Tag: Lefkoşa

Keşke rehberlik edilseydi…

Trafik kazalarının gencecik bedenleri toprağa gönderdiği yollardan geçerken kim ne hisseder derseniz? tahminin ötesinde üzüntülerimiz vardır. Cuma gün Girne’den çıkıp Lefkoşa’ya sırf o gün yine bir gencimizi toprağa verme öncesinde Girne- Lefkoşa yolunu görmek açısından kullandım.Dikkatlice ve levhalarda yazan hız limitlerini de ayrıca takip ettim. Hız limitleri 50-65- 100 yol boyunca göze girecek şekilde levhalarda belirli noktalarda vardı. Yola çıkıştaki maksadım o yolu kendimce ve araba kullanırken yol güzergahında nelere şahit olabileceğimi görebilmekti. Yol ortasında nerdeyse kağıt inceliğindeki bariyerlerin birkaç yerinde kazalardan mütevellit eğiklikler hale duruyordu.Yol kenarlarındaki reklam levhalarında “Akel Avrupa Parlementosu adayının”kanaatimce yasallığı tartışılır olan ve KKTC topraklarında büyük pano şeklinde reklamları dahi vardı. Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan’ın 21/1974 sayılı Motorlu Araçlar ve Yol Trafik (Değişiklik) Yasası’nın 6. maddesi tahtında yayımladığı “Hız Sınırının Kısıtlanması Hakkında Bildiri”, Resmi Gazete’de de yer alarak yürürlüğe girdi.” denilen haberleri de anımsayarak yoluma devam ettim. Gerçi bu tebliğ Girne- Dağyolu güzergahı için olsa bile genelde yoğun trafikte kamyonların normal trafik içerisinde yarattığı sorunlar bilinmektedir. Arabayı normal seyirde kullanırken anılar da peşimi bırakmıyordu. Süt Endüstrisi Kurumu Müdürlüğünü yaptığım yıllarda KKTC genelinde süt toplama ve güzergahlarını belirlemiştik. Girne Lefkoşa yolunda kamyonlarının o güzergahı kullanmalarının Girne Lefkoşa serbest Lefkoşa Girne dönüşün yol güvenliği açısından yasak olduğunu o zamanın Polis Genel Müdürü Sayın Pervin Gürler ile yaptığım telefon konuşmasından öğrenmiştim. Hatırlanacağı üzere o zamanlarda yokuş inişinde frenleri patlayan bir kamyonun Girne’ye şehre doğru inişindeki tehlikeli sürüş unutulmamıştır. Hatta o zamanlarda yol kenarlarında kum yığınları olması gerekirken, var mı yok mu?gibi tartışmaların yaşandığını da bilenleriz. İzlenimlerime gelince öncelikle Girne dağ yolunda sürat tahdidi getirilen kamyonların Girne Lefkoşa yolunda da bu limitlere uyma durumunun olması gereken olduğunu düşünmeme sebep ağır yüklü kamyon sürüşüne şahid oldum. 65 km gidilecek yerde hız limitine ben uyarken dev gibi kamyonun çok süratli bir şekilde yanımdan hızla geçişini hayretle izledim. Üstelik Güzelyurt yolundaki aracın devrildiği haberini ve gösterilen fotoğrafları sabah facebook Web tv haberlerinde görmüştüm. Kamyon üzerinde ne olduğunu anlayamadığım ve oldukça yüksek demir aletlerin, bir an üzerime düşebileceği hissine kapıldım. İleride yokuşta yükten ötürü yavaşlayan kamyonun kurallara uygun mesafede arkasında gitmeme rağmen ani bir duruşta kamyondaki yükün arkaya devrilebileceği tehlikesinin olasılığı ile yolda ilerlerken,uygun yerde kamyonu geçmek adına, ön dikiz aynasından ve yan aynalardan arkaya bakmak gerektiğinde bir de ne göreyim direksiyondaki genç telefonda konuşuyor ve tek kol ile direksiyonu idare ediyor. Trafik kazalarında bu tür kuralsızlıkların nelere sebebiyet verdiğini kaç eve ateş düştüğünü düşünüp üzülürken, bizlerin de genç olduğu zamanlar olduğunu lakin trafikte kurallara daha fazla uyulduğuna kani oldum. O zamanlarda ellerde “tehlike çanı” gibi akıllı telefonların olmadığı, dikkatlerin bu günlerdeki kadar dağınık olmadığını düşünerek Lefkoşa’ya varırken,refüjler içerisindeki insan boyu karmakarışık otların çift şerit yolun sanki iki taraflı seyircisi gibi rüzgarın etkisinde araç sürücülerinin gözlerini oldukça yorabileceğini, karşıdan gelen araçları gizlediğininin farkındaydım. Otların temizliği bu kadar mı zordu? Keşke Maliye Bakanı Serdar Denktaş ot temizliğine mahallesinden değil böyle yollardan başlayıp, ilgililere, rehberlik edebilseydi!

