgide kardeşliğin özüdür. 
Her insanın belli konularda ve belli ölçülerde kusurları ve eksikliklerinin vebali gibi hallerde, önemsiz bazı kusurları görmezden gelebilmek hoşgörünün ortaya çıktığı haldir. Arkadaşlığın katlanabilir bir süresi vardır. Bu sürede bazı olaylar eğer can sıkıyorsa, karşımızdakine hayır diyemiyorsanız bu arkadaşlıklar çileye dönüşür. Sonucunda kap koy ver deyip gitsin tesellisiyle, ilişkinin sonuna nokta koyabiliyorsunuz. İşte bu an yıkılan sadece karşınızdakinin gururu değil, içinizdeki itimatsızlığınız çöktüğü andır. 
Sonuçta en iyisi insanları oldukları gibi kabul etmektir diyebilmeliyiz. İnsansız bir dünyamız olamayacağına göre bu kabullenişteki sınır belki de mesafedir. Bu mesafede büyüklenme gibi bir ego olmamalı, her şeyi ben bilirim havası olmamalı, insanları sınıflandırmak gibi yanlış bir davranış hiç olmamalı. Eğer bunlara dikkat edilirse, hem seven hem sevilen olmanız hiç de zor değildir. 

“Bir mesele birçok toplantıya neden oluyorsa, toplantılar gittikçe meseleden daha önemli olmaya başlar. “

​Her gün yazabilmenin huzurunu yazanlar bilir. Yazdıklarınızı her ne kadar kendinize bir anı olarak biriktiriyorsanız da yazı içeriğinde kısacık ama öz bazı mesajların olması, bunun okuyan tarafından algılanması ve geriye bildirim olarak yorumlar ile size geri dönüşünde verdiği  haz, bir diğer konuda kendini kelimelere dökmekten sonra meydana gelen cümleler hali ile de kendi eserinizi  meydana getirmiş olmanıza sebep olmaktadır..
Sosyal Medya Üzerinden  paylaştığım bir yazımın Haberal Kıbrıslı Gazetesinden Sayın Yurdagül Atun dikkati ile gazetenin konuk yazar köşesine taşınması hali ise bana olduğu kadar yazacak olanlara büyük bir teşvik olmuştur.  Kendilerine bir kez daha burdan gazetecilik mesleğindeki dikkatlerinden ötürü teşekkürler ederim..

Bu nedenle dikkat edilmesi, konusu ne olursa olsun, emek harcanarak gerek profesyonel yazarların gerekse amatörce yazanların kısa olsun uzun olsun gazetede olsun, dergide olsun, İnternetten olsun, tweet olsun yazılanların okunmasının  sonu olmadığı gibi okunur olmasınının alışkanlık haline gelmesi, her zaman fayda olarak insana yön veren oluyor..

Bütün bu okumaları yaparken elbette işinize gelen veya işinize gelmeyen cümleler de görebiliriz.  Ancak düşüncede sınır yok ancak cevap verilecekse de bu sınır elbette “edep” olmalı diyoruz.

Sanal ortam elbette herkesin dolaştığı sınırı olmayan bir dünya ama bu sınırları yok dediğimiz dünyada istenildiği gibi davranmak, yazmak, doğru değildir. Bir tür sınır ihlali yapmak gerekse de bunu usul hal ile başkasının hayatındaki, küfür olmamak kaydıyla yapmak gerekir. Yoksa açılan bu söz savaşında kimse umduğunu bulamadığı gibi kendi kişiliğindeki olumsuzlukları ortaya çıkarır..

Her şey yasa değildir.. yasa uyulması gereken kurallar bütünüdür ama yasanın hayatta geçerlilik haline getirilebilmesi durumunu  yaratanlar olarak birazcık zihin yorgunluğu ile bulmak da hepimizin görevidir. 
Her yasak belki bir tepkidir ama bu tepkiye de etkili olmak hal ve davranışlarda ki düzgün, dinlenebilir, çocuksu olmayan, karşıt görüşler ve felsefe ile baş edilebilir.  KKTC olarak biz büyük bir aileyiz aile fertleri içinde her sorunun üstesinden el birliği ile gelebiliriz derken ..

Bu güne nokta mı?

“Bir mesele birçok toplantıya neden oluyorsa, toplantılar gittikçe meseleden daha önemli olmaya başlar.”

#JohnMurphy