Tag: Kıbrıs Star Gazetesi

Gözlerindeki perdeyi arala…

Gözlerindeki perdeyi arala…

‘Avuçların açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı anın bir asra bedel olduğu her gece ve Kandil gecesi için dualarda birleşmek dileğiyle kandilinizi kutlarım.’ Mesajı insani duyguların ve inancın bir ifadesi olarak manevi hissiyatın doruk noktasıdır. Bazı önemli dini günler bayramlar vardır ki … Bu günleri ve manasını ,bütün aileler çocuklarına bir istisna öğretendir… Kıbrıs’ta Mevlit Kandili bu günlerin en önemlisi olup ayrıca ibadet adına okulların tatil olarak resmî tatil günüdür… KKTC’de Mevlit Kandili dolayısıyla her yıl ülkede resmi kurumlar ve okullarda tatil uygulaması devam ediyor. Kandillerin resmi tatil olması 1960 öncesi sömürge döneminde Rumların dini tatil günleri ile denkliği sağlanması amacı ile İngilizlerin kandilleri tatil kabul etmesine dayanıyor, uygulama KKTC’nin kuruluş yılından itibaren güncelliğini koruyarak günümüzde de devam ediyor. Mevlit gecesi dua ile geçirilecek bir gecede bilerek veya bilmeyerek işlenen günahların affı Allah huzurunda af edilebileceği hakikati ile dualar insan ruhunun derinliklerine yapılmaktadır… Mevlit kandili nedir diye tekrarlayacak olursak Mevlid; doğum zamanı, doğulan yer ve zaman anlamına gelmektedir. Peygamber Efendimiz (sav)’in doğduğu geceye Mevlid Gecesi denir. Diye açıklamasının yapıldığı, öğrencilerin bunu bilmesi ve din bilgisi derslerinde bizlerin, yıllar öncesi sınav kağıdına cevap olarak yazdığımız yanıttır… Bizler küçüktük ,büyüdük, kandil gecelerinde içinizden ne geliyorsa Yüce Rabbinizden isteyin dualarınızı içinizden nasıl geliyorsa yapın Allah’ın kabulüdür diyen ailemizin telkinleri ile büyüyen çocuklarız… Bir işe başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek adım atanlarız…Şükretmesini de ayrıca bilenleriz… Kandil gecelerinde ne hissediyorsak yaptığımız duaları ,her gece yastığa başımızı koyduğumuz zaman yapmakta o günün vicdan muhasebesinde hissettiklerimizin duasını avuçlarımızdan ve kalbimizden eksik etmeyenleriz… Bilhassa çağımızda,teknoloji sayasinde şükürler olsun ki bütün dini bilgilere dualara ulaşmanın kolaylığındayız… Bu kolaylığın faydasında olmanın huzur ve mutluluğunu aile yapısı içerisinde daim eyleyenleriz…Mevlit gecesi ve her daim yapılacak bir duayı ise ifade edenlerin yazdığı gibi aynen sizlerle paylaşmak istiyorum. ‘Ey güzelliği akılara hayret ve durgunluk veren Bedi olan Allah’ım. Seni çok seviyoruz. Ne olur Mevlid Kandili Gecesi ve Habibin (sav) aşkına Sen de bizleri çok sev. Bu gecemizi, bu günümüzü, bu haftamızı, bu ayımızı, ömrümüzü hayırlı eyle. Bize ve nesillerimize uzun hayırlı ve sıhhatli bir ömür ver. Geçmiş devirlerde peygamberlere, alimlere nasıl hayırlı işler yaptırdıysan bizlere de öyle hayırlı işler ve dualar yaptır. Meleklerin dillerine destan olacak hayırlı işler ve dualar yapmayı bizlere lütfeyle…’ Ve bizler bu duaların bizlere kalkan olması umudunu hiç bir zaman unutmayanlar olarak attığımız her adımda dualarımızı kendimizden ve sevdiklerimizden esirgemeyenleriz. Ayrıca çevremizde bulunanların, yüreğinde kin, nefret ve riya olmayan herkes içinde dua etmeye de devam edeceğiz…’ Ay vurmuyorsa yüzüne, güneş vurmuyorsa pencerene kabahati ne Ay’da ne Güneş’te ara. Gözlerindeki perdeyi arala’ diyen Mevlana gibi düşüncelerde, etrafımıza dikkatlice ama sevgiyle bakanlarız… Bu yıl Mevlid kandilinin tarihine uygun düşen KKTC Genel seçimleri, bu günlerde inancın ve duanın önemini daha ziyade hissettirmiştir… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde,toplum menfaatine olacak ve ülkemizi güzel günlere taşıyacak 2018 seçimleri dahil her konuda bu mübarek haftada duamız ‘istikrar’ için olsun iç barış olsun diyenleriz… 

Advertisements
Ağlayana omuz,izleyene çare

Ağlayana omuz,izleyene çare

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce, değerli olabilmeli hayat! İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini; ağlayan birine ‘gül’, inleyen birine ‘sus’ dememeli! Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli” diyenler ile tamamen aynı kanaatteyim… 


