Tag: northcyprus

Eğitimde kalite üçgeni 

Büyük bir hızla geçen günlerin arkasındaki yılların insan üzerinde gerek kendisinin, gerek bir yakınının, gerekse bir dostunun gerçek anıları, gelecek kuşağa bilgi olur, ders olur, tecrübe aktarımı olur, adını daha ziyade sizlerin koyacağı böylesine yaşanmışlıklardan herkes kendi hayatındaki kesitleri de görür, hatırlayan olur… 


Şeker Bayramından itibaren yazmaya başladığım ve babamın bizlere miras bıraktığı notlarını okumaya ve sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. 1933- 1938 yılları arasındaki anılarda yani seksen dört yıl evvelinde Lefkoşa İslam Lisesi vardır. Kıbrıs’ın her yerleşim biriminde gelen öğrencilerden 50 kişi alınacağı bu liseye babam, burslu öğrenci olarak girer… Yıllar sonraki itirafında bu okuldan mezun olan öğrencilerin politika da etkin rol aldıklarının bilinçaltındaki etkisiyle bu okulu tercih ettiği yazılıdır… Okuldaki ilkokul öğretmeni olan Necdet Arabın, matematik ve İngilizce derslerinde son derece iyi olduğu, Hoca Salih Efendi’nin cübbe ve sarığı ile modern fikirli olduğu, Türkçe derslerinde süper diye nitelendirdiği bu kişinin Arapça bildiğini ve divan edebiyatı şiirlerini nükteli olarak kendilerine anlattığı gibi, imametliğinin halk tarafından beğenildiği vaaz ettiklerinin akla yakın olduğu da belirtilmektedir. Rumca öğretmenleri Nejat beydir, Baflıdır… Rumca bilen öğrenciler ile Rumca konuşmaktadır… Babam Rumca dersinden ezber yaptığı için hep iyi not aldığını yazmıştır. Türk okullarında neden Rumca dersinin okulda okutulduğunu şu şekilde açıklamış ve hükümet imtihanları diye yapılan ve memur alımlarında bu iki lisanı bilenlerin tercih edildiğini yazmıştır… .Bu iki dili bilmenin avantajından bahsetmiştir. 

Yusuf Kaptan ise haftada bir saat dersi ile bütün öğrencilerin vücutlarında sızı yaratan ağır bir tempo ile ders veren beden eğitimi hocasıdır… Lefkoşa’nın tek spor kulübünde antrenörlük de yapmaktadır bu kulüpte babamın sınıf arkadaşları vardır. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın kardeşi Ertuğrul Denktaş, Derviş Arap, Hacı Baba, Hirsofulu Selçuk ve Raşit Birinci’nin takımda oynayan 5 öğrenci olduklarını, faaliyetler açısından yazmıştır… Okulda sekiz saat İngilizce dersi verilmektedir… İngiliz öğretmen, Cemal Müftüzade’yi Fikret Ozan’ı ve öncesinde Esat Zaim’i ve Cahit Zeki’nin derslerini İngilizce yaptırdığını ve Rumlara rakip pozisyona getirdiği görüşünü de babam notlarında yazandır… Erkek Lisesi yakınındaki Victoria Lisesi tamamen kızların gittiği bir okuldur… Erkek öğrencilerin okul çıkışlarında kapı önünde durmaları eski adetlerine uygun olduğunu ve oralarda kız öğrencilerin çıkışlarını beklediklerini yazarken, akla şimdilerde kız erkek çocuklarının ellerindeki akıllı telefonları ile zaman ve mekân fark etmeksizin iletişimde sorun yaşamadıklarını, mesajların mektup yerine geçtiği günlerdeyiz. Öyle mektup saklama gibi dert de yok, siliyorlar bitiyor, eskilerde kızların evlerinin önünden bisiklet ile geçişlerin günümüzde güncelliğini çoktan yitirdiği, böylesine davranış şekillerinden günümüzde eser kalmadığı görülmektedir… Evkaf tarafından idare edilen okulların öğretmenlerinin maaşlarının oradan ödendiği mutasarrıf görevi yapanların İrfan Bey ile Sir Münür olduğu bilgisi de vardır. İrfan Bey’in ölümü ile cenazesin, bando ile kaldırıldığı, cenaze arkasından ağlamalar için halka para dağıtıldığı ifade edilmiştir. Cenazelerde ağıt yakma için bu gibi kişilerin varlığı eski geleneklerde mevcut olduğu da ayrı bir gerçektir, önemli kişilerin cenazelerinde öğrencilere simit helvası ikram edildiği, İrfan Bey’in asla İngilizlerden hoşlanmadığı, gerektiğinde bastonu ile onlara meydan okuduğu da notlara yansıtılmıştır. Hikmet Bey ilk müdür olmuş olmasına rağmen, sonra illaki İngiliz müdürler okulu idare etsin propagandası yapıldığı için, Hikmet Bey adayı terk ederek Afganistan’da görev aldığını belirten babam Türk maarifi tarafından ders kitapların Hikmet Bey gözetiminde hazırlanmış olduğunu özellikle belirtmiştir O günlerden bu günlere gelindiğinde mukayese yadsınamaz derecededir. Ülkemiz sınırları içerisindeki mevcut okullarda öğrenim gören öğrenciler, aldıkları eğitimle, kendilerini yetiştirenler olacaklardır. Eğitimde öncelikle öğretmene sonrasında aileye ve çocuklara büyük görev düşmektedir… Öncelikli görev ders çalışmak olmalı bilgisayar ve sanal dünya daha sonra zamana katılmalı, öğrenciler bilgisayar oyunlarına bağımlı olmamalı, gece gündüz mesaj halini de asgariye indirmelidirler… Kötü bağımlılıklara hayır derken, dün de bu gün de eğitimde kalite üçgeni, öğretmen öğrenci ve aile olduğu unutulmamalıdır.