Advertisements

Serâb-ı ömrüm

Babam Hüseyin Özdemir’in Kıbrıs’ta altmış yıllık anılarını, sarımtırak kâğıtlarda okurken onun lise yıllarına gittim… Okulunun İngiliz müdüründen bahsediyor, müdürün iyi olmasına rağmen Ermeni kökenli eşinin Atatürk düşmanı olduğunu, öğretmenler arasına devamlı nifak soktuğunu belirtiyor. Okulda bayram kutlamaları yasak olduğu için Cumhuriyet Bayramında bütün çocukların okuldan kaçtıklarını, bu sebeple 3 öğrencinin korku mahiyetinde idare tarafından okuldan uzaklaştırıldığı not düşülmüş bu anılarda… O zamanlarda lise öğretmenlerinin ikisinin Ankara Üniversitesi’nden mezun olduğunu, diğer öğretmenlerin ise tecrübelerinin varlığının inkâr edilmez olduğu yazılıdır… 


Müdür muavini Remzi Bey’in kimya formüllerini yazarken dahi kara tahtanın yanından, gözlükleri altından sınıfı süzdüğünü ve bu öğretmenin çok zeki olduğunu yazıyor, fizik öğretmenleri Ali Nizama beyin mükemmel İngilizcesi ile fizik ve coğrafya anlattığını laboratuvar kendisinin öğretmene asistanlık yaptığını da belirtiyor. Deneylerden ve imtihanlardan sonra laboratuvarı kendisinin düzenlediğini, sınıflarında çok muzip bir öğrenci grubu olduğunu ve o yıllarda sınıf arkadaşı Ertuğrul Denktaş’ında onlardan birisi olduğunu belirtiyor. Sınav saatimde sınıfa son gireceğim diyen Ertuğrul, babamdan ona soru sorulduğu anda deney tüplerini demir masadan yere düşürmesini ve hocanın şaşkınlığı esnasında sınıf öğrencilerinin eksik puanlarını bir anda artı yapacağını belirtiyor, sınıf adına yapılan isteğe boyun eğiliyor, Ertuğrul imtihana girdiği anda sorusu hidrolik kanunları nedir diye sorulduğu aynı anda plan devreye giriyor, pat küt bütün laboratuvar malzemeleri yerlere dökülüyor. Bu arada bütün eksiler artı olmuştur. 

Ali Nizama öğretmenlerinin Türkiye’de af çıktıktan sonra Türkiye’ye gittiğini ,daha sonra feylesof adı ile anılan Rıza Tevfik’i Kıbrıs’ta misafir ettiğini, hatta Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın verdiği konferanslara kendisinin de katıldığını yazıyor… 

Bu ismi ve Feylosof lakabını okuduğum zaman Rıza Tevfik ilgimi çekti araştırdım… Çünkü babam onun ‘Serâb-ı Ömrüm ‘ adlı şiir kitabının yüzlercesini öğretmeninin hatırına sattığını da anılarında yazmıştır… Anladığım o ki, bahse konu kişinin Türk şair, filozof ve devlet adamının, hayat hikâyesinin okunmaya değer olduğudur… Nitekim bu hayat hikâyesi içerisinde öğrendiğim en önemli şeyin bana göre Serâbı-ı Ömrüm kitabının baskısın 1934 yılında Lefkoşa’da yapıldığıdır… 

Birkaç şiirine bakmak fırsatım oldu ve beğendiğim ‘Gözlerin’ adlı şiirini, onların anısına sizlerle paylaşmak istiyorum; 
Ruhumda gizli bir emel mi arar 
Gözlerime bakıp dalan gözlerin? 
Aklıma gelmedik bilmece sorar 
Beni hülyalara salan gözlerin! 
Nigâhın gönlüme – ey perî – peyker! – 
Leyâl-i hasretin hüznünü döker; 
Karanlıklar gibi yığılır çöker 
İçimde yer edip kalan gözlerin! 
Huzûrunda bâzen benliğim erir, 
Tavrın hulûsumdan şübhe gösterir. 
Bâzen de ne olmaz ümidler verir 
Sabr ü karârımı alan gözlerin! 
Gamzende zâhir, ey ömrümün vârı! . 
Füsûn-ı hüsnünün bütün esrârı. 
Neşr eder âleme reng-i bahârı 
Koyu menekşeye çalan gözlerin! 
Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler; 
Bakışın zihnimi perişan eyler. 
Bana aşk elinden efsane söyler, 
Aşka inanmayan yalan gözlerin! 

Demek ki bir hayat yaşanırken, önemli olan içinde biriktirdiğiniz anılar ve dostlukların ehemmiyeti her zaman var olandır…

 

İnsan Sevgisi 

Her anne evladı kaç yaşında olursa olsun onun gözünde çocuğu, hep doğduğu anın masumiyetinde sevgisinde ve doğumdan sonra, anne kucağına verildiği zaman annenin, burnunda bıraktığı o unutulmaz cennet kokusunda olandır… Bunun aksini söyleyecek hiç bir ne ana ne de baba vardır… Her anne ve baba çocukları için var olan, onların başarısı için çalışandır. 