Cuma günleri kendimi bazı anlarda ana, baba, yalnızlığında bulduğum an onlara gönderdiğim duaların korumasında olduğumu hissedenlerdenim. Kim bu hisleri hissetmez ki? Ana baba, eş desteği her insanın inanılmaz isteği olma halini hiç bir zaman kaybetmeyen 5 duyunun bir anda insan zihninde yer edişidir… Her Cuma günü olduğu gibi bu gün de babam Hüseyin Özdemir’in bizlere mirası, anılarını, yazdığı kâğıtlar üzerinde gözlerimi dikkatle gezdiriyorum… Babamın hayatında çok zorluk çektiği günler varlığı, şimdiki öğrencilerin şanslı olduğu, kendilerinin, sokaktaki elektrik direkleri altında soğuk ve sıcak gecelerde ödevlerini yapabildiklerini, her zaman, hem bize, hem torunlarına devamlı öğüt veren baba, dededen ziyade bir öğretmen ruhu ile konuşandı… Yazdıklarını okumaya devam ediyorum ve anlıyorum ki; babamın hayatında Omorfo Öğretmen Koleji’nin kendisine verdiği tecrübenin farkındalığını var ve şöyle ifade ediyor… Bu kolejin sayılı ilk mezunları arasından olmuş bir öğretmen olarak, birçok okullara gidişlerinin, öğretim metotlarını, psikolojisini öğrendiklerini, çok sayıda kitap, İngilizce, coğrafya, fen konusunda kendilerine ait modern öğretmenler yetişmesinde etken olduğunu da notlarına eklemiş olduğunu okuyorum… Babam Larnaka’ya öğretmen olarak gitmeden önce nikâhlanmam gerekiyor diyendir… Eş seçimini yaparken, köyün güzel kızlarını gözden geçirdiğini ve kendine uygun kızın merhum öğretmen Şakir efendinin 18 yasındaki kızı ‘Fatma’ olduğuna karar verdiğinde kendisinin de 22 yaşında genç bir öğretmen olduğunu yazmıştır… Annemin köyün dışındaki şeftali denen su kuyularından su çekip, testi omuzunda eve su taşıdığını, dikiş-nakış, tezgah çorap dokuma yaptığını, pamuk kozaları ile yaktığı bahçedeki fırında ekmek, çörek pişirdiğini, anneme babasından Yenağra köyünde 80 dönüm arazi kaldığını, nohut, böğrülce, mercimek gibi mahsulü aldıklarını yazan babam, annemin bir öğretmen için ideal bir eş olacağına karar vererek onunla anlaştığını ve nikâh kıydıklarını belirtmiştir… 

Düğünleri bir yıl sonra olacağı için annemin köyde kaldığını her Perşembe okuldan sonra Larnaka’dan Nergisliye bisikleti ile adeta köye uçarak gittiğini mesafenin 24 mil olduğunu yazarken Cuma gün tatili sonrasında Larnaka’ya iki saatte vardığını, notlarına yazarken Larnaka’nın denizinden köye doğru esen rüzgarın, köye gidişinde merhametli, dönüşünde acımasız olduğunu bütün bir samimiyet içerisinde itiraf eden olmuştur… İnsan ailesini, yanındakilerini aralarından ayrılan eş dost gibi her bireyi Cuma günlerinin manevi hissiyatı ile daha çok, özlemekte zor günlerinde olduğu kadar sevinçli günlerinde de onlara apayrı bir ihtiyaç duymaktadır… 

Babamın anılarını 2. dünya harbinin hüküm sürdüğü yıllarda bırakıp şimdiye, günümüze dönüyorum… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde erkene alınan genel seçimleri için belirlenen adayların sosyal medya hesapları dâhil verdikleri demeçleri, haberleri okuyor ve seçime az bir süre kala zihnimdeki istikrar kelimesinin diğer KKTC seçmeni belleğinde de önemli yer tuttuğunu fark ediyorum… Seçmen, koalisyonsuz bir hükümet modeli arzu etmektedir… Mührünü kullanacaktır, deneyimi dikkate bunu dikkate alacaktır. Seçmenin oyunu bu yönde kullanacak olması, müreffeh bir geleceğin teminatı olacağı gerçeği vardır… Bu gerçekten hareketle, Cuma günün anlamında ve duasında daha güzel günlere varmak için seçim gününün bekleyişindeyiz… 

Dinlemesini bilene

Kişiler birbirleriyle konuşarak anlaşır… Dinlemesini bilenler, kendileri de dinlenilir olduğu zaman sözlerini geçirenler olur… Kahve bahane sohbet şahane derler ya, bu konuşmaların dahi bir adabı bir edebi vardır… Sohbet, mekanında, erbabı ile ve sevgisinde anlam kazanır… Hele de sözde kalmamış olduğuna inandığımız kahvenin kırk yıllık hatırası ile devam ederse… Bu aralar her sohbetin derinliğinde siyaset var… Sohbet edenlerin kişilikleri, hoşgörülü, sevgiden yoksun olmayan, karşılıklı anlayış içerisinde geçen sohbetlere doyum olmaz… İşte bu an hem konuşanın hem dinleyenin ayrılmaz bütünselliği olur… Dinlemeden fikir yürütmek olmaz… Ders dinlenmeli, esasında konuşmacı hangi kürsüde olursa olsun dinlenmeli… Bütün ayrı görüşler etkisi altında kalmadan dinlenmeli ve kişinin kendi fikirleri ile örtüşen kısım kabul görüp fikir sahibi olunmalıdır… Ön yargı hiç bir zaman kabul edilir olmamalı… İyi bir gözlem bunun panzehiri olmalıdır… Sokrat kendisinden ders almak isteyen bir öğrenciden hayli yüksek bir ders ücreti istediğinde öğrencinin çok fazla, bu kadar paraya 3-4 hoca tutarım cevabına verdiği cevap ‘İyi ama evladım ben bu paraya bir konuşmasını bir de dinlemesini öğreteceğim.” dediği bilinenler arasındadır… Okuyoruz biliyoruz… Dinlemek sevginin artışına, dostluğun gelişmesine ve en önemlisi yeni fikirlerin de ortaya çıkışıdır… Hitabet belki de her zaman söylendiği gibi kişilere verilen Allah vergisidir. Hitabet gücü olan, kendisini dinletmesini bilen, akıcı konuşması, verdiği cevapları ile kişinin dikkatleri kendinde topladığı apayrı bir özelliğidir… Güzel konuşma üzerine kitaplar çok, ilgi çeken konular okunması kolay ama sesli ifadesi zor olsa da, deneyen çok… Öğrenmek için çaba gösteren çok… İnsanların yaradılışında iki kulak bir ağız olmasının sebebi bir söyle iki dinle değil de nedir? Dinlemek; gelişmenin, medeni olmanın, saygının, nezaketin temel taşı ise boşuna geçen zaman yoktur… Dinlemek alçak gönüllülüğün esasıdır… Daha önce duyduğunuz bir konu olsa da karşısındakine değer veren iseniz kaç kez söylenirse söylensin ilk kez duyar gibi dinlemesini bilmelisiniz… Gurur ve kibir sadece ben varım, ben her şeyin önündeyim ile olmaz… Kişiler ile ekip çalışması yapar gibi görünüp, kendisini ön plana atanlardan çekininiz… Liderin birinci özelliği dinlemesini bilmesidir… Bu takım ruhunun esasıdır… İletişimin, karşılıksız oluşu dayanışma ve güveni yok eden olur… Güvenin ve itimadın olmadığı yerdeki alışkanlık, hastalıklı bir ruhiyattır… Geldiğimiz son noktada, yeni bir Seçim ve Halkoylaması yasası içeriğinde, Yüksek Seçim Kurulu açıklamalarında, kendini Genel Seçimde bulan siyasi partileri halkın, liderleri dahil olmak üzere, üyesine, sempatizanına kadar görsel ve yazılı basından izlendiğinin unutulmaması, sosyal medya paylaşımları ve yorum düzeyindeki seviyesiz yorumların yapılmasının, seçime girecek siyasilere zarar olarak yansıyacağını bilerek, şahsi hırslarını tatmin eden üyelerini, engellemeleri, eğer bu şekilde devam edecek olur ise samimi tavsiyemiz, yandaşları olan birkaç kişi için dahi olsa taşkınlık yapmamaları hususunda ikaz edilmeleri, liderlerinin ayrı bir görevi olduğudur… Tabi dinlemesini bilenlere… Bu günkü söz de Mevlana’nın olsun… ‘İnsanda güzel olan yüzdür, yüzde güzel olan gözdür ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür…!’