Haddini ve duracağın yeri bilmek 

Maymun iştahlı olmak belki de en kötü huydur… Bu iştah, kişilerin kendilerine münhasır özgürlüğünü serbest bırakmayan ve doyumsuzluğu giden yolda ayağına bağ olan tek olumsuz şeydir… İştah, yemek yeme isteği dışında her türlü istek ve arzunun tarifi gibidir… Devamlı arkadaş değiştiren, etrafındakileri beğenmeyen, alayvari davranan kişileri de bu gruba koymak doğrumu bilmiyorum ama kanaatimce doğrudur… Belki de maymunun doyumsuz davranışlarındaki bir olay buna sebebiyet vermiştir… Evet, tam da öyle bir yakıştırma okudum… Maymunun yakalanması için kurulan tuzak nedir bilinmiyordum, öğrendim. 


Tuzak hazırlaması, maymuna özel yapılmaktadır… Nasıl mı? Bildiğiniz Hindistan cevizi oyulur, bir ağaca iple bağlanır. İçine tatlı bir yiyecek konur. Bu oyuk sadece maymunun elini içerisine sokacak büyüklüktedir… Yiyeceği Hindistan cevizi içinden almaya çalışan maymun oradan elini dışarıya çıkaramaz, çünkü elinde oraya konan yiyecek şişkinliği vardır… Maymunun iştahı kabarmıştır, yiyeceğini bırakmamak adına yumruk haline gelmiş eli ile bu oyuktan çıkması olanaksızdır… Bitmez tükenmez arzu ve isteği ile maymun yakayı ele vermiş ve yakalanmıştır… Yakalanmasına sebep ise açgözlülük sebebiyle elindeki yiyeceği bırakmamasıdır. Yiyeceğe olan tamahı onu esir edendir. Tutsak olmuştur. Özgürlüğünü hissiyatının kurbanı etmiştir… Böyle bir tutsaklıktan kurtulan maymun ise çok az sayıdadır… Çoğu kez zihindeki duygulara ve arzulara yenik düşmenin sebebi işte bu bağımlılıktan vazgeçememenin dayanılmaz zorluğu ve ağırlığıdır… 

Özgürlüğe bedel olsa dahi, tutsaklık bir huy olarak insanların üzerinde taşıdığı en büyük yüktür. Bir diğer tanımı ihtirasıdır… Tüketimde sınır tanınmayanlar, günümüzde cebindeki paraya dikkat edenleri, elektrik parası fazla gelmesin diye evde devamlı ışıkları kapatanı, telefonda uzun konuşmamak adına dikkatli olan kişileri her nedense cimri gözüyle görüyor… Ama Diğer taraftan, en pahalı sigarayı dertten içiyorum diyerek sağlığını düşünmeden paket sayısını artıranlar, lüzumsuz her şey için harcama yapıp hiç kıyafetim yok, kalmamış deyip fazlasıyla alanlar, modanın her adımını takip zor olsa da yapıp kendisine yakıştıranlar, nihayetinde bildiğimiz dolapların alınan eşyaları sığmayacağı anlaşıldığından evlerde yeni konsept metrekaresi oldukça büyük dolap odası yaptıranların, evlerinin genelde 30-35 metre karesi devamlı kullanım alanı olurken evlerinin her alanını kullanmadan gece gündüz mutfağında oturup televizyon seyredenlerin daha mutlu olduklarını duyuyoruz ama onun var benim de olsun modundan kurtulamıyoruz… 

Eskinin nohut oda, bakla sofa, ev hayallerinin kalmadığı o küçük evlere dolan ve taşan sevginin bu günkü evleri dolduramadığını görüyoruz… Üzülüyoruz… Gereksiz tüketim ekonomik sıkıntıları beraberinde getirirken böylesine bitmek tükenmek bitmeyen iştahın, maalesef kişilerin huzurunu zedelediğini de işitiyoruz… Vakit daha geç olmadan bütün bunların farkında olmak ve elimizdekiler ile yetinerek daha fazlasının omuzlarımızdaki esaret olduğunu, anladığımız gün göreceğiz ki, gözümüze her şey daha bir başka görünecek ve mutluluğa giden yol bu olacaktır… Yeter ki siyasette olsun, sosyal yaşantıda olsun ve en önemlisi ekonomik durumla ilgili olsun herkes haddini ve duracağı yeri bilsin…

Güneşe yazı yazılır mı 

Zaman su gibi akıp gidiyor… Yaşanan her olay insan hafızasından silinmiyor. Geçen zamanın tecrübelerini kişi belirli bir yaşa gelince, vaktin müsait olma durumu mevcudiyetinde değerlendirmeye tabi tutuyor… Öyle bir an geliyor ki uyku ağır bastığı anda uyuyormusun sorusuna yok gözlerimi dinlendiriyorum diyebiliyorsunuz… Bazen etkilendiğimiz aynı gün içerisinde okuduğunuz hikayelerde geçen olaylardaki sözlerde takılıp kalabiiyorsunuz… Mesela ‘ GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! Cümlesi hikayedeki ana fikir gibi… Yine sizlerle paylaşmak istiyorum… Belkide zaman zaman ülke gündemini es geçmenin de faydası olur diye düşünüyorum… Bazı hallerde tebdili kıyafette fayda var diyeceğim de bizim ülkemizde insanlarımız bizi, biz insanlarımızı, göz bebeğinden tanırız,biliriz… Hikayemiz mi? Uzun aman önce var olan bir ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, Bir elinde bir kese diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral, dedeye sormuş: – “Dede, bütün bir gün seni izledim, Sen ne iş yaparsın anlayamadım.” demiş. Dede, kralın sorusunu söyle cevaplamış: – ”Oğlum, ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım.” – “Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?” – “Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet’in kaderini bağladım” demiş aksakallı dede. Kral, bu cevabı alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli biricik kızı, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl eder de Ahmet’e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet’i huzuruna çağırmış ve ona: “Oğlum Ahmet, sana bir mektup vereceğim, bu mektubu güneş‘e götüreceksin.”demiş. Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet, mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kralı, ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli; ama nasıl? Günlerce yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin haldeyken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün… Ağacın az ötesinde bir göl… O göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş… “Kralımın dediği güneş bu olsa gerek.“ diyerek, üzerinde sadece iç çamaşırı kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş… Tâ dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün…. Şahane bir hazine sandığı… Almış sandığı, çıkmış yüzeye… Çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet… Sadece iç çamaşırı olduğu bölge eski rengini taşıyor. “Var bu iste bir hikmet “ demiş ve açmış sandığı. Sandık, gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde “Güneş’ten Krala” yazan bir zarf. Ahmet, ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet’in… Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet’in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet’te imiş. Gel zaman – git zaman, damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğindeyken yere düşen bir çatalı almak için eğilince Ahmet’in kıyafetinin kenarından kaba eti gözükmüş… Bunu gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitince koridorda ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral: “Ahmet!…” Ahmet, seneler sonra gerçek adını, gayri ihtiyârî kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve “Neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana.” diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış… Bunun üzerine Kral, “Peki Güneş, bana bir şey göndermedi mi?“ diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral’a vermiş, mektupta şu satırlar yer alıyormuş:GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! ‘ Kıssadan hisse bu olsa gerek

