Tag: northcyprus

Kanaatkâr Ol

Kalp kırmak kolaydır… Kırılan kalbin onarımı zordur… Günümüzde, usul hal ile anlatım, eleştiri, haber en uygun tavır olmalıdır. Zaten bunun dışındaki davranışlar kişinin kendi kültüründe ki birikiminin dışa vurumundan başka birşey değildir. Böyle davrananlar elbette kendilerine benzer kişileri de etraflarında toplayanlardır. Halbuki bu geçici dünyada Allahın insana bahşettiği konuşma kabiliyetini kullanmak hiç ama hiç bir insan için zor olmadığı gibi, sivil toplum örgütü olsun, sendikal faaliyet olsun, gazeteci olsun, siyasetçi olsun, tv yorumcusu olsun, alanında uzman kişiler olsun hadiseleri ifadede irite edici olmamasını ,bilmeleri ve yeteneklerini bu yönde kullanır olmalarını gerektirenlerdir… Elbette ülkemizde bazı işlerde hani derler ya , elde olmayan sebeplerden ötürü, bazı aksaklıkların var olduğunu görüyoruz. Bu her zaman iyinin unutulmasını gerektirmez. Bu aksaklıkları ifade edenlerin üslubu ise her zaman kayda değer, fayda sağlar; ama bazı kişilerin fayda sağlamayan üslubu eğer ne şekilde olursa olsun, rant sağlama yönünde kırgınlığı motive ediyorsa bu ancak toplumsal faydaya verdikleri zarar olur… Beyanatların ,son dakika haberlerinin, havada uçuştuğu, günlerden geçiyoruz… Konu sıkıntısı yoktur. Şimdiki merak , siyasi partiler kimleri aday gösterecek, nasıl bir yöntemle seçecek, kim aday olacak, kim olamayacak, seçim sonucundan sandıklardan iktidar çıkarmı ? Çıkmaz mı ? Yeni seçim yasasına göre seçmen oy kullanılırsa hata yapar mı? yapmaz mı ? O siyasi parti mensubu bunu yaptı ,öbürü bunu yapmadı, onun hakkında bu söyleniyor derken ,anketler yalan söyler mi? Söylemez mi? Diye yazılı, çizili konuşulur günler geçecek ve bu masal hiç bitmeyecek gibi günlerce gündemi meşgul edecektir… Şimdiden gazetelerden ‘mesajlarda’ göndermeler başladı, şahsıma da Sayın Levent Özadam dün gazetesinden mesaj göndermiş… ‘Sayın Tülin Berova, seçim yazılarına epey yoğunluk verdiğinize göre, acaba adaylık bu kez kesin mi? Kadın kotasının yükseltilmesi, sizin için iyi bir avantaj olabilir. Güçlü bir yürek olarak değerlendiriniz deriz’ diye yazmış … Sağolsunlar Star Kıbrıs gazetesinde yazdığım yazılarımı, okuyorlar. Konularımı takip ediyorlar… Yazı içeriklerimde konu siyaset olsun, güncel olaylar olsun, ne olursa olsun, köşemde, yılların bürokratik ve siyasi tecrübemin, yalın bir anlatım mahiyeti her zaman var olandır… 38 yıl siyasi bir partinin kaç kez genel seçimine, kaç kez yerel seçimine, yetkili kurullarının en üst kademesinde hizmet etmiş, köy gezilerine katılmış, ayrıca seçim zamanında, aday saptama komisyon üyeliği yapmış bir kişi olarak elbette fikirlerimi yazacağım, yazmaya da devam edeceğim, ama bu aday olacağım anlamı taşımamalıdır… Yine de ‘Güçlü bir yürek’ denmesi ile siyasette geçen yıllarımın bir nevi özetlenmesi şahsen beni bu mesajda sevindiren cümle olmuştur… Seçime giderken çok şeylerin konuşulup yazılacağı günlerdeyiz… Temennimiz kimsenin kimseyi kırmadığı bir propaganda dönemi olmasıdır… Yaşayıp göreceğimiz çok şeyler vardır… Mevlana’nın deyişindeki ‘Kanâatkâr oIanIar en büyük zenginIiğe sahiptir’ sözü ise mutlaka bu dönemde hatırlanır olmalıdır… 