Şahsiyet Meselesi.. 

Ülke gündeminde her konuda konuşanlar vardır… Gündem yaratmada üstlerine akıl tanımayan bu gibi kişilerin acizliği ile bir avuç kişinin kamuoyu yaratma algısı yaratacaklarını sanmaları son derece kötü bir huy… Bu gibi kimseler geçici ve eğlence sandıkları görüşleri ile zararlı söylemlerinin çocukların kalplerinde kötü örnek olduklarının farkında değillerdir… 

İnsanımız ne zaman bu hale geldi, ne zaman bu kadar eleştirileri kişiselleştirdiler, anlaşılır gibi değil fakat akli selim insanımızın kendilerine duyduğu tepkinin farkında olmadıkları kesin… 
Ülkemiz her bir kimsenin soyunu sopunu, bilenler ile doludur… Bu bilgi birikimi ise ansiklopedi değerindedir… Bazen bir isim aşina gelse dahi anında yedi sülalesi öğrenilendir… Bunları bilmek ise geleceğe ışık tutan olduğu kadar, bu gününde tarifi ile örtüşmektedir… Bir bakıyorsunuz kendilerine has yazılımı olanları da gerek sosyal medyada gerekse gazete köşelerinde görebiliyoruz… Hâlbuki yazılımları ile prim yapmak da okunurluk da kişinin karakteridir, kişinin akil üslubu olması gerekendir… Daha ziyade kazanım ve okunur olmanın edebi bu olmalıdır… Bu kural dışı yazılımlar ise kişilerin kendi şahsiyetlerinin teşhiridir… 

Gelelim hikâyemize… Her gittiği yerde el üstünde tutulan Abdal Musa Akdağların Fethiye yüzündeki köye gelmiş. Diğer köylerde olduğu gibi burada yaşayanlar tarafından da büyük itibar görmüş, Abdal Musa da bu köylüleri çok sevmiş. Gözlerinin tokluğunu, almadan vermesini bilen konukseverliklerini pek beğenmiş. . Köyden ayrılıp kendi köyüne dönme zamanı yaklaştığında onlara; Söyleyin bakalım bir eksiğiniz, isteğiniz var mı?” Köylüler Abdal Musa’nın bu övgü dolu sözlerine çok sevinmişler. Kendisine teşekkür etmişler. Hep bir ağızdan;“-Sağ olasın Efendi hazretleri, sayenizde hiçbir eksiğimiz yoktur. Sağlığına duacıyız” demişler. Her şeyimiz var, var olmasına da, sulama suyumuz yok ya Efendi hazretleri. Malımız, davarımız, ekinlerimiz, ağaçlarımız susuzluktan kırılıyor. Ekinlerimiz evinsiz oluyor” demişler. Abdal Musa’nın yüzü bulutlanmış, aslında bu kadar büyük talep beklemiyormuş.” “İyi de” demiş Abdal Musa: “Sizler bu güzellikler, güzel davranışlarla birlikte bol suya kavuşursanız, çok zengin olursunuz. Cebiniz para bulunca Allah’a asi olursunuz, yabancı bir konuk gelince ağırlamazsınız. Suyumuz bol olur da bağ bahçe sahibi ve zengin olursak gelenlere daha iyi bakarız. Yeter ki suyumuz olsun” demişler. Abdal Musa ağır ağır yerinden kalkmış. Dualar okuyarak yürümüş. Asası elinde bir müddet yürüdükten sonra bir kayanın önüne gelmiş, yine bir zaman elleri havada dua ettikten sonra “Ya Allah!” Diyerek elindeki asasını kılıç gibi kayanın böğrüne saplamış. Köylülerin şaşkın bakışları arasında kayada açılan yarıktan buz gibi sular akmaya başlamış. Bu suyun ilk çıktığı yer kendiliğinden genişlemiş, bir çay halini almış. Suyun çıkmasıyla birlikte köyün çehresi değişmiş. Bağlar, bahçeler yeşillenmiş, tarlaların verimi artmış. Köylüler birkaç yıl içinde zengin olmuşlar. Aradan epey zaman geçmiş. Abdal Musa’nın yolu köye düşmüş. Köydeki gözle görülür değişikliği hemen fark etmiş. . Halk büyük bir koşuşturma içindeymiş. Kimse onun geldiğinin farkında bile değilmiş. Köylünün birinden yiyecek ekmek istemiş, “Allah rızası için bir parça ekmek verin” demiş. Dinleyen bile olmamış, üstelik bir de azar işitmiş: -“Haydi yoluna, hangi yüzle yiyecek istiyorsun. Benimle tarlada, bahçede, harmanda çalıştın mı? ”Kendi ağzıyla ekmek istediği halde köylülerden ekmek alamayan Abdal Musa çok üzülmüş. Daha önce bu köylülere su vermesi için Allah’a yalvardığına bin pişman olmuş. Yine ellerini havaya açarak yüksek sesle şöyle dua etmiş: Ey Allah’ım! Bu nankör insanlar, senin verdiğin nimetin değerini bilemediler. Varlık sahibi oldular ama zenginliğin gereğini yerine getirmediler. Gururlandılar, kibirlendiler. Tanrı misafirini aç koydular, var iken vermediler. Onlara armağan olarak verdiğin güzel suyu muhanet kıl, onlara yarayacağı zaman hiç akmasın. Kış mevsimi geldiğinde de bulanık aksın diye dua etmiş… Gürül gürül akan su, o dakikada kesilivermiş. Köylüler işin farkına varmışlar, pişman olmuşlar. İş işten geçmiştir… Böylelikle bu anlatım, Allah nezdinde kabul görmeyen davranışa ibret verici bir efsane olmuştur… Her yaz on binlerce kişinin ziyaret ettiği Saklıkent kanyonundan akan sular: “Yaz ortalarında birden bulanır ve birkaç gün bulanık akar” ve bu efsane dilden dile dolaşır durur… Efsaneler bazı hakikatlere ışık tutandır, bu hakikatler ise bakacağınız ve göz göze geleceğiniz insanların varlığındaki yeriniz olacaktır… Unutulmaması gereken varlıkta ve yoklukta birlikteliktir… Ne demişler ‘Bakacağın yüze, utanacağın söz söyleme’ hepimiz için geçerli bir söz… Dikkat edilmesi ise şahsiyet meselesi… 