Türkiye olmadan asla 

Şehit Süleyman Uluçamgil, Şanlı Erenköy Direnişinde vatan topraklarını korumak, Kıbrıs’ta yaşayan Türklere yardım etmek gayesiyle, Türkiye’de üniversite tahsili yaparken idealleri etrafında toparlanıp o günün şartlarında, sağlıksız koşullarda Erenköy’e çıkan 400 kadar öğrenciden bir tanesidir… Onun yine Erenköy’de şehitlik mertebesine erişmesi ile tüm şehitlerimiz dahil duyduğumuz büyük acı…. Acı diyorum, çünkü toplumsal olarak duyulan acıların bir de aile içerisinde ‘ateş düştüğü yeri yakar’ misali verdiği çok büyük acılar da farklı boyutlarda hissedilmekte ve yaşanmaktadır… Süleyman Uluçamgil, Kayınvalidem Nazife Mehmet Salih’in erkek kardeşi ve Fota köyü muhtarlığını ölünceye dek sürdüren Muhtar Ali Mehmet Salih’in oğludur… Süleyman, Muhtar Ali beyin Süheyla Vural, Mehmet, Fezile, Sevgi, Ayşe Tonguz, Hatice ve Turgut diye isimlendirdiği çocuklarının kardeşidir… Hepsini aileye girdikten sonra tanıma fırsatım oldu… 1966 yılından sonraki yıllarda köyün şimdiki adı ile Dağyolu’na gidişimiz çok olmuştur… Halen de devam etmektedir… Hani derler ya; ‘toprak insanı çeker’, bu köy de ailecek bizleri fazlasıyla etkileyendir… 1963 hadiseleriyle başlayan çarpışmalar, Mücahit’lerin Kıbrıs’ın her yanında gösterdikleri müdafaa ve Lefkoşa’daki çatışmalar, ‘bekledim de gelmedin’ diye sınırdan Rum askerlerinin biz Türklere sataşması, unutulmayan anılar arasındadır… O yıllarda yine Erenköy mücahidi olan ve İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde okuyan Kardeşim Niyazi Özdemir’in de Erenköye çıkış zamanıdır. Annemin, Erenköy hassasiyeti, tüm talebeler için duyduğu üzüntü, köye gidecek askeri helikopterler ile göndermeye çalıştığı erzak için Türk lisesi bahçesinde verdiği mücadele, sonra kara yolu ile Erenköye gidişleri… Hepsi yarım asır geriden bu güne uzanan ve 1974 Barış Harekatı ile adanın tümünde sağlanan huzurun unutulmayanları olarak hafızalarda yer edendir… Süleyman Uluçamgil, Kıbrıs Türk bağımsızlık mücadelesinin önemli isimlerindendir…1944 doğumludur. Gençliğinin baharında yazdığı şiirleri vardır. Yirmi yaşında vatanı için şehit düşmüştür…Adını Kıbrıs Türk tarihine silinmez harflerle yazdırmıştır. Aynen aşağıdaki mısralar onun duygusallığında ve vatan sevgisinde var olandır… ‘Şimdi burası Lefkoşa Duvar diplerinde tohumun açınması mutlu olur mu? Kahveler sabahlara dek kapanmazken İnsanlar gerneşir mi? Sıcak ekmeğe bakarken vurulur mu insanlar habersiz arkasından Türk oldukları için Tanrım vurulur mu?’ diye, Türklerin çektikleri zülmü -Süleyman Uluçamgil- şiirlerinde dile getirendir… Kıbrısın mücadelesinde var olan acı ve zülmü Süleyman Uluçamgil’ i anlatan eserlerde ve makalelerde ve en iyi şekilde şiirlerine yansıttığı vatan sevgisi ruhunda görebilirsiniz… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin birçok sokak ve caddelerinde şehitlerimizin ismi vardır… Biz her gün evimizden ana yola çıkarken levha üzerinde ‘Şht. Süleyman Uluçamgil’ diye gördüğümüz yazıda onu her gün anmaktayız. Her yıl 8 Ağustos gününü de ayrı anlam ve öneminde, vatanı için şehit düşenleri, minnetle anmakta gazilerimize şükranlarımızı iletmekte ve bütün askerlerimize güç ve kuvvet vermesi için Tanrı’ya dua edenleriz… KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ün gün için yayınladığı mesaj bütünü çok anlamlıdır ancak aşağıda alıntı yaptığım kısım kanaatimce can alıcı noktadır ; ‘Erenköy, Anavatan Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, garantörlüğünün gereklerini yerine getirerek, Kıbrıs adasını Rum-Yunan egemenliği altına sokma rüyası görenlere ilk ihtarını yaptığı yerdir. Türkiye’nin 1964’de, uçakları ile Erenköy Direnişi’ne verdiği destek, dünyaya, garanti ve ittifak anlaşmalarında yer alan etkin ve fiili müdahalenin ne olduğunu göstermiştir’ Aziz şehitlerimiz ve gazilerimizin fedakarlıkları ve kahramanlıklarıyla destanlaştırdığı Erenköy Direnişi hafızalardan silinmeyecektir. Bu anlamlı günde, kahraman bereketçileri, Şehit Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’i, tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle, gazilerimizi saygı ve şükranla anıyorum. Ruhları Şad Olsun.” hepimizin sesi olmuştur…Bir kez daha Türkiye olmadan asla diyenleriz