Advertisements

Sizi ne güzel dolandırdı…

Bugün, bir dolandırıcılık hikayesinde, gerçek günümüz yaşamında ,dün ile bu günün dolandırıcılığın, becerisinde ve zekasında ,pek bir değişiklik olmadığını görmekteyiz… Bu konuda yazmaya karar verdiğimde Ülkemiz insanının çoğunun tanıdığı Tavuri’nin bahse konu aldatma hikayelerinin , aldatan ve aldatılan yönü ile analizini araştırmacı yazar, Sayın Mehmet Hasgüler’in bir gazetede yayımlanan makalesinde internete okudum… Sayın Hasgüler, yazısında Tavuri ve hayatı için anlatımı hakiki ve yüz yüze oldukça ilginç, ne diyor Hasgüler ‘Mustafa Zekeriya. Nam-ı diğer Tavuri! Son on üç aydır İngiltere’de kalıyor… Geçtiğimiz gün Dayanışma Evi’nin önünde aniden karşıma çıkıyor! Yine memleketin “ahmaklarıyla” başı dertte! Anlattığımda Tavuri’ye hak vermemek elde değil… Tavuri İngiltere’den Kuzey Kıbrıs’taki muhtemel cep telefonları arıyor ve bildiğiniz aldatma “numaralarını” oynuyor… Yani 7-8 kişiyi çeşitli kurgularla ikna ediyor ve “MoneyGram” üzerinden hesabına paraların havale edilmesini sağlıyor… Birisine Tesco’nun ortaklarından olduğunu ve karısını-kızını Antalya’daki trafik kazasında kaybettiğini ileri sürüyor… Bu vesileyle onların hatırasına Kuzey Kıbrıs’a bazı fakirlere yardım yapmak istediğini belirtiyor… Bunun üzerine karşıdaki yani K.Kıbrıs’taki aranan kişi de tam üzerine bastınız deyip, Tavuri’yi cesaretlendiriyor… Tavuri doğum kağıdını soyadı kanunundan önce aldığı için İngiltere’ye resmi adı-soyadı Mustafa Zekeriya olarak giriş yapıyor… Pasaport Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yani… Bu konuşmaları yaparken de kendisini Mustafa Zekeriya olarak tanıtıyor! Yani buralarda iş reel gidiyor… Mustafa Zekeriya kendisinin annesinin Türk babasının İngiliz olduğunu ve çok yoğun bir iş adamı olduğunu söylüyor… Benzer kurgularla kimisine Volvo’nun İngiltere bayisi olduğunu, kimisine MoneyGram’ın ortaklarından olduğunu söylüyor ve bu 7-8 kişilik farklı yerleşim yerlerinden hesabına 15 bin dolarlık para yatırılıyor… Bu para yardımını ya da enayiliğini gösterenlerden birisinin polis olduğunu Mustafa Zekeriya söylüyor! Peki, bu farklı öykülerdeki bu insanlar telefonla kendilerine ulaşan bu tanımadıkları adamın hesabına neden parayı yatırıyorlar? Hangi saikle bu oyuna bu yurttaşlar iştirak ediyor? Ve yazısında Hasgüler soruyor… Her arayana para gönderir misiniz? Bu yazıyı okuyunca daha evvel sizlerle paylaştığım İncili Çavuş’un hikayelerindeki aldatma ile ilgili bir diğer hikayesini, hatırladım; ‘Bir gün azam-ı devletten biri sohbet sırasında İncili Çavuşa sorar ve İstanbul’daki dolandırıcılıkta usta birisi var , bu işi nasıl yapıyor merak ediyorum der…İncili Çavuşun cevabı hazırdır… onların şeytan gibi adamları olduğunu dolandırıcılıkta kullandıkları bir çok alet edavatları olduğu söyleyince, aldığı cevap dolandırıcıyı bana getirin olur… İncili Çavuş emri yerine getirir ve en meşhur dolandırıcıyı ağaya götürür… Ağa adama nasıl dolandırıyorsun diye sorduğunda adam alet adavatım vardı ancak sattım ve ilave eder icra-i sanat budur der… Zatı muhterem daha da merak eder ve beni dolandırsana dediği zaman aletlerim yok geri almam ve sizi dolandırmam için paraya ihtiyacım var cevabını veren dolandırıcıya alet parası ne kadar diye sorulur,alet alması için ona bin altın verilir… adam huzurdan ayrılıp gidince, İncili Çavuş gülmeye başlar, sahib-i hane sorar ‘ Niye gülüyorsun? Cevap ‘Sizi ne güzel dolandırdı, ona gülüyorum.’ -Ne demek? Beni kim dolandırdı? -Giden adam , -Canım ben dolandırılmadım, öyle bir şey görmedim denilince İncili çavuş ,efendim, dolandırılmak öyle zannettiğiniz gibi dolaba koyup fırıl fırıl çevrilmek değildir. İşte size bir takım sözler söyleyerek kandırdı, bin altını alıp gitti. ‘Dolandırılmak işte böyledir!’ diyen yine İncili çavuştur… Kıbrısta merak edenler varsa kurnazlığı ile pek ünlü bir Tavuri’miz vardır… Aral Moral’in ‘Tavuri’ adı ile kitabı ise raflardadır… Tavuri bir çok insanımızın tanıdığı bir isimdir… Yaptıklarının yeteneğini “Ben zenginden alır fakire veririm, cezam neyse de çekerim.” diye gösterendir… Olmaması gerekenleri yapması onda alışkanlık yaratmıştır…Ancak aldatığı kişilerin inanmış olmaları ile dalga geçer bir hayatın adamı olarak yazılan yazılara ve kitaplara konu olmayı da hanesine bir şekilde artı diye yazdırmıştır… Yaşanmışlıklar, insana çoğu olayı anlatırken bir yandan dersini de verendir… Ders alıp almamak ise anlayışın ta kendisidir… 

Stratejik Çimento.. 