Analizi dedikoduya çevirdik

Analizi dedikoduya çevirdik

Ülkemiz genelinde yapılacak olan milletvekili genel seçimleri için bütün siyasi partilerimiz start vermiş durumdadırlar… Bu çerçevede yapılacak seçimlerde aday belirleme ile ilgili YSK kuralları ile hareket etmek konusunda tüm siyasi partiler kendi iç bünyelerinde mutlaka gereken hassasiyeti göstereceklerdir. Seçim yapılacak diye mutabakat sağlanmış olması henüz tarih kesin olmasa dahi tarih herhalukarda Meclis’te tesbit edilecektir… Seçimin yapılması kaçınılmazdır… Nasıl , Ulusal Birlik Partisi Genel Başkanı Başbakan Sayın Hüseyin Özgürgün deyişi ile seçimden kaçsaydık dokuz ay daha iktidarda kalmayı tercih eder ikdidarı terk etmezdik ifadesi ile bu seçimlerin olağan tarihinden önce yapılacağına dair KKTC Meclis kürsüsünden ifadesi ve beyanı olmazdı… Meclis toplantı ve milletvekillerinin konuşmalarını Meclis Tv ‘de ,verilmekte bizler de meclis’te irademizi temsil eden siyasileri milletvekillerini aynen meclisteymişiz gibi takip edip izlemekteyiz,dinlemekteyiz …Çoğu zaman boş koltukların da farkında olanlarız… Zaman yetersizdir, yok,o,yok bu, gibi mazaret üretme konusu miyadını doldurmuştur… Seçim tarihinin belirlenmesi ile birlikte artı 40.gün adayların isimleri belli olacaktır… YSK siyasi partilere gerekli bildirimleri yapmıştır… Her siyasi parti üzerine düşeni yapacak, seçim bildirgelerini hazırlayacak, adayların tesbit edecek ve partisini iktidara taşıma mücadelesinde yer alacaktır… Bu süreçte en önemli faktör günlük yaşamda ve siyasi faaliyetlerde politik konuşmalarda strese yol açan koşulların üstesinden gelebilmenin şartlarında özellikle ‘Liderlerin ‘ sinir kontrol mekanızmalarındaki sabırı kendilerine şiar edinmeleridir… Yüksek ses güç değildir… Böyle davranmaya da hiç gerek yoktur… Gerilim yanlışlığı beraberinde getirendir… Siyasilerden beklediğimiz gibi bu kontrolde, sosyal medya ve köşe yazarlarından da halkın beklentisi farklı değildir… Bu dönem çok önemlidir… İlk kez yeni bir seçim sistemi uygulanacaktır… Bu konuda seçmenin aydınlatılması siyasi partilere düşen görev olduğu kadar biz köşe yazarlarına da düşen asli bir görevdir… Kimse kimseye siyasi etik dersi verecek diye yazı döşeyip bak ben onun için bunu yazdım egosuna girip analiz adı altında dedikodu mahiyetindeki duyumları yazma yanlışlığına düşmemelidir… Sistem ile ilgili her siyasi partinin seçim manifestolarındaki farklılıklar ve bu farklılıklar üzerinden seçmene giderken seçmenin ikna edilmesi gerekendir… Seçmeni av gibi görmek, anlamaz gibi görmek ve adaylar üzerinden kara propaganda yapıp ismen kötülemek son derece yanlıştır ve bu yanlışı maalesef yapan çok kalem vardır… Televiyona çıkan ve programlarda ağız birliği yapanlar da vardır… Bazı kişilerin mizah yapacağım diye başkasının durumu ile ilgili kendi içinde sadece o kişiye karşı değil, toplumun farklı düşüncelerine karşı duyduğu kin ve nefreti dile getirmesi, oldukça acayip,hoş karşılanmayan ve o gün için okunup gülümseme/beğeni alsa dahi daha sonrasında bu gülümsemeyi yapan da dahil olmak üzere aksi tesiri, sessiz çoğunlukta kendini bulan olmaktadır. Diyeceğim odur ki, herkes eskiden annelerimizin bizlere nasihat ettiği üzere ‘Aklınınızı Başına Toplayın’ çalışın o zaman kazanırsınız sözünden hareketle kırıcı olmadan, her adayın ailesini, çocuklarını ve yaşadığımız toplumdaki statüsündeki şimdiki ve seçimden sonraki konumunu dikkate alması, bu seçim sürecinin ülkemiz menfaatine, seçmene örnek davranışların, varoluşunun yaratılmasıdır… Seçim konusu yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim demenin çok ötesinde önem arzedendir… Ülkenin iç politik düzeyinin dış politikada yer alacak yüzüdür…Hepimiz Bunun bilincinde olmalıyız… 


Özel Not 

Cuma, bereketin, huzurun, mutluluğun, dostluğun, birlik ve beraberliğin daha fazla hissedildiği, haftanın her gününe karşılık manevi açıdan önemi olan bir gün… 