Toplumsal Direniş Bayramı 

1 Ağustos ‘Toplumsal Direniş Bayramı ‘ bünyesinde üç önemli geçmişin gururunu omuzlarında taşıyan, başına taç eden bir gün 1571 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu tarafından Kıbrıs’ın ele geçirilmesi, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın 1958 tarihinde kuruluşu ve 1976 yılında Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluşu bugünü böylesine önemli kılmıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bu güne mahsus kutlamalar ve günün önemine binaen yapılmakta olup ayni zamanda gün resmî tatildir… 

Kıbrıs Tarihi bunca yılın ağır sorumluluğunda, gelişen olaylarda ve gelinen noktada ifade ettiği bütün endişeli, acımasız, gerçeklerinde onca şehidin kanı ile topraklarında oluşan ayak izlerini nüfusunun kalbi duygularında hissetmiştir… Bütün bu geçmişin sonucunda bu gün Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin verdiği can güvenliği ile mücahitlerimizin de geçmişten gelen savunması ile birleştirilerek, savaşarak aldığı topraklarda, olduğu kadar Kıbrıs’ın bütününde barışın sağlanabilmesinin haklı gururu içindedir… 
Yıllar içerisinde inadına çözüm veya inadına barış diyenlerin sesi ses vermemiş olacak ki hiçbir masa meseleye, antlaşmayı getirmemiş, beklenen nikâh, evlilik sözleşmesi yapılamadığından nikâh şahitleri ellerindeki kalem ile gerekli müdahaleden uzak durmuşlardır. Zaten anlaşmada, davetiyelerin dahi yazılamadığı görülmüştür. Bu günlerde gündemimiz Maronit açılımı ve ben babamın notlarında gözüme çarpan Maronitler ile ilgili yazdıklarını o günün anlatımından sizlerle aktarmak istedim. Tabi bu arada 1960 tarihinde adada yapılan son nüfus sayımında Maronitler toplam nüfusun %0,5’ine tekabül eden 2702 kişi olarak kayıt altına alındığını gördüm…1974 de okul durumları ile ilgili Ada çapındaki denetimlerde köylere giden babam Girne Kazasına bağlı Kormacit köyündeki Maronitler’in 6 öğretmenli okullarını ziyaret etmiştir. Okul müdürü ile Omorfo öğretmen kolejine beraber okumuşlardır. Köyde 500 kadar nüfus vardır. Okul idaresinde söz sahibi rahibeler de vardır. Maronitelerin bazılarının Kıbrıs’a gelişleri zoraki gönderme Lübnan’dan olmuştur. Zaman ise Haçlı Seferlerinin yapıldığı yıllardır. 1960 yılında Maronitlere sorulduğunda onlar Rum cemaatine kaydolmayı tercih etmişler, ancak köyde oturmaya devam edenlere de, Rum kesimine serbest geçiş hakkı verildiğini, FAO’nun yiyecek yardımlarının Maronitlere ulaştırıldığı gibi okulda Rumca tedrisat için kitaplarının Rum eğitim Bakanlığınca karşılandığı notlarda var olan bilgilerdir… Köyde mevcut kilisede dini ayinleri ise serbest olarak yapmaktadırlar. Maronitlerin ilkokuldan sonra daha yüksekokul mevcudiyeti olmadığı için ve bilhassa ENOSİS umutları da kalmadığı cihetle köyden ayrıldıkları yazılıdır… Babam notlarında Karpaz bölgesindeki Rumlar için de ayni gerekçeler ile nüfusun diğer yana kaydığı ifadeleri vardır. Sayın Erkan Eğmez’in de bir yazısında belirttiği üzere Maronitlerin temsilcisi kararlarının Rumlar ile beraber verileceğini söylemesi ve bu konuda henüz bir açıklık olmadığı ayrı düşünülmesi gereken bir konudur… Sayın Taner Etkin de bir açıklamasında emsaller yaratacağı hususundaki endişelerini kamuoyu ile paylaşmıştır… Açılımlar açılmış, ancak henüz örtüsü masaya yayılmamıştır. Görmeyi, işitmeyi beklediğimiz çok şey vardır. Bir Ağustos gününün öneminde ve anlamındayız… Bu günü nice yıllar kutlayacağız… Emeği geçenleri unutmadığımız gibi unutturmayacağız… Tüm şehitlerimizi minnetle anıyoruz… Hayatta olan gazilerimize ve Mücahitlerimize en derin duygular ile saygılarımızı ve şükranlarımızı sunuyoruz… 