Zaman bizleri her türlü girişimde etkileyen ve tasarrufu hatırlatan, geçmişi ve geleceği ile elimizdeki en büyük sermayedir… Zamanın biriktirmesi olmaz, ancak zaman içerisinde gelişen olayların birikiminde zamanın kronolojik etkisi vardır. Geçen zaman uzun bir süreyi temsil ederken, içinde barındırdığı ülke coğrafyasının gerçeklerini unutmamak gerekir… Zamanın hızına yetişmek için çok çalışmanın önemi vardır. Hız yakalanmaz olsa dahi en azından başarıda etkinliği olandır… Birikimini yapamayacağımız zamanı eşit parçalara bölmek plan yapmak ve bütüne gitmek, kararlarda olumluyu yakalamak için gerekli. Etkin ve verimli zaman kullanımı bir terazinin hassasiyetindedir… Bu hassasiyet içerisinde Kıbrıs Meselesi zamanımızın en önemli konusudur… Stratejik konumu dolayısıyla ilgi çekendir… Zamanın hükmü, bu olayda çare olmamıştır… Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Serdar Denktaş’ın Facebook sayfasından yaptığı bir açıklama olmuştur. Konu son derece önem arz etmektedir ve Denktaş’ın yazımı aynen aşağıdaki gibidir ‘Biz her zaman tek bir şeye vurgu yaptık. Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda kendi kendini yönetme hakkı ve iradesi. Dönemsel olarak veya rüzgâra göre değil her zaman, her yerde ve en başından beri altını çizdiğimiz tek bir kelime oldu bizim: Egemenlik. Halkımızın bu topraklar üzerindeki egemenlik hakkı. Bugün kısa bir zaman aralığında iki ayrı haber okuduk. Birinci haber Güney Kıbrıs Eğitim Bakanlığı’nın okullarda dağıttığı formların üzerinde “Hangi Azınlıktan olduğunuzu işaretleyin” kısmında birinci sırada “Kıbrıslı Türk” seçeneği konmuş olması. Nitekim Kıbrıslı Rum Liderliği’nin bize nasıl baktığının en üst düzeyde ifadesi “Azınlık çoğunluğa hükmedemez”cümlesiyle Rum Lider Anastasiadis tarafından daha önce de dile getirilmişti. İkinci haber ise İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Straw’ın Independent’te yazdığı yazı: “Kıbrıs’ta çözüm adada iki ayrı devlet olduğunu kabul etmek ve Kıbrıs Türk Devletine Uluslararası tanınmışlık vermektir…” Her iki habere de baktığım zaman senelerce bizi azınlık olarak görenlere boyun eğmeyip, kendi varlığımıza ve kendi egemenliğimize sahip çıktığımız için gurur duydum. Biz bu topraklarda kimseye yama olmayacağımızı yıllardır dile getiriyoruz sanırım artık “Dünya” da olması gerekeni görmeye başladı…’ Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş tereddütsüz bu yazdıkları ile haklı bir konumdadır. Halkımız azınlık kelimesi ile aşağılanırken Rum liderlerin Kıbrıs’ta çözüme yakınız gibi sözde yapılan açıklamaları, her zaman olduğu gibi geçerliliği olmayan beyanatlardır… Huylunun huyundan vazgeçmediği, gerek Rum Eğitim Bakanlığı forumlarındaki soruda, gerekse evvelindeki Enosis plebisit ile ilgili kararlarında ve en mühimi Hrisostomos’un “Kreşlerle başlıyoruz, iki yıla kadar ilkokul, altı yıla kadar da ortaokul ve lise yapacağız. Üniversite yapma olasılığımız da ihtimal dahilindedir” şekilde açıklamaları ile kreşlerden başlayarak eğitimin kilise hegemonyasına girişi ile eğitilecek neslin geçen zamandaki 50 yılın ayni zihniyetteki insanın yerine geçeceği yeni nesil olacağı unutulmamalıdır… Zaman müsaittir vaktin öneminde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güzel günler için çalışılması verimliliğin artırılması ve aidiyet duygusunda iç bünyemizde birbirimizi sahiplenmek konusunda geç kalmadan hareketlerimizi yoğunlaştırmalıyız. Ne güzel söylemişler ‘İnsanlar benzerleriyle bütünleştiklerinde kendilerini güçlü hissederler. Aidiyet duygusu insanları bir arada tutan “çimentodur.’ O zaman her zamanki gibi birlikten doğan kuvvetin gücünde olmalıyız… 

Sosyal Jet lag 

Yaz veya kış, erken kalkmak, geç kalkmak, karanlık, aydınlık, faydaları, zararları, etkileri tepkileri, her yıl belirli zamanlarda ağızlarda laf olup dışarıya açıklama ile aktarılırken kiminin dalga geçer ifadeleri, kiminin mizahi anlatımı ile kulaklarda yer eden gözlerde okumuş ve görmüş olmanın hayretini uyandıran her söylem karşınızdakinin anlayışına, kendine sahip bulmaktadır… 


Vücut saati hakkında şaşırtan gerçekler olduğunu okuduğum zaman yine bu gerçekleri diye yazılanları sizlerle paylaşmak istedim… İstedim, çünkü küçüktük büyüdük her saat değişikliğinde hepimizin söylediği, söylemeyen olmadığına inanmadığım bir tekrarda ‘Şimdi eski saate göre saat 12 ‘ Yemek saatimiz geldi, uyku saatimiz gibi örneklerle bu gibi konuşmaların her saat başı veya herhangi bir saatte söylemlerde yer aldığıdır… Günümüz şartlarında her an her yerde elektronik ışığa maruz kalıyoruz. Meğer elektronik ışık vücut saatinizin düzenini bozuyormuş, karanlığın ise yatma vaktinin geldiğini haber veren en doğal ipucu olduğu vücut saatini etkilediği yazıyor… Daha neler anlatılıyor, devam ediyorum; lambadan, televizyondan ya da telefonunuzdan gelen yapay ışıklar beyninizi uyanık kalma zamanı olduğuna inandırabilir ve sizi tetikte tutabilirliği de vücut saatinizin ayarını gevşetiyormuş… Uyku tıbbı konusunda uzmanlaşmış profesörlere göre, “teknoloji bizi doğal 24 saatlik düzenimizden koparmış ve geç saatlerde uyumaya alışmamıza neden olmuştur” deniyorsa alınacak önlemi bizim saptamamız gerektiği de araştırma sonuçlarında yer alıyor… 

Ne diyor araştırmacılar yatak odanızdan teknoloji faktörünü çıkartmak gerekiyor, bu bir çözümdür, fakat teknolojiye aşırı bağlıyız, bazı insanlar için bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay. İnanın ki herkesin yatak odasında olan en az iki akıllı telefon var… Eğer teknolojiye bağlanma ihtimaliniz tamamen ortadan kalkarsa vücudunuz doğal ritmine kolayca geri dönecektir hususu önemli… Araştırma sonuçları, doğal aydınlık ve karanlık dönüşümünün, erken yatan ve geç yatan insanlar arasındaki temel farklılıkları ortadan kaldırmaya yarayan sinyaller yolladığını açıklamaktadır bu araştırmalara göre uçak yolculuğu yapmadan da jet lag yaşayabildiğiniz önemle vurgulanmaktadır. Aslına bakılırsa hafta sonu normal saatinizden geç yatıp, geç kalktığınızda kendinizi halsiz hissedersiniz ve Pazartesi günü normal düzeninize dönmekte zorlanırsınız. İşte Bu duruma dahi ‘sosyal jet lag’ adı verilebiliyor diyorlar… Hani çoğumuzum korktuğu güne Pazartesi sendromu diyorlar ya bu olsa gerek… Sosyal jet lag’dan kaçınmak için hafta sonları da, normal uyku düzeninize mümkün olan en yakın saatlerde uyuyup uyanmaya çalışmalı saatlere dikkat etmelisiniz. Beyniniz vücut saati uygulamasındaki esas saatiniz olmalıdır… Dahası var, en sevdiğiniz meyve ve sebzeler hasat edildikten sonra hemen ölmüş sayılmaz. 2013’te yapılan bir çalışmaya göre, sebze ve meyvelerde de manav raflarında oturdukları sürece çalışmaya devam eden iç saatleri var olduğu ortaya çıkmıştır… Dahası meyve ve sebzelerin bulundukları ortama günler boyunca uyum sağladığı ve ışık kullanılarak günün belirli saatlerinde daha fazla kanserle savaşan antioksidanlar üretmelerinin sağlanıldığı deneme sonuçlarıdır deniyor… Bilinçli bilgi için okumakta fayda var… Araştırma esas… 