Günler ne çabuk geçiyor, geçen her gün, ömrümüzün bir kitap sayfası oluyor… Her insanın ömür sayfasındaki kaderinin alın yazısı nasip ve kısmet ile sınırlı ve bizler bu inançla her evin bacasından çıkan dumanın devamı ve tütmesi için duacı olanlarız… Her günde olduğu gibi bilhassa Cuma günlerinde atalarımıza ve onlardan bize kalan maddi ve manevi mirasın ehemmiyetinde ve duasındayız… Böyle gördük, böyle büyüdük… 
Bugün yeniden Omorfo Öğretmen Kolejinde geçen yıllarında, babamın bıraktığı sarımtırak kâğıtlarda, Hüseyin Özdemir’in anılarını yine sizlerle paylaşmanın heyecanındayım… Babam 10 Kasım 1938 tarihinin duygularını anılarında, anlatırken o gün Kolejde Rum Öğrencilerin akülü radyolarında, Rumların dinlediği Rumca marşlarının çalmadığı, dikkatiyle kolejde büyük bir sessizlik göze çarptığını gözlemlediklerini yazan babam bu şekildeki sessizliği garipsediklerini ve akabinde üzücü haberi duyduklarını yazmıştır… Hemen bütün Türk öğretmen adaylarının bir yerde toplandıklarını, Atatürk’ün manevi huzurunda Türk öğrencilerin saygı duruşu ile üzüntülerini belirttiklerini, İngiliz öğretmenler ve Rum öğrenciler dâhil o gün Atatürk devrimlerinin yeniden konuşulduğunu, herkesin üzüntüsünü, tek tek ifade ettiğini, derin bir sessizliğin 10 Kasım gününe hâkim olduğunu anılarına özel not olarak düştüğünü okuyoruz… 1939 yılında 2. Dünya Savaşı için Mr. Wood’un Türk İslam Lisesi mezunlarını İngiliz ordusuna subay yazdığı günlerde kendisine Müftüzade’yi ve Arif’i İngiliz ordusuna yüzbaşı olarak yazdırdığını söylediğini ve teklifini yaparken , Kolej müdürüne dilekçeni yap ,senin subaylığın ,yüksek maaşın ve terhiste yüksek mevkiin hazır dediğini yazarken ,babam Binbaşı’lık için müracaat etsem olurmu diye sorduğunu, kolej yetkilisini Dr.Sleight’ın ona yok, Generallik mevkisine müracaat et daha iyi diyerek!! tepki verdiğini yazarken Mr.Wood’un babama dilekçeni yaptın mı sorusunu tekrar sorması üzerine Binbaşılık için dedim kabul görmedi, konusunu ilettiğinde kendisine verilen cevabın ‘O Zelandalı’ dan hayır mı beklersin cevabı ile karşılaştığını böylelikle subaylık ısrarından kurtulduğunu ve onları atlattığını ifade etmiştir… O yıllardaki asker yazılımları konusunu hakikaten merak edip kısa sürede araştırdığım zaman, internete Kıbrıs Tarihinin Bilinmeyen Bir Sayfasında Kıbrıs’ın Unutulan Askerleri ve İkinci DüNya Savaş’ında Kıbrıslı Katırcılar başlığında Sayın Ulvi Keser’in Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisinde var olan yazılımına ulaştım, yazdıklarını okuduğum zaman son derece değerli eskiye dayalı bilgilerin orda var olduğunu gördüm. O yılların yeniden okunması bu günlerin refahı ile karşılaştırılması ve Kıbrıs Türk Halkının o günlerde neleri görüp neleri yaşadığının öğrenilmesi gerektiğine bir kez daha kanaat getirdim… Babam notlarında daha sonraki yılda ikişer haftada altı defa uygulamalı derslerini , Kıbrıs’ın çeşitli bölgelerinde örneğin Poli, Çatoz, Malya, Yedikonuk, Angilisiya ve Haydarpaşa okullarında masraflar hükümetten ve amaç ise kolejin marka değerinin yükseltilmesi çerçevesinde yaptırıldığını yazarken her okuldaki uygulamalarından örnekler vererek o günlerin şartlarının nasıl olduğunu da notlarına eklemiştir… Daha sonraki yazımda bu notları sizlerle paylaşacağım. Kolejde ‘Brain Trust’ gecesi yapıldığını bu gecelerde öğretmenlerin sordukları soruların kura ile her öğrenciye tek tek sorulduğunu da öğrenmiş olurken müzik gecelerinde şarkıların / türkülerin Türkçe ve Rumca okunduğunu en çok beğenilen ve alkışlanan türkünün ise bu dörtlüğünün hep birlikte koro halinde Türkçe söylendiğini de hatıralarında yazmıştır… ‘Gelemem ben gidemem ben Her güzele gönül veremem ben Aç kolların sar boynuma Üşüdüm gelemem ben… ‘ Ne güzel, ne anlamlı ne kadar duygu yüklü türkülerimiz olduğunu da bizlere hatırlatan olmuştur… Pazartesi buluşmak niyetiyle hepinize hayırlı cumalar…