Kulakların pasını silen adam

Lefkoşa Belediyesi Orkestrasından ne zaman söz edilse, ülkemizde adı orkestra ile özdeşleşmiş bir isim akla gelir. Bu isim Can Sözer’dir. Onla ve eşi Çiğdem Dürüst ile bire bir tanışıklığımız sosyal medya tweter hesaplarımız vasıtası ile oldu. Can Sözer olsun Çiğdem Dürüst olsun her ikisi de kendi yetenek, özellik ve kişisel başarıları ile bilinmekte olan toplumumuzdaki başarılı isimlerdir… Can beyle ,Lefkoşa’da telefon satan ünlü bir işyerinde karşılaştık. Ona, beni tanıdınız mı diye sordum, belli ki ilk anda sorduğum soruya yanıt alamayacaktım. Kendimi tanıttım epey konuştuk, hatta o gün günümüz modasına uygun selfie bile çektik. Müzik denince babadan kalma bir sevgi seli daima üzerimizde var olandır. İlkokul çağlarında abim dahil biz üç kardeş Bedelyan Efendiden ders alıp Ingiltere’den gelen öğretmenler huzurunda imtihana girenlerdik…Müzik sevgimiz yıllar öncesine dayanır… Ülkemizin kendi sanatçılarına da ayrı bir hayranlığımız vardır…Daha yazmak istediğim bir çok sanatçı vardır… Can Sözer ile başladım …Can Sözer orkestra şefi olarak, gerek gördüğü eğitim, gerek engin müzik bilgisi ,gerekse sanatçı kişiliği, giyimi, saçı ve espirili duruşuyla toplumumuz içinde sevilen ünlü bir sanatçımızdır. LTB orkestra şefidir…Onu yazmaya karar verdiğim, andan itibaren Lefkoşa belediyesinin web sitesine, yine telefoniyen konuştuğumuz Can Sözer ‘in önerisi ile bilgi edinmek açısından girdim. Süreç içerisinde orkestranın ilk ciddi çalışmasının 1983 yılında İlkay İdris ile Hüseyin Kemal Moral aracılığı ile o zamanın Belediye Başkanına istekleri olan bando kurulmasının iletildiğidir. LTB başkanı Sayın Mustafa Akıncı tarafından gerekli hazırlıklar yapılmış isede, bu ilk girişim, mali sıkıntılar nedeniyle yarım kalmıştır. 1991 yılında belediye başkanı Sayın Burhan Yetkili ‘nin aldırdığı belediye meclis kararı ile kurulan topluluk için İlkay Idris’e , eğitmen olarak Can Sözer ve Hüseyin Kutruza yardım etmişlerdir. Bu eğitmenler sayesinde icracılar ile ilk dinleti konseri, Atatürk Kültür Merkezinde vermişlerdir.O yıllarda daha ziyade ingilizce şarkılara ağırlık verildiğini telefon konuşmamızda dile getiren Can bey ilk dinletideki şarkı adını hatırlıyormusunuz diye sorduğumda tereddütsüz ‘Release Me ‘ olarak vermiştir. 1994 yılına kadar geçen sürede orkestra kendi personelini yetiştirme çabası içinde olmuştur…Bu arada Belediye başkanı değişmiştir… Sayın Şemi Bora’nın kültür ve sanata olan ilgisi yoğun olmuş ve başkanlığı süresince orkestraya konservatuar mezunu ve ülke içinde kendini iyi yetiştirmiş müzisyenlerin orkestraya katılmaları sağlanmıştır…Böylelikle LTB orkestrası, niceliği ve niteliği yüksek eserlerin orkestra tarafından seslendirilmesine başlanmıştır. Bu süreçte Lefkoşa’nın çeşitli park, meydan ve salonlarında konserler verilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde ilk defa bir “Hafif Müzik Beste Yarışması” düzenleme şerefi Lefkoşa Belediye Orkestrası’na ait olduğu bilinmektedir. 2002 yılında klasik oda orkestrası klasik müzik sanatçılarının katkılarıyla kurulmuştur. Bu dönemde LTB başkanı Sayın Kutlay Erk’tir. Klasik müziğe önemin,arttığı bir dönem yaşanmıştır… Yıl 2006 ve LTB Başkanı Sayın Cemal Bulutoğlularının Başkan seçildiği döneminde kadrolu sanatçı sayısı 30 dur. Bu sayı gönüllüler ile 90 kişiye de bu dönemde ulaşmıştır… Can Sözer bu dönemde Orkestra şefliğine getirilmiştir. Sözer’ in askeri müzik okulu mezuniyeti sonrasında sekiz yıl GKKomutanlığı orkestrasında çalışmışlığı vardır.Tecrübesi tartışılmazdır. Lefkoşa Belediye Orkestrası Bünyesine, Oda Orkestrası, Pop/Latin Orkestrası, Oda Müziği Grupları, Halk Müziği Korosu ve Çocuk Korosu eklenmiş bu yöndeki etkinlikler ile toplumda müzik ses getiren olmuştur. Günümüzde LTB Başkanı Sayın Mehmet Harmancı’dır… Mehmet Harmancı Mahallemizde büyüyen çok sevdiğim arkadaşım Zehra ile Hüseyin Harmancı’nın oğlu olup, onun da müzik konusunda üstün bir gayreti ve teşviki olduğu, Can Sözer tarafından tekrar edilmiştir… Bu dönemde Can Sözer’in projeleri arasında Eylül ayı içerisinde hayata geçirmek istediği ‘ Çok Sesli Klasik Müzik Korosu’ vardır. Şef olduktan sonra ilk yönettiği orkestrada Kıbrıs halk türkülerini seslendirdiklerini ve 15 yaşında gitar ile başladığı müzik tutkusunun bu gün artarak devam ettiğini söyleyen Can Sözer’e en sevdiği şarkıyı sorduğum zaman, seçimde zorlanmış ve bu sorumu yanıtsız bırakmayı tercih etmiştir. Aynen bir babanın, hangi çocuğunu daha çok seversin sorusuna yanıt veremediği, derin duygular içindeydi. Can Sözer’i tanımlarken Beethoven’nin bu sözü tüm müzik severlere gelsin diyorum… ‘ Müziği kim anlarsa, başka insanların uğradığı tüm çöküntülerden kurtulur. ‘ 