Kıbrıs’ta büyük bir çoğunluk evlendikten sonrada anne ve baba tarafından maddi manevi desteklenenler olmaktadır… Çocuk sahibi olan ailelerin çalışıyorlarsa çocuklarına bakan kendi anne ve babaları olmakta, çoğu kez kız tarafı ve erkek tarafı nöbetleşe çocukların bakımını üstlenmektedirler… Eski yıllarda Kıbrıs’ta kreş konusunda seçenek yoktu… Uzun bir sürede olmadı… Bu süreçte çoğu çocuk evde bakılır oldu… Anne baba işe giderken çocuğunu evden eve taşıyan oldular… Eski yıllarda evlenen çift ailenin hangi tarafında ev müsait ise orda ikamet etmeyi uygun bulan olurdu. Bu şekilde hem maddi olarak yararlanmak için, hem pişen yemeğe ortak olmak gayeleri ile doğan çocukların bakımında kolaylık, bu yeni evlilere gençlere geri dönüşümlü bir yardım oluyordu… 

Eski yıllarda okula gidişlerimizi hatırlamak için kendimi zorladım… Kolay değil yarım asır geri gitmek o günlerin şartlarında bunları ifade edebilmek. İlk önce ilkokula başladığımız yıllarda ilkokul altı yıldı. Selimiye İlkokuluna Çağlayan’daki evimizden yaya olarak çıkıp mahalleden arkadaşlar ile yürüyerek okula gidiliyordu. İlkokul birinci sınıf öğretmenimin adı Jale Dizdarlı idi. Kısa saçlarının çevrelediği çehresini, gülüşünü, yüzünüzden, gözlerinden sınıfa yayılan sevgisini, bitmek tükenmek bitmeyen enerjisinden bu gün dahi etkilendiğimi söyleyebilirim. 60 yıl evvelki ilk günü, en öndeki tahta, iki kişilik sırayı, hatırlamak bu günlerin gündeminin tesirinden olsa gerek… Hatırlıyor insan yüreği. Nedense o zamanda hiç bir çocuğun okula başlayıp evinden ayrıldı diye ağladığını da görmedim veya anımsamıyorum… Limasol’da Sedat Simavi İlkokulu yine okula yaya gidişler… Tekrar Lefkoşa 5 ve 6’ıncı, sınıf bu kez okula gidişimiz bisiklet ile… O zamanlarda kız bisikleti diye tabir edilen ön tarafında demiri olmayan bisikletler vardı. Daha sonra arkadaşlarla yine yürüyerek okula gidişler… Çağlayan parkından geçiş, merdivenleri çıkıp mahalle aralarından Atatürk İlkokuluna gidiş… Okul çıkışlarda ise okulun önünde trafik olmayışı… Ailelerin araçlarının sıra sıra olmadığı okul bahçesi… AÖA talebelerinin okul çıkışlarını izlemek de ayrı bir görsellik… Bizler, bir şekilde şımartılmaktan, belki de mahrum olan çocuklardık. O zamanlarda, anaokulları, kreşler yoktu. Daha sonra sıra kendi çocuklarımıza geldi. İlkokulda onlar da okula yaya gidenlerdi… Çağlayan parkında arka merdiven ayaklarına yakın hisarın duvarının hemen yanında 3 sınıflı ilkokula gittiler. Halen orda faaliyetini sürdüren o zamanların Shell Benzin istasyonu geçişi ile parka geçiş trafikte zor yaratandı. Mağusa’ya giden yol o zamanlarda geçişlerde barikat… Çağlayan Bar hepsi o yol üzerinde… Atatürk İlkokuluna onlar da hep yaya gittiler. Okul çıkışlarında mutlaka polis öğrencilere yol geçişlerinde yardımcı…Yıllar geçti çalışma yeri, Süt Kurumu 1979 görev yeri Köşklü Çiftlikteki, Kilise karşısındaki hala daha kilisenin içi ev olarak kullanan komşuların karşısındaki evde çalışma.. yolun sonu ise..{ Köşklü Çiftlik İlkokulu } Şht. Tuncer İlkokulu. İşte o zaman çocukların okula gidişi dönüşü benle beraber olmaya başladı. Türk Maarif Koleji’nde bazen yaya bazen bisikletle bazı hallerde ise araçla gittiler Günümüzde TMK önünde gördüğümüz velilerce okuldan çocukların alınışı çok az. Okula devam ettikleri sürece okul aile birliğinde görev… Sıra torunlara geldiğinde Özel Berova 3 yaşında sınıf arkadaşım Ayla İbrahim’in yönettiği yuvaya gidişi… Bu yıllarda artık aileden ayrılıp okula başlangıçta çocukların ağlayışları…2 yıl sonrasında ana sınıf başlangıcında artık sokağa giren okul otobüsü ile tanışma hali… Kapıda geliş saatlerinde balkonda bekleyişler. 5-10 dakikalık gecikmeler de otobüste görevliye telefon açışlar, ilkokul yıllarında hayatımız otobüs yollarını beklemekle geçti. Girne’ye yerleştikten sonra halen çoğu ailede olduğu gibi okul otobüslerini bekleyişler sürüyor… Eylül’e ne kaldı? Ne olursa olsun kim ne derse desin çocuk sevgisini ana olsun veya olmasın bilen, insani duyguları yoğun olan kişilerin, kalbi duygularında sevdiklerinin yeri başkadır… Bu sevgi dostların çocukları için de geçerli olandır… Bu sevgi bütünselliği ise her ailede söz birliğidir… Aynen Ata’mızın dediği gibi ‘Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır.

Alışılmış çözümlerin dışına çıkmak..