Çağımız teknoloji çağı ve bütün bunların etkisinde ve bağımlılığında olan birçok kişi var… Onlara tavsiyemiz kendinizi koruyun demekten başka çare yok… Vücut saatinizdeki bilmediğiniz gerçeklerin varlığında kendinize yer bulmak için seçim sizlere ait, dikkatli olmak sağlığınız gereği… Sosyal jet lag olmamak adına kendinizi bilgisayarlar önünde fazlasıyla meşgul etmeyiniz… Bu konuda çare kendi iradenizdir, iradenizi olumlu konularda kullanınız, göreceksiniz ki kendinizi daha iyi hissedeceksiniz… Bu gün yaz tatili sonrasında ilk toplantısını yapacak olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis’ine, yeni döneminin, ülkemize ve toplumumuza hayırlı olması temennisini, Meclis Başkanı Sayın Dr. Sibel Siber ‘in şahsında tüm milletvekillerine iletir, başarılar dilerim… 2 Ekim 2017

Çaresizlikte Volta… 

Çaresizlik kişinin kendisine uyguladığı en ağır cezadır… Kişi kendisine bu cezayı verdiği zaman çaresizliğine çare arayan bir suçlu gibi düşüncelerinin içerisinde volta atmaya başlar. Birçok insan hiç yoktan kendisine uyguladığı ve ne yapayım ben bu işi başaramıyorum cümlesine kendini hapseden olur… Bütün bu isteksizlik belkide üzerinizde çevrenizden size ulaşan negatif enerjinin potansiyel etkisidir… Çaresizlik içerisinde kıvranan bir çok insanın problemlerini dinlediğiniz zaman hissettiğiniz tek şey bunalmış olmanın dışında kendinizi bir bunalım içerisinde görmektir… Hiç bir problem çözülemez diye bir şey yoktur…Yeter ki çaba sarfetmek konusunda kişide istek olsun… Çoğu çaresizlik kişinin kendini geliştirmesinden mani kılar. Bu korku verecek bir saplantı olur… Öncelikle her olaya bakış yönünüzü değiştirmek ve kendinizle barışmanız gereken tam da bu andır…Eğer güçlü bir arzunuz varsa bu arzu hedefe mutlaka gidecek olmanızı sağlar… Burda hedefinizin zihninizde oluşan haritasına,etap etap uymanız gerekecektir… Amacınız önemlidir… Amacınız doğrultusunda net tavırlarınız daha da önemlidir…Geçen gün bir arkadaşımın sorduğum Lefkoşa- Mağusa uzun bir yol,gidiş geliş sizi yormuyorumu soruma verdiği cevap,’ hayır yormuyor araba kullanırken müzik dinliyorum ayrıca bu sürede kendimle hesaplaşıyorum’ deyişinin ne kadar pozitif bir düşünce tarzı olduğunu ve o kişinin işine olumlu yansımalarının mutlaka var olacağını ve çevresine fayda olarak su gibi akacağını düşününüz… Kendi vicdanınızla yapacağınız her hesaplaşma vıcdanınızın gelir gider tablonuzda bir çaresizliğin de çözümü olur… Bir konu sonlanmadan sarfedeceğiniz her olumsuz sözün zararını çekmek de bazen müstahakınız olmaktadır…Çoğu kez düşünmeden konuşmanın bazen size çaresizlik olarak geri döneceğini bilmelisin…Fikir üretkenliğinizin olması gerekir ki diğer çaresiz durumlara da yol gösterici olmanızı sağlasın… Proplemlerinize yerden değil yukarıdan bakmamakta ayrı bir çözüm halidir… Fırsatları değerlendirmek de öyle… Proplemleri çözerken duygusal davranmanız işinize sadece engel olur… Hayatınız içerisineki oyunun adı ise soru cevap olsun…Soruya cevap düşünceden geçtiğine göre bu yöntem kullanılmalıdır… Bilmeliyiz ki yaşadığımız süreçte attığımız her adımda, düz yol hiç bir zaman olmayacaktır. Engelleri aşmanın ipleri, sağlıklı bir birey iseniz elinizde olandır. İpi ne tarafa,çekerseniz gideceğiniz yöndeki karar sizin olur. Ve siz hiç bir zaman çevrenizde dolaşan sadece sayısı 2-3 kişiyi geçmeyen ve moralinizi bozmaya çalışan magandalara pabuç bırakacak kadar güçsüz değilsiniz aynen Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazdıklarında olabildiğince var olduğunuzu düşünmeniz kaydı ile ‘Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sade içimde simsiyah çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi. Hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaket gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım.Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu artık hürdüm.’ İnsanın kendi kendisine verdiği cevap ve yöntem bu olsa gerek. Sabrın adı gibi… 