Sarayın vazgeçilmezi

Bamya diyoruz sebze diyoruz alıyoruz.. Sadece tadı ile değerlendiriyoruz. Bizim mutfakta pişirilsede de küçük oğlum hayatında hiç sevmedi…Sevemedi.. Babamızın ise mutlaka pişirilmesini çok istediği bir sebze oldu. Gerek tazesi gerekse donmuş hali ile iyi yaptığım bir yemek… Ben seviyormuyum; hayır. Şimdilerde ise tam zamanı. Ayıklaması zor, dikenimsi hali ile elde siyah izler bırakan bir tür… Bamya çeşidi ne olursa olsun ,karın kısmında ise ufak bir çizik atılmalıdır. Bu bamyanın kızartılması sırasında yağı içine çekmesi, pişmesi aşamasında, sümüklenmemesi ve tadındaki olumlu yan etkisi olmaktadır. Çoğu insan, nedense bamyaya karşı önyargılıyız yoksa bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Bu arada ‘Yediği bamyaya bak ‘ diyenlerle ‘bamya suratlı ‘ diyerek birbirlerine hitaptan çekinmeyeler de oldukça fazla, tabi her deyiş sahibinin ama bu söylemler bullezden sonra bamyada da bilindik deyişler… Hangi anlamda söylenirse söylensin ,bamya da nihayetinde bir sebzedir. Üretici zor şartlarda ekip yetiştirmekte ,dalından toplanması sırasında elde acı bırakacak nitelikte bir sebze… Üstelik manavdan kasasından alırken tek tek aynı boy seçilen bir sebze…Sebze üreticilerine kâr sağlayan manavların olmaz ise olmazı… Bilhassa Anadolu’da iplere dizilerek kurutulan kış ayları için saklanan ayrı özelliklerde ,bol soğan ile ev yapımı domates salçası ve taze limonu ile sofraların bir çeşiti… Kıymalısı, kuş başı kuzu Eti, bol domatesli etsiz şekli ile tercihlere göre pişirilen sebze… Sevmeyeni çok olan bamyanın mucizevi faydalarını da okudum.. sanki doğal bir şifa kaynağı gibi..köken Mısır diyorlar 12. Yüzyıldan beri var olan bir sebze… Mutfakta tek dert, ayıklarken yapışkan hali, bıçak üzerinde dahi bıraktığı iz, bamya kızartılarak giderilen sümüklenme halinin önlenmesi ,pişirmeye aktarılması,suyuna az biraz limon suyu koyarak yemeğin yenir hale gelmesi sağlanıyor… Faydalarına gelince, yazılanlara göre göğüs kanserinden,diyabete ve hatta depresyona kadar iyileştirici olduğu söylenen bamya özellikli bir sebze…Okuduklarım arasında…Karaciğer hastalıkları riskini de azalttığı kuvvetli bir antioksidan olduğu da ifade ediliyor.. Ruh halini de pozitif etkilediği söylenen bamya o zaman soframızda yerini almalı.. Afiyetle yenmeli..Bamya padişah sofralarının da vazgeçilmezi olduğu ve yıllardır Osmanlı mutfağıyla ilgili araştırma yapan Ömür Akkor yemek kitabında yer alan bilgiler de önemli yer tutuyor …Ve şöyle anlatılıyor …Ekşili zeytinyağlı bamya, saray mutfağında önemli bir yere sahip ve her padişah mutlaka sofrasında yer veriyor. Saray mutfağında bamyacıbaşı bulunuyor. 1730’larda yayınlanan genelge ile iyi bamyalar padişah için saray mutfağına alınıp kalanların ise satılmasına izin veriliyor.’ Demek ki bamya deyip geçmek olmuyor… Üstelik bamya tokluk hissi yaratması nedeni ile de diyet yapacak kişilerin masasından eksik olmamalı diyenler varken… Ülkemizde sebze ağırlıklı olmayan yeme alışkanlığı ve mangal tutkusu yabana atılmayacak bir alışkanlık… Halbuki sebzeye de önem verilerek Akdeniz Mutfağının dengeli beslenme şeklini hayatımıza rehber etsek belkide bu kadar hastalığa ilk müdahaleyi kendimiz yapmış olacağız…Yukarıda Mısır bamyanın kökeni demişken onlara ait fazla yemek yiyenlere de bir ata sözlerini öğüt niyetiyle aktaralım ‘ İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.’ Acı gerçek budur…

Söz meclisten dışarı

Tamahkârlık bir nevi doyumsuzluğun, insan üzerinde alışkanlığının, en bariz şeklidir… Tamahkâr olan insanı, tarif edecek olursak, bu gibi kişilerin ellerindeki nimetin farkında olmalarına rağmen, illaki daha çoğa sahip olma güdülerinin etkisinde yaptıkları davranışlar olarak da nitelendirebiliriz… 

Bir insan bir anda her şey olmaya kalkarsa bunun süreç içerisinde kendisini yıpratacağını bilmelidir… İşte bu durum kâr yapayım derken zarar eden insanın oynadığı oyunun son perdesi olur… İnsanlar ellerindeki mevcudiyetin envanterini çıkarmaları gerekendir. Envanter mal varlığının ticari anlamda bir çizelge haline getirilmesi, insanın borç alacak ilişkilerini yapılandırmasıdır, derken bir de psikolojik envanter vardır ki bu konu da son derece önemli olup bireyin kişilik, ilgi ve tutumlarıyla ilgili tipik davranışlarını ölçer… 
Kişiler hayata kendilerini hazırlarken en alt basamaktan yukarıya çıkışı kendilerine yükselmek açısından, hedef seçmeleri gerekirken, çoğu kişi en üst basamaktan aşağıya bakar ve durduğu bu son basamağa aradaki zorlukları bilmeden çıktığı için aşağıya bakarken, hayatına büyük bir korkuyu da arkadaş eden olur… İnsan hayatının her merhalesinde, ticarette olsun, sosyal hayatta olsun, siyasette olsun bu korku çekilmez olandır. Hele tamahkârlık taşıyan yüreğe sahipler ise bu durum kişilere bir müddet saadet veren, olmakla beraber bir an gelip tökezlenecek an olur. Böyle bir gidişin de kendilerine ihanet edeceğini bilmeden yürürler, yürümesine de yürüdükleri yolda kendi kazıdıkları çukura da düşen olurlar… Bu gibiler ihtiyaçları olmasa bile yalnızca daha fazlasına sahip olma hırsı içinde yaşarlar… Çok küçük şeylere tamah ederler… Tamah ettikçe beslenen hırsları ile bir yere gelirler gelmesine de hazmetmek konusunda zorlukları vardır… Bazı kişilerle yürütülen, ilişkilerde, tamahkârlık sadece maddi yönden sınıflandırılmamış kavramlar içinde kendini belli eder… 
Çocukluğumuzda güldüğümüz bazı olaylara, neden o günlerde tamahkârlık çerçevesinde bakmadığınız da ayrı bir konu… Mesela Üniversite tahsilinden dönen bir gencin yol kenarında, tarlada otlanan sürüyü görüp anne bunlar nedir deyişindeki soru içerisindeki beğenmemişlik gibi… Veya herhangi bir anlatım da ben Amerika’da iken, bu böyleydi diyebilmesinin, ağızdan çıkıp kulağa gelinceye kadarki, sarf edilen sözdeki detay, hakikaten acayip düşüncelerin, su yüzüne çıkması ile karşısındaki insana değerin kadar konuş der, gibi bir ima içerisine girebilmekte, bu durum ise ahlaki değerlerle, örtüşmemektedir. Birde konuşmalarını Türkçe sürdürürken cümle içine yabancı dil bildiklerini göstermek açısından sıkıştırılmış lisan ekleme hali vardır ki, sanki Türkçesini hatırlamaz pozisyonda bilgiçlik taslayanlar bu gruba girerler. Bu gösteriş ise hiç çekilmez, dahası bir de marka gösterileri yapanlar vardır ve maddi imkânlarını ön plana çıkarıp ağızlarından çıkan cümlelere ekleyenlerdir. Bu gibi davranış şekillerini sergileyebilmek açısından aza kanaat etmeyen çok kişiyi hepiniz tanıyanlarsınız. Hâlbuki her işin başı sağlık, sağlıklı günler diye yapılan seslerdeki samimiyetin insan hayatındaki öneminde olmak, dünya malının dünyada kalacağı gerçeğinden hareket ederek, davranışları düzenlemek, en iyi hal çaresidir… 
Çaresizliğin çaresi bulundu mu bilinmez, ancak insanlar kendi başlarının çaresini, her zaman bulmaya çalışanlardır… Az imkânı olan ve ihtiyacını kimseye bildirmeyen kişilerde vardır. Bunların onurları her şeyden önemlidir. Birde her şeyi olan, mevkisi var olan, maddi güç varlığı olmasına rağmen elini sımsıkı tutan ve akla gelebilecek en küçük şeylere bile tamah edenler vardır. Bu kişilerde her mekânda ve makamda kendini belli edenlerdir. 
Sonuçta bu tamah halinin, kendilerine zararı olacağını bilmeleri ve sakınmaları da bir menfaattir, Mevlâna ‘nın deyişi ile’ Tamah kulağa birşey duyurmaz’ dese de duymak gerektiğini bilmek gibi… 