Her mesleğin kendine özgü bir anlatımı vardır. Kabiliyeti vardır… Bu meslek grupları içerisinde en çok havadis taksi şoförleri ile berberlerin koltuklarında dinlenen ve çoğu kez bir ülkenin içindeki yöresel durumdaki gidişatı üzerinden fikir sahibi edineceğiniz merci olmaktadırlar… Bildiğiniz gerçekler ile dinlediklerinizi birleştirdiğinizden konunun özüne ulaşmış olursunuz… Bazen büyük sorunların çözümüne ulaşmak dinlediğiniz her kişinin fikirlerinde saklı olandır… 


Çevrenizde tanıdığınız kişilerde karakter farklılıkları mutlaka vardır. Herkesin iyi, herkesin kötü olduğunu düşünmek doğru olmasa bile en sevilmeyen kişilerin burnundan kıl aldırtmayalar olduğu üzerinde sanırım “görüş birliği var mıdır?” diye sorulsa sevilmedikleri hususunda oy birliğine varılır… Huysuz insanlar zaten hiç sevilmeyenlerdir…Bu konuya, güzel örnek teşkil edecek bir hikâyeyi okuduğum zaman bende sizlerle paylaşmayı uygun buldum. Hikâye; Osman Efendinin baş ağrısı ile ilgili… Her gün devamlı başı ağrımaktadır. Doktorlar bir türlü teşhis koyamamakta, ağrı kesicilerin dozu her geçen gün artırılsa da çare bulunmamaktadır… Osman Efendi Uşak’ın ileri gelenidir… Gözleri de yaşarmaya başlamıştır… Kendini tedavi edeceklere servet vaat eder… Ev halkı perişandır. Osman efendiyi İstanbul’a götürürler. Bütün tıbbi teknolojik imkânlar denenmiş tetkikler yapılmış olmasına rağmen ağrı geçmemekte, ağrı kesici iğneler de faydasız kalmaktadır. Aile yurt dışına gidelim der Amerika’ya gitme modası olmadığından İsviçre’ye Zürih’e gidilir… Oradaki doktorların Osman Efendiye tavsiyesi memleketine git evinde dinlen olur. Çözüm bulunamamıştır, çaresizlik baş göstermiştir. Osman efendinin evine dönüşünde hiç keyfi kalmamıştır, ailesi onun berberi Mehmet Efendiyi eve davet ederler, konuşmalarının iyi olacağı kanaatindedirler… Berber onu tıraş ederken dahi yataktan kalkacak mecali olmayan Osman Efendi ağrılar içinde kıvranmaktadır… Berber kulak kılı, burun kılı derken Osman efendinin burnunda iç kısmında, kıl dönmesi olduğunu fark eder, cımbızını çıkarır, kılı çeker, kılın sökülmesi ile duyulan acıdan Osman efendinin acı ve ıstırap dolu sesi kapı dışına taşar… Aile, berberi, cımbızı ve üzerindeki kıl ile birlikte kapı dışarı edip kanayan buruna da pansuman yaparlar… Osman Efendi uyumuştur… Ertesi gün derin uykusundan uyandığında, Osman efendi baş ağrısının yok olduğunu fark eder. Doktorlar sinir uçlarına değen bu kılın hastalığa, baş ağrısına sebebiyet verdiğini açıklarlar… Çözümün bu kadar basit olduğunu keşfetmek yerine, çözümü uzak yollarda, ülkelerde denemekte ısrar edenlere inat, Osman efendi berberini yanına çağırır ve sağlığı için vaat ettiği serveti berberine bağışlar… 

Verilen söz tutulmuştur… Hayatın engebeli yollarında ve insan hayatında ister hikâye, ister gerçek her anlatımın bir ders niteliği taşıdığı unutulmamalıdır… Bu hikâyeden birçok konuda üretilecek sonuçlar vardır… Hikâye deyip geçmemek de gerekir… Neden mi? Kendime ait bir anıda gizli… 4-5 yaşlarındayım sokakta oynuyoruz. Elimde bir avuç fındık var. Ne hikmetse o gün için elimdeki fındıklardan bir tanesini burnuma soktuğumu net hatırlıyorum. Fındık bir türlü burnumdan çıkmadığı gibi nefes alışımı da engellemeye doğru gidiyor… Annem hemen acil servise götürüyor, Rum doktor bir türlü fındığı çıkaramıyor, burunda kanama var annem büyük bir el çabukluğu ile doktorun elinden dişçilerin de kullandığı bir aleti alıp, el çabukluğu marifet o hızla aletin ucunu eğiyor ve hadi şimdi dene doktor diyor… Fındık çıkarılmıştır… Doktor ise hiç böyle bir çözümü düşünmediğini söylüyor. Mesele halledilmiştir, aynen bu deyişte ki gibi ‘ İnatçı bir problem yalnızca alışılmış çözümlerin dışına çıkılarak halledilebilir.’ Her hikâyede bir hakikat vardır…

Eski Lefkoşa ve Komşuluk İlişkileri.. 