Kanaatkâr Ol

Kalp kırmak kolaydır… Kırılan kalbin onarımı zordur… Günümüzde, usul hal ile anlatım, eleştiri, haber en uygun tavır olmalıdır. Zaten bunun dışındaki davranışlar kişinin kendi kültüründe ki birikiminin dışa vurumundan başka birşey değildir. Böyle davrananlar elbette kendilerine benzer kişileri de etraflarında toplayanlardır. Halbuki bu geçici dünyada Allahın insana bahşettiği konuşma kabiliyetini kullanmak hiç ama hiç bir insan için zor olmadığı gibi, sivil toplum örgütü olsun, sendikal faaliyet olsun, gazeteci olsun, siyasetçi olsun, tv yorumcusu olsun, alanında uzman kişiler olsun hadiseleri ifadede irite edici olmamasını ,bilmeleri ve yeteneklerini bu yönde kullanır olmalarını gerektirenlerdir… Elbette ülkemizde bazı işlerde hani derler ya , elde olmayan sebeplerden ötürü, bazı aksaklıkların var olduğunu görüyoruz. Bu her zaman iyinin unutulmasını gerektirmez. Bu aksaklıkları ifade edenlerin üslubu ise her zaman kayda değer, fayda sağlar; ama bazı kişilerin fayda sağlamayan üslubu eğer ne şekilde olursa olsun, rant sağlama yönünde kırgınlığı motive ediyorsa bu ancak toplumsal faydaya verdikleri zarar olur… Beyanatların ,son dakika haberlerinin, havada uçuştuğu, günlerden geçiyoruz… Konu sıkıntısı yoktur. Şimdiki merak , siyasi partiler kimleri aday gösterecek, nasıl bir yöntemle seçecek, kim aday olacak, kim olamayacak, seçim sonucundan sandıklardan iktidar çıkarmı ? Çıkmaz mı ? Yeni seçim yasasına göre seçmen oy kullanılırsa hata yapar mı? yapmaz mı ? O siyasi parti mensubu bunu yaptı ,öbürü bunu yapmadı, onun hakkında bu söyleniyor derken ,anketler yalan söyler mi? Söylemez mi? Diye yazılı, çizili konuşulur günler geçecek ve bu masal hiç bitmeyecek gibi günlerce gündemi meşgul edecektir… Şimdiden gazetelerden ‘mesajlarda’ göndermeler başladı, şahsıma da Sayın Levent Özadam dün gazetesinden mesaj göndermiş… ‘Sayın Tülin Berova, seçim yazılarına epey yoğunluk verdiğinize göre, acaba adaylık bu kez kesin mi? Kadın kotasının yükseltilmesi, sizin için iyi bir avantaj olabilir. Güçlü bir yürek olarak değerlendiriniz deriz’ diye yazmış … Sağolsunlar Star Kıbrıs gazetesinde yazdığım yazılarımı, okuyorlar. Konularımı takip ediyorlar… Yazı içeriklerimde konu siyaset olsun, güncel olaylar olsun, ne olursa olsun, köşemde, yılların bürokratik ve siyasi tecrübemin, yalın bir anlatım mahiyeti her zaman var olandır… 38 yıl siyasi bir partinin kaç kez genel seçimine, kaç kez yerel seçimine, yetkili kurullarının en üst kademesinde hizmet etmiş, köy gezilerine katılmış, ayrıca seçim zamanında, aday saptama komisyon üyeliği yapmış bir kişi olarak elbette fikirlerimi yazacağım, yazmaya da devam edeceğim, ama bu aday olacağım anlamı taşımamalıdır… Yine de ‘Güçlü bir yürek’ denmesi ile siyasette geçen yıllarımın bir nevi özetlenmesi şahsen beni bu mesajda sevindiren cümle olmuştur… Seçime giderken çok şeylerin konuşulup yazılacağı günlerdeyiz… Temennimiz kimsenin kimseyi kırmadığı bir propaganda dönemi olmasıdır… Yaşayıp göreceğimiz çok şeyler vardır… Mevlana’nın deyişindeki ‘Kanâatkâr oIanIar en büyük zenginIiğe sahiptir’ sözü ise mutlaka bu dönemde hatırlanır olmalıdır… 

Sizi ne güzel dolandırdı…

Bugün, bir dolandırıcılık hikayesinde, gerçek günümüz yaşamında ,dün ile bu günün dolandırıcılığın, becerisinde ve zekasında ,pek bir değişiklik olmadığını görmekteyiz… Bu konuda yazmaya karar verdiğimde Ülkemiz insanının çoğunun tanıdığı Tavuri’nin bahse konu aldatma hikayelerinin , aldatan ve aldatılan yönü ile analizini araştırmacı yazar, Sayın Mehmet Hasgüler’in bir gazetede yayımlanan makalesinde internete okudum… Sayın Hasgüler, yazısında Tavuri ve hayatı için anlatımı hakiki ve yüz yüze oldukça ilginç, ne diyor Hasgüler ‘Mustafa Zekeriya. Nam-ı diğer Tavuri! Son on üç aydır İngiltere’de kalıyor… Geçtiğimiz gün Dayanışma Evi’nin önünde aniden karşıma çıkıyor! Yine memleketin “ahmaklarıyla” başı dertte! Anlattığımda Tavuri’ye hak vermemek elde değil… Tavuri İngiltere’den Kuzey Kıbrıs’taki muhtemel cep telefonları arıyor ve bildiğiniz aldatma “numaralarını” oynuyor… Yani 7-8 kişiyi çeşitli kurgularla ikna ediyor ve “MoneyGram” üzerinden hesabına paraların havale edilmesini sağlıyor… Birisine Tesco’nun ortaklarından olduğunu ve karısını-kızını Antalya’daki trafik kazasında kaybettiğini ileri sürüyor… Bu vesileyle onların hatırasına Kuzey Kıbrıs’a bazı fakirlere yardım yapmak istediğini belirtiyor… Bunun üzerine karşıdaki yani K.Kıbrıs’taki aranan kişi de tam üzerine bastınız deyip, Tavuri’yi cesaretlendiriyor… Tavuri doğum kağıdını soyadı kanunundan önce aldığı için İngiltere’ye resmi adı-soyadı Mustafa Zekeriya olarak giriş yapıyor… Pasaport Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yani… Bu konuşmaları yaparken de kendisini Mustafa Zekeriya olarak tanıtıyor! Yani buralarda iş reel gidiyor… Mustafa Zekeriya kendisinin annesinin Türk babasının İngiliz olduğunu ve çok yoğun bir iş adamı olduğunu söylüyor… Benzer kurgularla kimisine Volvo’nun İngiltere bayisi olduğunu, kimisine MoneyGram’ın ortaklarından olduğunu söylüyor ve bu 7-8 kişilik farklı yerleşim yerlerinden hesabına 15 bin dolarlık para yatırılıyor… Bu para yardımını ya da enayiliğini gösterenlerden birisinin polis olduğunu Mustafa Zekeriya söylüyor! Peki, bu farklı öykülerdeki bu insanlar telefonla kendilerine ulaşan bu tanımadıkları adamın hesabına neden parayı yatırıyorlar? Hangi saikle bu oyuna bu yurttaşlar iştirak ediyor? Ve yazısında Hasgüler soruyor… Her arayana para gönderir misiniz? Bu yazıyı okuyunca daha evvel sizlerle paylaştığım İncili Çavuş’un hikayelerindeki aldatma ile ilgili bir diğer hikayesini, hatırladım; ‘Bir gün azam-ı devletten biri sohbet sırasında İncili Çavuşa sorar ve İstanbul’daki dolandırıcılıkta usta birisi var , bu işi nasıl yapıyor merak ediyorum der…İncili Çavuşun cevabı hazırdır… onların şeytan gibi adamları olduğunu dolandırıcılıkta kullandıkları bir çok alet edavatları olduğu söyleyince, aldığı cevap dolandırıcıyı bana getirin olur… İncili Çavuş emri yerine getirir ve en meşhur dolandırıcıyı ağaya götürür… Ağa adama nasıl dolandırıyorsun diye sorduğunda adam alet adavatım vardı ancak sattım ve ilave eder icra-i sanat budur der… Zatı muhterem daha da merak eder ve beni dolandırsana dediği zaman aletlerim yok geri almam ve sizi dolandırmam için paraya ihtiyacım var cevabını veren dolandırıcıya alet parası ne kadar diye sorulur,alet alması için ona bin altın verilir… adam huzurdan ayrılıp gidince, İncili Çavuş gülmeye başlar, sahib-i hane sorar ‘ Niye gülüyorsun? Cevap ‘Sizi ne güzel dolandırdı, ona gülüyorum.’ -Ne demek? Beni kim dolandırdı? -Giden adam , -Canım ben dolandırılmadım, öyle bir şey görmedim denilince İncili çavuş ,efendim, dolandırılmak öyle zannettiğiniz gibi dolaba koyup fırıl fırıl çevrilmek değildir. İşte size bir takım sözler söyleyerek kandırdı, bin altını alıp gitti. ‘Dolandırılmak işte böyledir!’ diyen yine İncili çavuştur… Kıbrısta merak edenler varsa kurnazlığı ile pek ünlü bir Tavuri’miz vardır… Aral Moral’in ‘Tavuri’ adı ile kitabı ise raflardadır… Tavuri bir çok insanımızın tanıdığı bir isimdir… Yaptıklarının yeteneğini “Ben zenginden alır fakire veririm, cezam neyse de çekerim.” diye gösterendir… Olmaması gerekenleri yapması onda alışkanlık yaratmıştır…Ancak aldatığı kişilerin inanmış olmaları ile dalga geçer bir hayatın adamı olarak yazılan yazılara ve kitaplara konu olmayı da hanesine bir şekilde artı diye yazdırmıştır… Yaşanmışlıklar, insana çoğu olayı anlatırken bir yandan dersini de verendir… Ders alıp almamak ise anlayışın ta kendisidir… 