Toplumun vebası bulaşıcı ve öldürücü 

Kıbrıs devamlı sıcak gündemi ile sıcak günleri içinde, Kıbrıs insanına eziyet çektirme konusunda uhdesinde birçok problemi taşımaktadır… 

Crans-Montana ‘nın ardından yorumlar hiç hızını kesmedi, liderlerin biraraya gelip aklın hakim olacağını söyleyenlerin yine yıllarca sürecek müzakereler için konu başlığı çekecek sıkıntılarının kalmayacağı da açıkça meydanda… Anlaşma olur, olmaz konuları ile devamlı konuşuluyor… İç bünyede devamlı hor görme hali devam etmesi de ayrı mevzu kaynağı olmaktadır… 
Hafta sonu oldukça kalabalık sayıda ağırladığımız arkadaşlarımızın ayrı ayrı ama sonuçta fikir birliği saydığım kanaatleri antlaşmanın bundan sonraki süreçte olma ihtimalinin olmadığıdır… Bir arkadaşım ise köşe yazılarını okumayı çok sevdiğini söyleyince hangi yazarları tercih ediyorsun soruma haberlerde işitmediğimiz konularda yazan yazarları diye cevap verdi. Belli ki okuyucu derin mevzulardan oldukça sıkılmış, ayrıca olumsuz her türlü eleştiriyi içinde öneri olmaması halinde beğenmediği söylüyor… Bu gün tesadüfen görüp okuduğum, etkilendiğim ve seçme olduğu ifade edilen hikayeyi yine sizlerle paylaşacağım… 
Hepinizin bildiği gibi veba öldürücü ve bulaşıcı bir hastalıktır… Korkunun ecele faydası yoktur cümlesinden hareketle ilginç gelen anlatım aynen şöyle, ne diyebilirim, keyifli okumalar . 
‘Bir gün bir kervan Bağdat yönüne doğru ilerlerken yolda Veba’ya rastlar. Kervan başı Veba’ya, “Sen niye Bağdat’a gidiyorsun?” diye sorar. Veba, “5 bin kişinin canını almak için” diye yanıt verir. Aradan zaman geçer, Bağdat’tan dönen kervan dönüş yolunda yine Veba’ya rastlar. Kervanbaşındaki kişi Veba’ya, “Bana yalan söyledin. 5 bin kişinin canını alacağım dedin. Ama sen 50 bin cana kıydın” diye bağırır. Veba, bunun üzerine şu yanıtı verir: “Ben 5 bin kişiyi öldürdüm. Geri kalanı korkudan öldü.” Korkunun ecele faydası yok, derler. Bunu bildiğimiz halde korkarak yaşamamızın nedeni ne? 
Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.” Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor: “İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor… Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” 
O kadar çok korkuyoruz ki, korkularımızdan yaşamaya zaman kalmıyor. Oysa mutluluk, eyer vurulacak bir at değil. Garantisi yok, süresi yok. Onun için mutluluk yakalandığında, korkmakla vakit kaybetmek yerine, onu değerlendirmek gerek. Ama bunu kaçımız başarıyor? Kaçımız, “Bugün mutluyum. Tadına varayım” diyebiliyor? Lord Byron’ın dediği gibi, “Mutluluğu tatmanın tek yolu onu paylaşmaktır, çünkü mutluluk ikiz olarak doğar.’ 
Okunası hikayelerde, gerçeklerin varlığında, yaşanılası bir çevre ancak mutlu ve umutlu insanların başarısı ve inancı ile olur… Yoksa dert yumağı gibi hiç bir atılım yapmadan yuvarlanıp gitmenin hiç bir faydası olamaz… Yaşadığımız ülkenin hep kötü yönlerini görmek, ön plana çıkarmak ne kadar doğru, ne kadar yanlış hep birlikte düşünüp karar üretmek gerekir… Belki de bu kararların üretilmesi ile çevremizde daha mutlu insanları görebileceğiz… Hiç bir konuda inatlaşmak da çare değildir… Zaman her şeye muktedirdir… Yaşayıp görmek gerek… 

Dedi ve kodu, oldu sana dedikodu

Dikkat edilmesi gereken çok önemli davranış şekillerinden birisi de olmadık ,aslı astarı olmayan şeyler üzerine konuşmak, yorum yapmak, ve bu yorumların yayılmasını sağlamak konusunda uzmanlaşmış kişi davranışlarının hiç de hoş olmadığıdır. 