Komşuluk deyip geçmeyin, çoğu İnsanın bir zamanlar ev alırken kriterleri arasında ev alma komşu al, algısı yerleşmiştir. Şimdi biz komşularımızı bile tanımıyoruz diyenler vardır mutlaka. Doğrudur. Zamanımızda, nedense o eski zamanın komşuluk ilişkileri yok gibidir. Hayatın eskiden gelen günleri hala daha mal sahiplerinin çok olduğu eski mahallelerde devam etmektedir. Köşklüçiftlik giriş yolu ile Dereboyuna geçen yolda yılların ahbaplarının evleri Cafe, restaurant haline dönüşüp gençlerin eğlence mekanı olmasına rağmen o eski zamanımızın yeni mekanlarında, yıllarca evvel kimler geldi geçti biz hatırlayanlarız. Çağlayan bölgesi henüz eski zamanın evleri ile daha bakir kalsada, bizlerin tanıdığı ne kadar çok insan bu dünyadan göçüp gitmiş, ne çok insanı ebedi istirahatgahlarına uğurladık. Arkada gözleri yaşlı, aile bireyleri ile olduk. Komşuluk ilişkilerinin en yoğun duygu yüklü günlerinde gelenek ve göreneklerin yerine getirilmesinde, birbirleri için, dayanışma içinde olan aileler gördük, bizler de bu kaynaşma içinde olduk. Hepimiz bunları bir bir yaşayanlarız. 1974 Mutlu Barış Harekatından sonrası göçlerin etkisi ile, eşdeğer yerleşimleri ile eski komşuların ülkemiz sınırları içerisinde ayrı yerleşim birimlerinde yeni komşuluk ilişkileri oluştu. Birbirinden uzakta, yaşam koşulları nedeniyle ikamet eden, eski komşular yine de o eski günlerin birlikteliklerini unutmayanlardır. 20 Temmuz 1974 yılı üzerinden çok uzun yılların geçmiş olması, göçmenlerin yeni yerleşim yerlerine iskan edilmesiyle komşuluk ilişkileri, evveli ve sonrası diye ikiye bölmüş durumdadır. Kuzeyde oturan ve Güney ile mal ilişkisi olmayan, ancak Türk Rum karma köylerinde oturanların dahi Türk Mahallesi, Türk kahvesi diye geçmişten gelen bir bölünmüşlüğün, adada yaşamın, çok eski yıllarının değişmez gerçeğidir. Bugün Güney Kıbrıs genel anlamda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile komşuluk ilişkisi içerisindedir. Bu komşuluk ilişkilerinde ara bölgede çeşitli isimlerle yapılan etkinliklerde sürdürülmeye çalışılan ortak komşuluk ilişkileri, bir kısım grubun sadece kendilerini bağlayan göstermelik gösterileridir ve dizi filmler arasındaki kısa, dakikalık reklamlara benzemektedir. Lefkoşa’da çocukluk yıllarını yaşayan, okula yürüyerek veya bisiklet ile giden bizlerin de yaşadığı yarım asırdan fazla bir zaman diliminde Kıbrıs’ta komşuluk konusu, içimizde kalan hep iyi yöndeki anılarda birikmiştir. Komşuda pişen yemeği pişirenlerin o yemeğin kokusu komşuya da gider diye tellerden karşılıklı verilişini, herhangi bir vefat halinde cenaze dönüşü hazırlanan çorba ve yemek çeşitlerinin evden eve verilişine kadar, bütün dostlarında bu yöndeki getirimleri aile eşrafının hep bir evde yas tuttuğu günlerde bir nevi izazı olmaktaydı. Halen de aynı gelenekler aldığımız kültür gereği sürdürülmektedir. Komşuların sevinçlerine de karşılıklı dostlukların, yardım katkısı fazlası ile olmaktadır. Hani derler ya dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur bizler bu günleri de görenleriz. Eski komşular eski komşuların çocukları ile aynı duygularda buluşanlarız. Lefkoşa’da hala daha eski komşularımız vardır. Sokağımızdaki, varilli/kum torbalı sınırlar olmasına, sokak sonundaki sınırlar ötesine, Güneydeki askeri birliklerin üzerinde dalgalanan bayrakları görmemize rağmen, kendi yerimizde ülkemizde sokağımızda Güvenlik Kuvvetlerinin güvenliğinde, Türkiye’nin garantörlüğünde barışın olduğu sokaklarımızda yaşamaktayız. Kendi sınırlarımız içerisinde serbest dolaşım hakkına sahip olanlarız. Küçük Kaymaklı sınırındaki askeri kontrolde olan yolun sivil araçlara açılması ile Hamitköy kavşağından Lefkoşa şehir merkezine gerek Mağusa’dan olsun gerekse civar köylerden olsun, o yönde oturanların İtimat otobüsleri yolundan geçişleri ile mümkün olduğunda trafiğin rahatlığını memnuniyetle görenleriz. Komşuluk ilişkilerinde, samimiyetin varlığının, zenginliğindeyiz. Bu zenginlik çocuklarımıza bıraktığımız gerçek mirastır. Bu mirasta geçmiş yılların güveni sadakati ve vefası var olandır.

Geçmiş Zaman Olur ki..