Onlar her şeyi anlıyor

Bugün binlerce öğrencinin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde okula başladığı gün… Okula başlangıç günleri insanın hayatında unutamayacağı ender günlerden birisidir…Hele okula başlangıcın ilk günü ise… Bu günde en çok da annelerin heyecanı göze çarpan olur… Babalar gücenmesin diyeceğim çünkü çocuğu okula başladı diye hiç ağlayan bir baba ,onca yıl sınıf kapılarında bekledim hiç görmedim… Okul başlangıçları çocuğun hayatında bir dönüm noktasıdır… Evinden ilk yıl için ayrılacağı, yepyeni bir dünyaya ayak bastığı eğitime adım attığı onu öğretmene teslim ettiğimiz gündür… Bu günden sonra öncelikli olan öğretmenin vicdanındaki sevgi ile birlikte öğrencinin birlikteliğindeki saygı başlar… Her ailenin ayrımsız olarak her evin aile içerisinde uyulması gereken görgü kuralları incelik, ahlak ve terbiye üzerinde ödün vermeyeceği ve topluluk içerisinde küçük olsun, büyük olsun öğrencinin kabul görmesi ve yer edebilmesinin sınırları bu kurallar bütünü vardır…Bu kuralar erken yaşlarda size öğretilenin bir gün gelip kendi çocuğunuza topluluk içindeki sınırın nasıl çizildiğinin varlığının gösterilmesi ve öğretilmesidir…Bazı kurallar yazılı olmayanlardır… Yazılı veya yazısız kurallar kişinin her yaşında öğrendikleridir…Bu süreç eğitimin ta kendisidir… Temel görgü kurallarını öğrenen çocukların bulundukları ortama uyumları çok daha kolay olmaktadır…Hangi anne baba çoçuğuna bu kuralları öğretmez ki her aile çocuğuna bu eğitimi verendir. Sosyal ortama uyum zaten bu süreçten geçmiyor mu ? Geçiyor…Okula başlayan bir çocuğun bilmesi gereken bu kurallar aileden kendisine geçenlerdir… Mesela büyüklerine saygı göstermek gerektiği, başkalarının eşyasını kullanmak için izin istemek gerektiği, büyükler konuşurken söze karışmaması, temiz ve tertipli olması, trafik kurallarına uyması gerektiğini bilmesi gibi kuralları her çocuk bilendir… Zaten her çocuğun küçük yaştan bir sünger gibi etrafında olup bitenleri üzerine çektiği bilinen değil de nedir? Çocuklar doğdukları andan itibaren her şeyi hafızasında muhafaza edendir. Çocuğun sözlü uyarılardan ziyade uygulamalı örnekleri taklit ettiği de ayrı bir gerçektir… Her çocuk etrafında olup bitenin farkında olandır… Sakın onlar çocuk birşey anlamazlar modunda olmayın, yanılırsınız…Çocuğun anladıklarını size anlatmasını da beklemeyiniz…Ailenin çocuğa öğrettiği kurallara öncelikle kendilerinin de uyması ve örnek olması istenendir… Büyük olsun küçük olsun hiç bir çocuğa baskı uygulayarak istediğinizi yaptırabileceğiniz yanlışına ise hiç düşmeyiniz… Kendi kendisi ile barışık bir ailenin topluma kazandıracağı çok şey vardır. unutmayınız ki bir ailenin en büyük yatırımı eğitim ile çocuğuna yapacağı yatırımdır… Her vicdan bu konuda hemfikirdir…Ülkemiz coğrafyasında bu gün okula başlayan her çocuğun değerinde ve sevgisindeyiz… Bizler de çocuk olduk, bizlerde geçmişten bu güne geldik … Bu gün için sonuçta aynen keşke çocukken fazla mutlu olmayıp birazını da bu zamanlara saklasaydım. Lazım oluyor arada…diyenlerin hakikatinde olduğumuz gibi…Çocuk sevgi ile büyür,eğitimle var olur… Unutulmaması gereken gerçek budur…2017-2018 ders yılının başarılı olması dileğiyle… Kolay gelsin… 

Serâb-ı ömrüm

Babam Hüseyin Özdemir’in Kıbrıs’ta altmış yıllık anılarını, sarımtırak kâğıtlarda okurken onun lise yıllarına gittim… Okulunun İngiliz müdüründen bahsediyor, müdürün iyi olmasına rağmen Ermeni kökenli eşinin Atatürk düşmanı olduğunu, öğretmenler arasına devamlı nifak soktuğunu belirtiyor. Okulda bayram kutlamaları yasak olduğu için Cumhuriyet Bayramında bütün çocukların okuldan kaçtıklarını, bu sebeple 3 öğrencinin korku mahiyetinde idare tarafından okuldan uzaklaştırıldığı not düşülmüş bu anılarda… O zamanlarda lise öğretmenlerinin ikisinin Ankara Üniversitesi’nden mezun olduğunu, diğer öğretmenlerin ise tecrübelerinin varlığının inkâr edilmez olduğu yazılıdır… 


Müdür muavini Remzi Bey’in kimya formüllerini yazarken dahi kara tahtanın yanından, gözlükleri altından sınıfı süzdüğünü ve bu öğretmenin çok zeki olduğunu yazıyor, fizik öğretmenleri Ali Nizama beyin mükemmel İngilizcesi ile fizik ve coğrafya anlattığını laboratuvar kendisinin öğretmene asistanlık yaptığını da belirtiyor. Deneylerden ve imtihanlardan sonra laboratuvarı kendisinin düzenlediğini, sınıflarında çok muzip bir öğrenci grubu olduğunu ve o yıllarda sınıf arkadaşı Ertuğrul Denktaş’ında onlardan birisi olduğunu belirtiyor. Sınav saatimde sınıfa son gireceğim diyen Ertuğrul, babamdan ona soru sorulduğu anda deney tüplerini demir masadan yere düşürmesini ve hocanın şaşkınlığı esnasında sınıf öğrencilerinin eksik puanlarını bir anda artı yapacağını belirtiyor, sınıf adına yapılan isteğe boyun eğiliyor, Ertuğrul imtihana girdiği anda sorusu hidrolik kanunları nedir diye sorulduğu aynı anda plan devreye giriyor, pat küt bütün laboratuvar malzemeleri yerlere dökülüyor. Bu arada bütün eksiler artı olmuştur. 