Gıyabet yani kötüleme , çekiştirme yerme anlamındadır. 
Söylenen sözler eğer karşınızdaki insanı rahatsız edecek sözlerden ise, niyetiniz ne olursa olsun söylememek gerekir. Çünkü o kişinin hoşuna gitmezse bu çekiştirme olur. Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendinize söylendiği zaman hoşlanmayacağınız bir şeyi, tanıdıklarınız hakkında ,arkasından konuşmanız anlamına gelir. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılılır ve anlaşılır olandır… 
Dedikodu, insan veya insanla ilgili çalışmaları, görevi, ailevi hayatı, dini, milli duyguları , giyimi, evi, arabası, sahip olduğu mal varlığına kadar birtakım şeyler üzerinden yapılan sözlü veya yazılı ifadelerdir. Kişinin kilosunun yani fiziki özelliklerinin dedikodusunu dahi yapanlar vardır… Bunlardan alaylı bir şekilde bahsedilmesi mevzu bahis olduğunda, çoğu kişinin kalbi kırılır… Benim kanaatime göre her dedikodu, yapan kişinin kendi egosundaki ezikliği, bir başkasını örnek göstererek,kendini teselli etmenin ötesinde bir davranış şekli ve kendi zaafiyetinin açık göstergesidir… 
İnsan hayatının devamında hoşa gitmeyen birçok davranış şekilleri vardır…Ve bu özellikleri taşıyan, bu gibi kişilerin toplum içinde pek saygınlığı olduğu da söylenemez… Mesela bir duble içip ne söylediğini bilmeyenlerin varlığı her zaman rastlantılar içinde olandır, ne de olsa alkol şişede durduğu gibi durmuyor… 
Birde durduk yere ayık kafa ile dedikodu yapanlar vardır… Dedikodu her nekadar da kişileri rahatlatan bir mevzu bahis olsada, bir konu hakkında anlatacak bilgileri olmadan bölük pörçük bilgiler ile dedikodu yapanların kendilerine ait bir hayatları yoktur. Muhabbet olsun diye bu işi yapanlar ve benzerleri ile, onun bunun eksik bilgilerininin dedikodusunu yüz yüze yapanlar günümüzde dedikoduyu klavye ile yapmakta ve vakitlerini geçirmektedir. İşin tuhafı bunu yani dedikoduyu ,mizah olarak yaptıklarını da çekinmeden açıklamaktadırlar… 
Birde üzerinize yapışan, arkanızdan ayrılmayan grubuna girenler vardır, bu gibi kişiler için de temkinli olmak gerekir çünkü hiyanette bunların üstünde insan yoktur…Ayrıca insanlara karşıt insanların gizli kıskançlıkları da dikkate alınmalıdır… Bu gibi kişiler de her zaman tecrübeli kişilerce tesbit edilebilecek kişilerdir… 
Bazı hallerde özel hayatınıza bulaşan sosyopatlardan da kaçınmanız gerekir, mutluluğun da kıskançlığı vardır… En tehlikeli durumların bir tanesi de budur… Bu gibilerin kalplerinde nifak tohumları çoktur… Bazı hallerde ektikleri filizlensede çabuk kuruyandır…Bu tür kişilerden de uzak durulması gerekir… 
Bir de yalan söyleyenden korkunuz… Hiç bir zaman yalanın büyüğü küçüğü olmaz…Yalan söyleyene yalancı demek hakkınız bakidir…Etrafınızda dolaşıp , yanınızdan ayrılmayıp devamlı iltifat eden kişilerin durumu da oldukça garip davranışlardır. Nihayetine her insan kendi haddini bildiği kadar kendi kendini en iyi tanıyandır… Mütevazi davranmayacağını ve bilgisinden ödün vermeyeceğini bilendir…Birde uğursuz tipler vardır ki maddi bakımdan herşeye sahip ancak doyumsuz ve devamlı etrafa negatif enerji verenlerdir… Bu gibileri ,gördünüz mü bir metre uzaktan geçiniz derken; Mevlana’nın bu sözünü de hatırlatırım… 
Aldırma söylenenlere: Varsın, görenler seni bir ot sansın. Sen gül ol da, uğruna ötmeyen bülbül utansın.” 
Ben Demir Berova.Girne Limandan çıkmıştık, Özel dedemin çok sevdiği teknemizle yol aldık limanın arkasında denize girdik sonra biraz dolandıktan sonra dalgalar büyümeye başladı. Dalgalardan teknemize su girmeye başladı sonra denge kaybı oldu ve teknemiz yana yattı yandan teknemize çok fazla su girdi ve gemiden babamın hadi atlayın tekneden demesiyle atlamak zorunda kaldık .En son gemiyi süren babam atladı hani derler ya kaptan gemisini en son terkeder aynen öyle, teknemiz neyseki kuma gömülmedi ters devrilip durdu sonra ordan balıkçı abiler sahil güvenliği aradı ve sahil güvenlik abimi ve arkadaşını aldı. Bizde Oğusan abim,Ali abim ve babam ile kayalardan tırmanarak karaya çıktık. Teknemiz alabora olmuştu ama neyseki hepimiz iyiyiz sonra annem gelip bizi aldı Can yeleği ile denize atladığımda babamı görünceye kadar ağladım. Denizde kardeşimin Özel abimin çok çabuk dalgalar içinde beni bulması bana sarılmasını unutamam…Babam ise bizim tekneye bakarak olan Ecevit abi ile birlikte teknemizi su üstüne çıkardılar ve limandaki yerine koydular teknenin tentesi ve demirleri kopmuştu bizlere geçmiş olsun diyenlere ailem adına teşekkür ederim.