Lefkoşa’da Ülkü Sokaktaki evimiz bitinceye kadar Çağlayan bölgesinde Tahsin Yazıcı Sokakta Öğretmen Sn. Moreket ile eşi İclal hanımın evinde kiracı olduk. Sokağın başında Kasap Ömer Dayı Kutlu Adalı‘nın babası. Onların yanında, Yenişehir Bakkaliyesinin sahibi ve de Ergün Olgun’nun babası Mehmet bey ile eşi Kıymet Hanım. Sonrasında Talat Çobanoğlu ile ailesi… Daha ileride Tarımcı Hakkı bey. Debbağ ailesi, Damdelen ailesi. Fotoğrafçı Özeş Bey, Vedia Hanım, Arka evde ise annemin çok samimi arkadaşı İsmet Özerlat ve ailesi oturmakta… Arka bahçe teli kesik, oradan kısa yoldan gidiş geliş, geçiş ev ziyareti yapıyorlar. Zaten Çağlayan Mahallesinde uzun yıllar ikamet etmek bu isimleri, isimlerin bilebildiğimiz hikayelerini de bize her an hatırlatmakta. O zamanların meşhur ayakkabıcısı Bahçeli, ilk Türkiye gazete bayisi Hazım Remzi ayni zamanda o yılların milletvekili Hüseyin Çağlayan, Erdal Onurhan babası ve ailesi… Saymakla bitmeyen isimler… Harmancı ailesi. Ertuğrul Akbel ailesi, Hüseyin Özel, Feryal Sükan, Hüseyin Coşkun, Erol Onbaşı, Yorgancı Derviş Dayı. Daha birçok isimler. Hepimiz mahallede ev sahibi. YAK spor kulübü yanından başlayarak. Bütün evlerin içinde ikamet var veya yok mahalleye gittiğim zaman yıllar süresince bu evlerden kimler geldi, geçti neler yaşandı geçti diye düşünüyorum. İnkar edecek değilim hem üzülüyorum hem de anıların yükü altında ezildiğimi hissediyorum. Bizim mahallede Gülsen Çobanoğlu en iyi arkadaşım, ( kendisini yakın bir geçmişte aramızdan ayrıldı) bahçelerinde su kuyusu ve üzerinde tulumbası var o tulumbanın altında etrafı keskin teneke ile çevrilmiş üzerinde lenger duran taş… Kim derki hangi çocuk o tulumbanın üzerinde dönecek düşecek ve alttaki taş kenarındaki teneke kaş altından burunun tümünü yaralayacak. İşte o çocuk benim… Babamın köy okul teftişinde olduğu için yokluğunda, şimdiki güney acil hastanesine, annem tarafından mahallenin üzgün bakışları arasında götürülecek. Burnum üzerinde hafif de olsa o günlerin kanıtı yara izi halen duracak. Eskiden yaralara atılan dikiş sayısı yaranın ehemmiyetini de ifade ettiğinden komşularımızın 16 dikiş ha deyişleri hala kulaklarımda. İşte o mahallede unutmadığım ilgi çeken rahatsızlığım. Taze Bakla yiyip zehirlendiğim zamandır. Yaşım 5-6, ne biçim zehirlenme ise idrar kanlı geliyor. O zamanın meşhur ve aranılan doktoru Fazıl Küçük; aile doktorumuz. Hemen babam gidip eve gelmesini sağlıyor. Dr. Fazıl Küçük genç bir doktor. Memleket sorunlarına da duyarlı Kıbrıs sevdası doruklarda. Babamla konuşmalarından bunu o yaşlarda bile anlıyorum. Tam 15 gün her gün evimize gelip tedavi edip iyileştiren hekim. Daha sonraki yıllarda siyasi mücadelesinde işte benim doktorum dediğim kişi. Seneler sonra milletvekili aday adayı olduğum zaman gel kızım Halkın Sesinde seninle röportaj yapalım deyip röportaj yaptıran, daveti yaparken zehirlenme olayımı da unutmayan hekim. Halen o gazete röportaj kupürünü de anı olarak saklamaktayım. Annem yıllarca küçük çocuklara taze bakla yanında baklanın pişmiş halinin de yenmemesi gerekliliği üzerinde nasihatler verdi. Benim ise çok sevdiğim yemekler arasında her zaman menüdeki yerini muhafaza etti. Gerek çiğ hali ile zeytin ekmekle, gerekse haşlanmış, zeytinyağlı hali ile gerekse kuzu eti ile pişirilen hali ile evimizde bakla yemeği vazgeçilmez bir tutku oldu. Tabi bende korkusu kaldığı için kendi çocuklarıma da belirli bir yaşa kadar taze bakla yedirmediğimi bir vesile açıklamamda fayda var. Yemeğimin tarifleri ise fotoğraflarda var. Özel bey hep bana ne derdi “yemek pişirmek mühendis kafası gerektir” çünkü kendisi de mutfakta olmayı icat yemekler yapmayı seviyordu. Benim mühendis olmadığımı da ayrıca belirteyim. Yaptıklarım sadece rutin annemin yemekleri. Sevdiğiniz yemekler, her zaman elimizdeki malzemenin doğru kullanımı ile ortaya çıksın. Sevgi ile huzur hem Pazar günlerinde hem de diğer bütün günlerde evlerimizden eksik olmasın… 

Lefkoşa’nın Diyet Mutfağı..

​İnsan kendini meşgul etmek istemeye görsün,mutlaka bunu başarır, insan en cok da emeklilik günlerinde  belkide daha rahat bir döneme girer.. Peki bu günlerde emekli yaşamı nasıl geçer diye dönüp bir duruma baktığımız zaman bunun cinsiyete göre pek tabi değişkenlik gösterdiği görülür..

Yaşlılık geliyorum demez,gelir.. Önemli olan bu son zaman dilimi içinde huzurlu,sağlıklı ve rahat yaşayabilmek.. Kalan yaşam sürecinde biraz da kendine zaman ayırmak gibi.. Hal böyle iken de  hobiler ile kendini ifade eden bir hayat  tarzı yaratmak.. 
Bu süreçte kişi kendine öncelikle sağlıklı beslenme ile takviye vermeli, bunun için de mutfak,yemek,pişirim, denge için çok önemli.. 