Ali Nizama öğretmenlerinin Türkiye’de af çıktıktan sonra Türkiye’ye gittiğini ,daha sonra feylesof adı ile anılan Rıza Tevfik’i Kıbrıs’ta misafir ettiğini, hatta Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın verdiği konferanslara kendisinin de katıldığını yazıyor… 

Bu ismi ve Feylosof lakabını okuduğum zaman Rıza Tevfik ilgimi çekti araştırdım… Çünkü babam onun ‘Serâb-ı Ömrüm ‘ adlı şiir kitabının yüzlercesini öğretmeninin hatırına sattığını da anılarında yazmıştır… Anladığım o ki, bahse konu kişinin Türk şair, filozof ve devlet adamının, hayat hikâyesinin okunmaya değer olduğudur… Nitekim bu hayat hikâyesi içerisinde öğrendiğim en önemli şeyin bana göre Serâbı-ı Ömrüm kitabının baskısın 1934 yılında Lefkoşa’da yapıldığıdır… 

Birkaç şiirine bakmak fırsatım oldu ve beğendiğim ‘Gözlerin’ adlı şiirini, onların anısına sizlerle paylaşmak istiyorum; 
Ruhumda gizli bir emel mi arar 
Gözlerime bakıp dalan gözlerin? 
Aklıma gelmedik bilmece sorar 
Beni hülyalara salan gözlerin! 
Nigâhın gönlüme – ey perî – peyker! – 
Leyâl-i hasretin hüznünü döker; 
Karanlıklar gibi yığılır çöker 
İçimde yer edip kalan gözlerin! 
Huzûrunda bâzen benliğim erir, 
Tavrın hulûsumdan şübhe gösterir. 
Bâzen de ne olmaz ümidler verir 
Sabr ü karârımı alan gözlerin! 
Gamzende zâhir, ey ömrümün vârı! . 
Füsûn-ı hüsnünün bütün esrârı. 
Neşr eder âleme reng-i bahârı 
Koyu menekşeye çalan gözlerin! 
Sihirdir, şüphesiz, bütün bu şeyler; 
Bakışın zihnimi perişan eyler. 
Bana aşk elinden efsane söyler, 
Aşka inanmayan yalan gözlerin! 

Demek ki bir hayat yaşanırken, önemli olan içinde biriktirdiğiniz anılar ve dostlukların ehemmiyeti her zaman var olandır…

 

Devreden Bakiye 

Unutululması için özen gösterilen veya unutulmayan bir çok anı yaşam süresince insanoğlunu oldukça yakından takip edendir. Umursayıp, umursamamak kişinin kendi düşünce gücü içerisinde oldukça etkili bir yöntem olur… Kıbrıs, yarısında birçok kişi birbirini tanıyandır. Bu tanışıklıkların, derin dostlukları,beraber yaşanan hatıraları vardır… Eylül ayının ilk yazısını yazarken, geçen sekiz ayın içerisinde, kışı, ilkbaharı, yazı, yaşadık geçen aylar sayılı ne oldu ne olmadı hatırlamamak mümkün değil. Her aya devreden bakiye gibi Kıbrıs meselemiz ilk sırada yerini koruyor. Ne diyor bayram mesajında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı ‘nın sözlerini bayram ertesinde yeniden satır satır okuyup, gözden geçirmekte fayda vardır… ‘Kıbrıs sorununun, tüm ilgili tarafların rızası ile bir çözüme kavuşmadıkça bir şekilde gündemde olmaya devam edeceğini belirterek, ancak geçmekte olan zamanın bugüne kadar konuşulan federal çözümün gerçekleşmesine katkı yapmadığını ve iki ayrı devlet varlığını pekiştirdiğini söylüyor’ Cumhurbaşkanı daha ne desin, bu ifadeleri anlamayan yok,ve fakat konuyu saptıran çok. Nitekim 3. Cumhurbaşkanı Sayın Dr.Derviş Eroğlu yaptığı çok yerinde ve zamanındaki açıklaması ile birçok kesimin, Sayın Eroğlu Sayın Akıncı’ya sahip çıktı diye nitelendirmiş olsada, genelde bu açıklamanın kayda değer büyük bir anlamı vardır. Siyasileri olsun, makamları olsun ve nihayetinde en manidarı ve kabul edilemez olanı yaşanan toprak üzerinde, zemindeki oluşumu, unutup, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yerden yere vuranlara esaslı bir cevap olmuştur. Ne demiştir, Sayın Eroğlu ‘KENDİ KENDİMİZİ SUÇLAMA KOMPLEKSİNDEN KURTULMALIYIZ” derken; Cumhurbaşkanı Akıncı için yapılan “istifa etmeli” yorumlarına karşı çıkmış Cumhurbaşkanı’nın beş yıl için seçildiğini hatırlatmış, ve “Son yıllarda Sayın Denktaş’ı çözüm istemiyor diye suçlayan Sayın Talat’ın, Hristofyas ile anlaşamadı. Ben geldim ‘zaten Eroğlu anlaşma istemez’ söylemleri yaratıldığını, Crans-Montana’da kendisini asla vermeyeceği , kendisine göre yanlış önemli tavizler vermiş olmasına rağmen şimdi de Sayın Akıncı’yı ‘Denktaş’laştı’ denilerek suçladıklarını. Solcu da geldi, sağcı da geldi, bir anlaşma olmadı. Anlaşma metinlerini, kabul etmemize rağmen Rumlar anlaşmaya imza koymadı. Peki hala neden kendi seçtiklerimizi suçluyoruz? Bundan vazgeçelim artık. Rum anlaşma istemiyor…” diyen Sayın Eroğlu bir televizyon programında konuyu gerçekleriyle, vurgulayarak özetlemiştir… Eylül ayı her zaman sonbaharın başlangıcı ,Ekim ve Kasım aylarından daha derin romantizmle birlikte hüznü günlerinde taşıyan,adına şarkılar ,bestelenen şiirler yazılan bir ay olarak yeni yıla davetiye olmuş sayılı günler , kaç günü zaten geçmiş,her yıl sonunda, Kıbrıs Meselemiz orta yaşlılıkta sendeleyerek ilerliyor ve yaşlanmıştır… O seçim bu seçim derken sonucu meçhul Kıbrıs meselemizi, daha birçok konuşmanın, müzakerelerin 2018 yılına devri teslim törenini de göreceğimiz bir hal almıştır… Ne diyebiliriz her şeyin hayırlısı olsun… Sonuçta bu söz de gerçek…’Barış milletleri refah ve mutluluğa eriştiren en iyi yoldur Fakar bu kavram bir defa ele geçirilince daima bir dikkat ve itina ve her milletin ayrı ayrı hazırlığını ister.’ 