Yüzümüzde açan güller 

Dini bayramlar, hayatımızda önem arzeden günlerdir. Bayram günlerine verilen ehemmiyet, ortak değerlerimizin kesiştiği noktadır. Bayramlar birbirini seven insanların beraberliğinin en yüksek mertebeye ulaştığı, hasretlerin giderildiği, hüznün acının ve yalnızlığın paylaşıldığı, misafirlerilerin ağırlandığı, evlerimizdeki ışığın çoğaldığı vakitlerdir… Zaman, seneleri üzerimizde yaş diye biriktirmiş ancak biz yaşlandığımızı bayramlarda elimizi öpenlerin çokluğu ile anlıyoruz. Bayramlar bize bunu hatırlatandır… Annemin vefat ettiği gün de Kurban bayramının ilk günü olmuştu… Unutulmaz acımız 2002 yılında yaşanmıştı… Hüzünlü ayrılışlar her evde var olan gidişlerdir… Ailesini sevdiklerini zamansız olarak bırakıp gidenler vefatları ile hasretini her evde bırakanlardır. Cemal Süreyya deyişindeki ‘Her ölüm erken ölümdür’ sözünün içinde haps olmak gibi… Bayramlar, neşe ile hüznün karışımındaki geçmişi bir nevi anma seremonisidir… İlkokul yıllarımızda sınavlarda sorulan belirli sorular hiç unutulmayan suallerdir. Dini ve milli bayramları yazınız denirdi… Bizim zamanımızda çoktan seçmeli sorular yoktu. İmtihan kağıdımız bildiğiniz çizgili kağıt idi. İsmimizi yazdığımız kağıdın sağ tarafı ise üçgen şeklinde kapatılan, öğretmenin kağıtlara not verdikten sonra isimlerin ancak sınıfta kağıtlar dağıtılırken görüldüğü sıralardan geçtik. Kurban bayramının, Hacılar Bayramı, Ramazan Bayramının ,Şeker Bayramı olduğunu dini ve milli bayramlarımızı o yıllarda aileden sonra ilk okulda öğrenenlerdik. Bayramları, arife günlerindeki kök ev temizliği, bayram alışverişi ve alınan yeni giysilerle daha çok sevenlerdik. El öptükten sonra verilen bayram paraları ise yüzümüzde güller açtırıyordu… Ailemi hiç evde kurban keserken görmedim. Sadece bildiğim o günler için mutlaka kurban ederi kadar yardımın daha ihtiyaçlı kişilere yapıldığıdır… Kurban bir canın hak için hakka yakınlaşmasının ve bu hususta kararlılık gösterilmesinin somutlaşmış halidir denmektedir, günümüzde kurban konusunda açıklanan kurban bedelleri kadar bağışlar çeşitli kurumlara yapılmaktadır. Bu gibi davranış şekilleri tasvip edilendir takdir bulandır… Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bağışı, yazılı basında Kızılay Başkanının ifadelerinde, bizleri de duygulandırmıştır. Açıklamadaki ifadelerde; ‘Cumhurbaşkanımız bu sene yurt dışında, Pakistan’da kesilmek üzere 3 adet kurban hissesi vekaletini verdi. Eşi Emine Hanım da Bosna-Hersek, Somali ve Yemen’de 3 hisse kurbanının kesilmesi için bizleri vekil tayin etti. Biz de vekaletlerini aldık. Cumhurbaşkanımız her sene olduğu gibi bu sene de kurban vekaleti noktasında Kızılay’ı tercih etti. Bu konuyla ilgili Kızılay’a duyduğu güvene ve teveccühüne biz de Kızılay olarak şükranlarımızı arz ediyoruz. Cumhurbaşkanımızın bu konudaki örnekliği bizim de bu konuyla ilgili faaliyetlerimizi artırmamıza vesile oluyor.’ Kuzey Kıbrıs Türk Kızılay Derneğinde uzun yıllar benimde görev yapmış olmamın bu heyecanda yeri vardır… Böylelikle Türkiye’deki Kızılay Başkanının açıklaması ile Türkiye Cumhurbaşkanının kurban bağışını bir vesile öğrenmiş olduk… Bu gibi bağışların açıklanmasının duyarlı vatandaşlara örnek olma ihtimali ise çok yüksektir… Böylesine anlamlı bağışları ile hareket edenlerin ve kurban bayramında ihtiyaç sahiplerine, yetim sofralarına bir nebze olsun tebessüme sebebiyet verecek bu gibi davranışların, ülkemizde de örnek teşkil etmesidir… Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Kızılay’ı aracılığı ile Türk Kızılayı, KKTC’de kurban keseceğini duyurmuştur… Arefe gününün duasında ve hayrında, karşılayacağımız Mübarek ‘Kurban Bayramı’ tüm İslam âlemine kutlu olsun…