Bu konularda elbette profesyonel destek almak şart. 

Daha önceleri bir yazımda ele aldığım diyet konusunu bu günlerde daha da ileriye taşımakta fayda var dedim. Dediğimi de yaptım araştırdım:)  bu sefer Girne Lefkoşa diyetisyen konsiltasyonunda daha başka bir strateji uygulaması buldum.. Komşumuz Diyetisyenim Funda Bilginer ile Lefkoşa’daki diyetisyenim Gizem Adıgüzel Erbildim  ikilisini sağlık için iletişimin kolay olduğu bu ortamda buluşturup, onlardan yardım istedim.. Önemli olan zayıflamak veya şişmanlamak değildi, önemli olan bir insanın sağlığı idi:) 
Sonuç da; Sabah kahvaltısı,ara öğün,öğle yemeği ara öğün ve akşam yemeğinin diyetisyen Gizem hanıma ait onun, yiyecekleri kişiye özgü hazırladığı  CHERISH diyet mutfağından faydalanmak konusunda görüş birliğine vardık. 
Ülkemizde bu konuda keşke lokanta olsa demiştim demesine de olduğunu geç de olsa yeni farkettim  böylesine önemli bir konuda yardım alabilmenin varlığı, hakikaten diyet yapmak konusunda irade gösterenler için son derece önemli bir alternatif. 
Düşünün her gün, yemeğinizi evinize ulaştıran bir ulaşım sistemin de sonuç alabilmenin heyecanı, ne kadar güzel bir beklenti.. Belki Kıbrıs’a özgü paylaştığım yaptığım  yemekler hepsi şimdilik yazılarımda saklı ama, DİYET mutfağındaki tad da lezzetli.. 
Ülkemizde bu sektörde gösterilen atılım hakikaten takdire değer bir yatırım.. Kendilerini  kutlamak gerek. 
Sonucu mu?  tabi ki paylaşacağım.. paylaşmadan önce..
Bu güne nokta mı? 
Bir Kızılderili deyişinde ki gibi..
“Yaşamının örümcek ağını ören, insanın kendi değiIdir; o bu ağda sadece bir teIdir, bu ağa yaptığı her katkıyı, asIında kendi kendine yapmıştır.” 

 

Çağlayan Bölgesinden Saray Önüne Bakış..

​Sarayönü dendiği zaman,ne kadar da dikilitaş aklımıza geliyorsa,Saray Otelin alt köşesinde Hazım – Emine Hazım Remzi’ye ait gazete-kitap-adler marka daktilo ve Van Housen marka gömlek de satan dükkan hafızamızda  eski yıllardan , derin yer edendir, Diğer köşede Atai Kardeşler,karşısındaki Braun Marka beyaz eşya satan Ahmet  Sedat ….. Şimdiki gibi Sarayönü kalabalık olmasa da zamanın hükmünde Lefkoş’anın göbeğinde Rüstem kitap evi ile de Hacı Halitler’in dükkanlarını da göze batan dükkanlar arasında idi..

Gazete dergi ,Tom Miks, Teksas almak için 12-13 yaşlarınının heyecanı ile annemle yeğen olan Emine halamı dükkanda ziyaret ettiğimiz günlerin hala daha etkisindeyim.. Hazım Remzi eniştem ,Emine halam şimdilerde satılmış olan evleri ile Lefkoşa Çağlayan’daki evimizle ayni mahallede olduğundan beraberce uzun yıllar bu yaşamı çeşitli anılar ile sürdürdük  ta ki onlar ordan taşınana kadar. Kemal,Ayşe, Metin çocuklarıydı onlar bana evden de mecmualardan Ses’i Hayat dergisini gazeteleri  geri iade etmem şartı ile beleş olarak veriyorlardı itina ile okuyup geri veriyordum. Babamın aldığı Akbaba dergisi de beğenerek okuduğum dergiydi. Emine halam ile beraber oturan büyük Pembe Halamı,Halil Enişteyi de hatırlıyorum . Hazım Remzi’nin milletvekilliğini ayrıca bahçesine ektiği o güzelim rengarenk zinya çiçeklerini gece geç de olsa bahçede hortumla suladığını da.

 Halamın kitaplara ayırdığı kocaman dört bir duvar kütüphane odasını da. Halam Engin Gönül adı ile şiir de yazardı. Çok ama pek çok hatıra ile yine darmadağın albümler arasındayım.Halamın  1948 imzalı nikah resmi ayrıca Pembe Halamın fotoğrafları o zamanı yansıtsınlar arasında .. zaman hızla geçiyor 2017 geçiş günlerindeyiz.. 1960 lı yıllardan bu güne çok ama çok değişiklik var:)) 

Çağlayan Mahallesindeki evimizin bu gün mahallede Berova Klinik olarak sağlık hizmeti vermesini mahallemiz sakinleri çok yerinde bir karar olarak nitelendirdiler. Geçen gün Hatice Teyzemde kızkardeşi ile kızları ile Erol beyle kahve sohbetinde bu husustaki söylemleri de beni çok memnun etti ..

Biz,hepimiz mahallemizi,bölgemizi çok sevenler idik. Bu sevgiyi çocuklarımızın sürdürmesi ile mahallede oluşları da ayrı bir gururun ta kendisi oldu..