Sus Payı 

nsan zihni sosyal medyada, yazılı basında yani nerde olursa olsun verilen bir mesajın yıllar öncesine kendisini taşıdığını hissederse, bu akılda olanların unutulmadığını ve bilhassa hatırlanan her hadisenin siyasete adım atacak kadınlarımıza örnek olacağını düşünür. Geçenlerde Sayın Özadam gazetesindeki sayfasından ‘Sayın Tülin BEROVA, seçimler konusundaki köşe yazılarınız bir hayli ilgi görmeye başladı. Hatta bazıları sizin aktif siyaset için hazırlık yaptığınızı bile söylemeye başladılar. Meclis’te kadın vekil sayısı bakımından bunu sonuna kadar destekleriz…’ diye tarafıma mesaj yazmış… İşin siyasi boyutunu bir kenara koyduğum zaman öncelikle memnuniyet duyduğum Star Kıbrıs gazetesinde yazdığım yazıların okunmuş olmasıdır…Okunur olmak ise her yazara motivasyon verendir. O halde siyasi içerikli konular ilgi çekiyorsa yeniden bu mesaj üzerine yazmak, ayrıca bir siyasi parti içerisinde geçen uzun yılların öğretilerini okuyucu ile paylaşma ihtiyacı duydum… Siyaset her ne kadar da mektepli işidir diye algı yaratılmaya çalışılsada aslında siyaset insani ilişkilerin dengesinde aile ile mahallede başlayandır, yaşatılandır. Geçmiş yılların kurumlaşmış siyasetinde bizler aileden, annem Fatma Özdemir’den başlayan siyasi faaliyetler ile varlığını sürdürenler olduk. Aile içerisinde aktif olarak siyasi partilerin organlarında seçilmiş olan bir annenin çocuğu olarak bu günlere gelinceye kadar yaşadığımız, öğrendiğimiz ve öğreneceğimiz edinimler henüz sona ermemiştir. Siyaset yolunda yol alanlar bunu en iyi bilenlerdir… Siyasette var olan babaların ve oğullarını ve kızlarının da siyasette var olan köklü aile misyonunu sürdürdüklerini kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisinde milletvekili olarak görenleriz…Örnek mi? Birikim Özgür, Doğuş Derya ve İzlem Gürçağ ilk akla gelenler… Sayın Serdar Denktaş babasının unutulmaz sevgisini omuzlarında taşıyan ve politikada küçük yaştan itibaren var olan deneyim kazanan siyasetçi… Daha da göreceklerimiz vardır…Deneyimden yanayız… Yaşanmışlıklar siyaseten hiç de boşa giden hadiseler değildir… Kadın olsun Erkek olsun insanlar üstlendikleri diğer roller yanında siyasetle de uğraşanlardır. Siyaseti kimisi akademik düzeyde kimisi fiilen mecliste kimisi de bizzat siyasetin içinde mahallede, parti teşkilatlarında görev alarak bu yöndeki faaliyetlerin bütünlüğü içerisinde öğrenenlerdir. Geçen gün Nejat Konuk’u bir köşe yazısında okudum ve okuduğum bu makale ile çok eski yıllara geri dönüş yaptım. Nejat Konuk ve Gülin Sayıner ile Çağlayan’daki evimizdeki toplantılarına tanıklık ettiğim zamanlar onların partiye üye yazma çalışmalarını, kapı kapı gezerek gecenin geç vakitlerine kadar nasıl çalıştıklarını hatırladım… Siyasete girenlerin, başarıda artı ve eksi puanı, kendi insani ilişkilerinden sağladığı değerler ile ölçülür kanaatim, her zaman var olandır… Siyaset demokrasilerde uyumlu bir ekip çalışması ile ikdidara gidilen yolun adıdır… KKTC siyasi partiler, teşkilatları içerisindeki aktif görevlere yeni yeni kota adı ile kadınların görev almasını zoraki hale getirmiş ve kadınlara bu yönde bir nevi sus payı verme yönünü benimsemişlerdir. %30 dışındakiler bir nevi ötelenmiştir… Gerçi bu yüzdelik en az diye bir mecburiyeti gösterse de bir nevi ayrımcılık hissinin kadınlarca kabulü olmaktadır…Kotaya göre kadın aday aranıyor ve kendimize soralım kaç kişi seçilecek, yoksa kadın adaylar sadece aday gösterildikleri partiye oy taşımacılığı için mi yerleştirilecekler… Düğüm noktası bu sorunun cevabıdır. Varsın bu konulardaki analizleri yine işin uzmanlarına bırakalım… Siyasi teşkilat içerisinde olan bu yönde çok uzun yıllarını bırakan kadınlarımız yenilere bir nebze ışık olsun diyenlerdenim… Eski yıllarda parti organlarında görev layıkı ile yapılandı…Mühür önemliydi… Kadın kollarında kadının kendi partisini iktidara taşımada sosyal içerikli faaliyetler yapması ile kendini ifade etmesi de ayrı bir gerçekti… Kadın kolları çalışmalarında özellikle o siyasi partinin, liderinin yani genel başkanının eşinin yatsınamaz denge unsuru görevi vardır… Uzun süreli ikdidar bir bakıma kadınlarla birlikte yürütülen faaliyetlerin sonucudur… Kadın Meclis’te milletvekili olarak görevlerini genişletmek ve yasamada ve yürütmede yer almak istiyorsa seçilmek için ailevi ilişkilerden tutun seçmen ile olan buluşmalarda her zaman dengeli bir mesafede kendisini anlatan olmalıdır…Bu alanda başarılı olmak istiyorsa bunun son dakikada olmayacağını bilmelidir… Çalışma hayatının aktifliği, hizmet edilen kesimin yoğunluğu ve bu yoğunluk içerisinde siyasetin yeri var olandır. Siyaseti sadece milletvekili sıfatı ile yürütülmesi gerektiği kanaatimce doğru bir ifade tarzı da değildir… Karşılıklı herhangi bir konuşma dahi, konusu ne olursa olsun,siyasi sonuca ulaşandır… Siyasi boyutu ise sempatizanlığın dışında ,teşkilatlarda kadının veya erkeğin görev alması ve bu görevi parti tüzüğünün verdiği yetkiler ve disiplin içinde yapması ile mümkündür…Siyasi partiler, birbirlerini kontrol etmek için vardırlar sözü ise boşuna söylenmemiştir… Ülkemizde İnsan kaynaklarında herhangi bir zorluk yoktur… Yeter ki bütün siyasi partilerin namzet göstereceği adaylar seçmen tarafından benimsensin… 

İnsan Sevgisi 

Her anne evladı kaç yaşında olursa olsun onun gözünde çocuğu, hep doğduğu anın masumiyetinde sevgisinde ve doğumdan sonra, anne kucağına verildiği zaman annenin, burnunda bıraktığı o unutulmaz cennet kokusunda olandır… Bunun aksini söyleyecek hiç bir ne ana ne de baba vardır… Her anne ve baba çocukları için var olan, onların başarısı için çalışandır. 