Türkiye olmadan asla 

Şehit Süleyman Uluçamgil, Şanlı Erenköy Direnişinde vatan topraklarını korumak, Kıbrıs’ta yaşayan Türklere yardım etmek gayesiyle, Türkiye’de üniversite tahsili yaparken idealleri etrafında toparlanıp o günün şartlarında, sağlıksız koşullarda Erenköy’e çıkan 400 kadar öğrenciden bir tanesidir… Onun yine Erenköy’de şehitlik mertebesine erişmesi ile tüm şehitlerimiz dahil duyduğumuz büyük acı…. Acı diyorum, çünkü toplumsal olarak duyulan acıların bir de aile içerisinde ‘ateş düştüğü yeri yakar’ misali verdiği çok büyük acılar da farklı boyutlarda hissedilmekte ve yaşanmaktadır… Süleyman Uluçamgil, Kayınvalidem Nazife Mehmet Salih’in erkek kardeşi ve Fota köyü muhtarlığını ölünceye dek sürdüren Muhtar Ali Mehmet Salih’in oğludur… Süleyman, Muhtar Ali beyin Süheyla Vural, Mehmet, Fezile, Sevgi, Ayşe Tonguz, Hatice ve Turgut diye isimlendirdiği çocuklarının kardeşidir… Hepsini aileye girdikten sonra tanıma fırsatım oldu… 1966 yılından sonraki yıllarda köyün şimdiki adı ile Dağyolu’na gidişimiz çok olmuştur… Halen de devam etmektedir… Hani derler ya; ‘toprak insanı çeker’, bu köy de ailecek bizleri fazlasıyla etkileyendir… 1963 hadiseleriyle başlayan çarpışmalar, Mücahit’lerin Kıbrıs’ın her yanında gösterdikleri müdafaa ve Lefkoşa’daki çatışmalar, ‘bekledim de gelmedin’ diye sınırdan Rum askerlerinin biz Türklere sataşması, unutulmayan anılar arasındadır… O yıllarda yine Erenköy mücahidi olan ve İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde okuyan Kardeşim Niyazi Özdemir’in de Erenköye çıkış zamanıdır. Annemin, Erenköy hassasiyeti, tüm talebeler için duyduğu üzüntü, köye gidecek askeri helikopterler ile göndermeye çalıştığı erzak için Türk lisesi bahçesinde verdiği mücadele, sonra kara yolu ile Erenköye gidişleri… Hepsi yarım asır geriden bu güne uzanan ve 1974 Barış Harekatı ile adanın tümünde sağlanan huzurun unutulmayanları olarak hafızalarda yer edendir… Süleyman Uluçamgil, Kıbrıs Türk bağımsızlık mücadelesinin önemli isimlerindendir…1944 doğumludur. Gençliğinin baharında yazdığı şiirleri vardır. Yirmi yaşında vatanı için şehit düşmüştür…Adını Kıbrıs Türk tarihine silinmez harflerle yazdırmıştır. Aynen aşağıdaki mısralar onun duygusallığında ve vatan sevgisinde var olandır… ‘Şimdi burası Lefkoşa Duvar diplerinde tohumun açınması mutlu olur mu? Kahveler sabahlara dek kapanmazken İnsanlar gerneşir mi? Sıcak ekmeğe bakarken vurulur mu insanlar habersiz arkasından Türk oldukları için Tanrım vurulur mu?’ diye, Türklerin çektikleri zülmü -Süleyman Uluçamgil- şiirlerinde dile getirendir… Kıbrısın mücadelesinde var olan acı ve zülmü Süleyman Uluçamgil’ i anlatan eserlerde ve makalelerde ve en iyi şekilde şiirlerine yansıttığı vatan sevgisi ruhunda görebilirsiniz… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin birçok sokak ve caddelerinde şehitlerimizin ismi vardır… Biz her gün evimizden ana yola çıkarken levha üzerinde ‘Şht. Süleyman Uluçamgil’ diye gördüğümüz yazıda onu her gün anmaktayız. Her yıl 8 Ağustos gününü de ayrı anlam ve öneminde, vatanı için şehit düşenleri, minnetle anmakta gazilerimize şükranlarımızı iletmekte ve bütün askerlerimize güç ve kuvvet vermesi için Tanrı’ya dua edenleriz… KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ün gün için yayınladığı mesaj bütünü çok anlamlıdır ancak aşağıda alıntı yaptığım kısım kanaatimce can alıcı noktadır ; ‘Erenköy, Anavatan Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, garantörlüğünün gereklerini yerine getirerek, Kıbrıs adasını Rum-Yunan egemenliği altına sokma rüyası görenlere ilk ihtarını yaptığı yerdir. Türkiye’nin 1964’de, uçakları ile Erenköy Direnişi’ne verdiği destek, dünyaya, garanti ve ittifak anlaşmalarında yer alan etkin ve fiili müdahalenin ne olduğunu göstermiştir’ Aziz şehitlerimiz ve gazilerimizin fedakarlıkları ve kahramanlıklarıyla destanlaştırdığı Erenköy Direnişi hafızalardan silinmeyecektir. Bu anlamlı günde, kahraman bereketçileri, Şehit Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’i, tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle, gazilerimizi saygı ve şükranla anıyorum. Ruhları Şad Olsun.” hepimizin sesi olmuştur…Bir kez daha Türkiye olmadan asla diyenleriz