Yıllar öncesini, geçtiğim her eski evin önünde duraklayarak bir anı ile hatırlamaktan kendimi alamıyorum.  Bu belkide bir hüznün Sonbaharda ki adıdır..
Bu güne nokta mı?💕💕
“Oturma odası, insanlığın ortaokuludur. Doğru veya yanlış bir yaşamın temeli burada atılır.”

Lefkoşa’nın serini… Lefkoşa’ nın soğuğu..

​Lefkoşa’nın akşamları yazda ne kadar serin ise kış geceleri de  o kadar soğuk oluyor. 

Isınma şekli ülkemizde büyük bir sorun. 
Annem torunları tıp tahsili yaptıkları altı yıl boyunca Edirne’de ev kiralayıp orada yaşadı. Zaman zaman bizler de gittik.  Ama  annem hep özverili bir davranış sergiledi. Torunları üzerindeki etkisi ile onların rahmetlik anneannelerine saygıları halen devam ediyor. Dahası Kandemir Oğlum ilk kızının adını FATMA koydu .Annemin adını..Nasıl büyük oğlum rahmetlik eşim Özel Berova’nın adını yaşattığı gibi..
Bazı olayları insan hiç unutmaz,unutur gibi olsada yeri,zamanı hatırası bir görüntüde,bir fotoğrafta,bir şarkıda bir ağaçta bir çiçeğin kokusunda bir damla gözyaşı ile yanaklarından süzülür akar bazen silmeye dahi vaktin olmaz.. 
Lefkoşa’daki ev de benim için öyledir.. Bahçesindeki bir yasemin ağacı ile Yusuf ağacı yine bu gün eski yıllardan bu güne kadar  yüreğimizde yer eden yeri ile can buldu ..
Kasım ayının bu günlerinde soğuk havanın kendini hissettirmeye başladığı ayda evimize kurduğumuz borulu soba da öyle..Bu borulu sobaları da abimin İstanbulda tıp tahsilini tamamladığı yıllarda ordan Kıbrıs’a getirmesi ile annem evimize kudurmuştu..O zamanın hükmünde bu lüks bir ısınma şekli ile dikkat çekici idi:))  Her gün gaz yağı almaktansa yan yatırılmış varil içinden dışa monte çeşme ile sobanın bidonunu her gece Gaz yağı doldurduğumuz gibi Macilla benzin istasyonundan gelen kamyonetin bahçeye  girip varili gaz yağı dolduruşu film şeridi gibi sanki bir güne sığmış gibi gözlerimin önünden geçti gitti. 

Buna sebep ise bu gün o Yusuf ağacından kestiğimiz bir meyve diliminde ki tad ile hemen yanındaki yasemin ağacının beyaz kokulu çiçekleri oldu.. 
Belkide insan yaşına eklenen, her yaş, daha yufka bir kalbin sesine tanıklık eder. Bu yaşamın gerçekleri, her evde bir başka, hatıranın yeri mutlaka vardır,anılır ve yeniden yaşanır. 
İşte bir Cuma gününün duasında hepimizin bu  dünyadan geçen sevdiklerini sevgi ile anarken..
 Bu güne nokta mı ?💕💕
“Allah kuluna üç şekilde cevap verir; ‘Evet’ der istediğini verir; ‘Hayır’ der daha iyisini verir; ‘Bekle’ der ve en iyisini verir. #Mevlana”

Bir günde bir ömür..

​Bir ömrü bazen bir gün içerisine de sığdırabilirsiniz..
Anlatmak kolay iş değildir.. Anlamak da õyle..

Öğrenebilmek için anlatmak ,anlamak için ise zeka her zaman gerekli olan meziyet..

Bu ikili her zaman iki aklın birbirine olan ihtiyacıdır.
Bazı durumlarda anlamak kimsenin işine gelmez.. Anlamak istemediği için değil işine gelmediği için..
Çalışma hayatında da bu böyle.. Konu çalışanların sekiz saatlik mesainin doldurulması değil, işin gerektirdiği hususları bu zaman diliminde günlük olarak yapmaktır.  Hayat ders kitapları gibidir. Günlük çalışma olmaz ise birikimler o hale gelir ki sınıfta tekrarı kaçınılmaz kılar.. Zamanın kaybı ise aleyhe işleyen testere haline gelir. 

İş hayatında “bilmiyorum ” cevabı çok irite edici bir cevaptır.. Araştırma ise, bu cevabın en son verilecek bir hale gelmesindeki  anahtarı..

Küçük  yaşlardan bir adım önde olmak çabası insanoğlunun vazgeçilmez egosu.. Ama  bu egodan kıskakançlık denen o kötü huyu nefret ile birlikte hayatınızdan çıkarmanız hali bu adımların başarısı için mümkün olan..
Yılların tecrübesi ile yıllar evvel verilen anne baba nasihatlerinde fazla söze gerek yok “gözümüzün içine bakın ne yapmanız gerekiyorsa orda yazılıdır ” denmesindeki anlayış bu gün için de geçerliliğini korumaktadır. 
Yaşamı  gün içinde sığdırabilemek; mutluluk ise  uzun süreli dostlukların,arkadaşlıkların, sürdürülebilir olması hali ile geçerliliğini muhafaza eden bir bütünün kendisi..

Gelen her güzel  gün gecesi, gündüzü, ruh sağlığı ile, hepimize hedeflerimizde,rehber olsun ..💕💕 13 #Ekim