Kıbrıs’ta büyük bir çoğunluk evlendikten sonrada anne ve baba tarafından maddi manevi desteklenenler olmaktadır… Çocuk sahibi olan ailelerin çalışıyorlarsa çocuklarına bakan kendi anne ve babaları olmakta, çoğu kez kız tarafı ve erkek tarafı nöbetleşe çocukların bakımını üstlenmektedirler… Eski yıllarda Kıbrıs’ta kreş konusunda seçenek yoktu… Uzun bir sürede olmadı… Bu süreçte çoğu çocuk evde bakılır oldu… Anne baba işe giderken çocuğunu evden eve taşıyan oldular… Eski yıllarda evlenen çift ailenin hangi tarafında ev müsait ise orda ikamet etmeyi uygun bulan olurdu. Bu şekilde hem maddi olarak yararlanmak için, hem pişen yemeğe ortak olmak gayeleri ile doğan çocukların bakımında kolaylık, bu yeni evlilere gençlere geri dönüşümlü bir yardım oluyordu… 

Eski yıllarda okula gidişlerimizi hatırlamak için kendimi zorladım… Kolay değil yarım asır geri gitmek o günlerin şartlarında bunları ifade edebilmek. İlk önce ilkokula başladığımız yıllarda ilkokul altı yıldı. Selimiye İlkokuluna Çağlayan’daki evimizden yaya olarak çıkıp mahalleden arkadaşlar ile yürüyerek okula gidiliyordu. İlkokul birinci sınıf öğretmenimin adı Jale Dizdarlı idi. Kısa saçlarının çevrelediği çehresini, gülüşünü, yüzünüzden, gözlerinden sınıfa yayılan sevgisini, bitmek tükenmek bitmeyen enerjisinden bu gün dahi etkilendiğimi söyleyebilirim. 60 yıl evvelki ilk günü, en öndeki tahta, iki kişilik sırayı, hatırlamak bu günlerin gündeminin tesirinden olsa gerek… Hatırlıyor insan yüreği. Nedense o zamanda hiç bir çocuğun okula başlayıp evinden ayrıldı diye ağladığını da görmedim veya anımsamıyorum… Limasol’da Sedat Simavi İlkokulu yine okula yaya gidişler… Tekrar Lefkoşa 5 ve 6’ıncı, sınıf bu kez okula gidişimiz bisiklet ile… O zamanlarda kız bisikleti diye tabir edilen ön tarafında demiri olmayan bisikletler vardı. Daha sonra arkadaşlarla yine yürüyerek okula gidişler… Çağlayan parkından geçiş, merdivenleri çıkıp mahalle aralarından Atatürk İlkokuluna gidiş… Okul çıkışlarda ise okulun önünde trafik olmayışı… Ailelerin araçlarının sıra sıra olmadığı okul bahçesi… AÖA talebelerinin okul çıkışlarını izlemek de ayrı bir görsellik… Bizler, bir şekilde şımartılmaktan, belki de mahrum olan çocuklardık. O zamanlarda, anaokulları, kreşler yoktu. Daha sonra sıra kendi çocuklarımıza geldi. İlkokulda onlar da okula yaya gidenlerdi… Çağlayan parkında arka merdiven ayaklarına yakın hisarın duvarının hemen yanında 3 sınıflı ilkokula gittiler. Halen orda faaliyetini sürdüren o zamanların Shell Benzin istasyonu geçişi ile parka geçiş trafikte zor yaratandı. Mağusa’ya giden yol o zamanlarda geçişlerde barikat… Çağlayan Bar hepsi o yol üzerinde… Atatürk İlkokuluna onlar da hep yaya gittiler. Okul çıkışlarında mutlaka polis öğrencilere yol geçişlerinde yardımcı…Yıllar geçti çalışma yeri, Süt Kurumu 1979 görev yeri Köşklü Çiftlikteki, Kilise karşısındaki hala daha kilisenin içi ev olarak kullanan komşuların karşısındaki evde çalışma.. yolun sonu ise..{ Köşklü Çiftlik İlkokulu } Şht. Tuncer İlkokulu. İşte o zaman çocukların okula gidişi dönüşü benle beraber olmaya başladı. Türk Maarif Koleji’nde bazen yaya bazen bisikletle bazı hallerde ise araçla gittiler Günümüzde TMK önünde gördüğümüz velilerce okuldan çocukların alınışı çok az. Okula devam ettikleri sürece okul aile birliğinde görev… Sıra torunlara geldiğinde Özel Berova 3 yaşında sınıf arkadaşım Ayla İbrahim’in yönettiği yuvaya gidişi… Bu yıllarda artık aileden ayrılıp okula başlangıçta çocukların ağlayışları…2 yıl sonrasında ana sınıf başlangıcında artık sokağa giren okul otobüsü ile tanışma hali… Kapıda geliş saatlerinde balkonda bekleyişler. 5-10 dakikalık gecikmeler de otobüste görevliye telefon açışlar, ilkokul yıllarında hayatımız otobüs yollarını beklemekle geçti. Girne’ye yerleştikten sonra halen çoğu ailede olduğu gibi okul otobüslerini bekleyişler sürüyor… Eylül’e ne kaldı? Ne olursa olsun kim ne derse desin çocuk sevgisini ana olsun veya olmasın bilen, insani duyguları yoğun olan kişilerin, kalbi duygularında sevdiklerinin yeri başkadır… Bu sevgi dostların çocukları için de geçerli olandır… Bu sevgi bütünselliği ise her ailede söz birliğidir… Aynen Ata’mızın dediği gibi ‘Çocuk sevgisi insan sevgisi için bir ihtiyaçtır.