Tag: northcyprus

“… Her insan ölecek yaşta…”

“… Her insan ölecek yaşta…”

Kadının üstlendiği görevler ağırdır… Kadın bir bakıma hayatın ağır işçisidir… Evli ise başka yükümlülükleri, bekâr ise başka sorumlulukları olan kadın, ev dışında bir yerde çalışmıyorsa, evli ise evinin işleri ile çocuğu varsa onların meşguliyeti derken evde geçen zamanının mesai saati ile uyuşmadığını, belki de daha çok çalıştığı gerçeği günlük yaşamında vardır… 

Kadın evdeki görevlerinden arta kalan zamanını sosyal ve siyasi faaliyetlerine ayırandır… Kadın evli değilse yine evde ana, baba kardeş sorumlulukları var olandır… 

Bizler yıllar öncesinin siyasi faaliyetlerinde bizzat parti üyeliği dışına yetkili kurullarda zaman mevhumu olmadan çalışmamıza etken, aile içerinde anne baba desteği ile çocuklarımızı güvendiğimiz ellerde bırakmanın rahatlığında oldu… Eski yıllarda evlenen çiftler yeni ev açma maliyetinden kurtulmak adına anne baba yanında kalmayı tercih ederlerdi… Mutfak masrafı, çocuk bakımı derken esaslı bir yardım, bütçelerine katkı olmaktaydı… Evlenen çift sadece yeni bir yatak odası takımı alıp diğer eşyaları ortak alanda kullananlar oluyordu… 

Babam da anılarını 1997 yıllarında kaleme aldığı zaman bizler de çoluk çocuk evin içinde yaşıyorduk… Evde aile sayısına göre tadilat yapılmış oda sayısı artırılmıştı… Babamın daktilosu ile eğitimde altmış yıl dediği anılarını yazarken, daktilonun sesini sabaha yakın yastığımızda hissedenlerdik… Çoğu kez babam el yazısı ile notlarında düzeltme yapardı… O zamanlarda böyle elektronik eşyalar yoktu. Daktilolarda suret için iki kağıt arasına siyah veya mavi karbon kağıtları konurdu… Yazıları çoğaltmak için ise mumlu kâğıtlara daktilo ile yazılıyordu… Bu anıları yazmak sanki babamı rehabilite ediyor, emekliliğin, bir nevi masa başında geçen yılları oluyordu. 

Babamın İngilizce bilmesi İngiliz döneminde imtihan geçme mecburiyeti ile işe alınma idi… Sonraları Almanca öğrendi. Çünkü Almanya’da doktor iki oğluna gittiği zaman çarşıda pazarda yabancı dil bilmek gerekir diyenlerdendi. Nedense Cuma günü onun yazılarında belki de hepimizin küçüklüğüne ait bir anı bulunur hazzı ile notlarını karıştırıyorum ve yazıyorum. Cuma günleri hep bu eski anıların o zamanki zihinde yer etmiş kişilerin hatırlanması ile onlara duyulan hürmetin, sevginin, saygının zikredilmesi bu güne hep ayrı bir huzur katan olmaktadır… 

Zamanımızda sohbet yapılır ama eski yılların ve bilhassa ‘Kardeş Ocağı ‘ lokalinde toplanan günlük gazeteleri, orda okuyan ve haberlerin esas kaynağında mütalaa yapmanın babam ve arkadaşlarına büyük keyif verdiğini biz çocuk kalbimizle hissedenlerdik… 1958’li yıllarda yaz günlerinin öğleden sonraları Enver’in kahve ve yol boyunca hasır iskemlelerde de ayni konuşmalar, yine öğretmenler ile kahve içerken yapılmakta idi. Bazen biz çocuklara da periskan denilen toz üzerine su dökülünce köpüren içecek ısmarlarlar o köpürme esnasında baloncukların yüzümüze çarpışından serinliğinden keyif alır, Resa Pastahanesi’nin kayık pastasını elimizde yiyerek yürür ve eve giderdik… 

Yıllar geçti bu günlere geldik. Bugün, o zamanın birlikteliğinde geçen kahve kültürü şehirlerde yerini daha ziyade gençlere hitap eden cafelere bıraktıysa da anılarda hep eski yıllar var. Nasıl ki bir gün gelip cafeler de anılarda bahsedilir oluncaya kadar… Bu gün de yazıma babamın çok sevdiği yine Şems’in bir sözü ile bitiriyorum… “Bir şey yap, güzel olsun. Çok mu zor? O vakit güzel bir şey söyle. Dilin mi dönmüyor? Güzel bir şey gör veya güzel bir şey yaz. Beceremez misin? Öyleyse güzel bir şeye başla. Ama hep güzel şeyler olsun. Çünkü her insan ölecek yaşta.” Hayat yaşandığı kadar, insanın vereceği karar içinde, kendi geleceğini belirleyendir… Seçimlere giderken istikrar için karar iradenizdir… 7 Ocak tarihine, bu günden itibaren 51 gün kalmıştır… Cuma günün bereketinde dualarımız sağlıklı düşünce için olsun…

Advertisements

Güne olan borcumuz

Ahde vefa gözümüzü açtığımız, her güne olan bir borcumuzdur… İster adına vicdan borcu deyin, isterseniz dostluk, kardeşlik, sevda, sevgi, saygı, güven, itimat deyin hakikat olan şey Cuma günleri yüreğinizde hissettiğiniz maneviyattın ta kendisidir… Güne açtığımız gözümüzde, öncelikle sağlığımız, sonrasında nefes alışın verdiği güç ile o günün yaşanmışlığında mutluluğu ve huzuru yakalayabilmek hep hedefimiz olmuştur… Cuma günleri hissedilen, aile birlikteliğinin esasında, huzurun ve insan ruhundaki belirgin ifadesindeki duyguların pozitif enerjisi ile 1950 yıllarından bu günlere hayatımızı taşırken oldukça meşakkatli günlerden, soğuk ve sıcak savaşın aralığında yaşadıklarımızı görüyoruz… Kıbrıs Türkleri omuzlarındaki vatan sevgisini bu günlere gururla taşıyıp, memleketine nasıl sahip çıktığını görenleriz… Düşünen insan, olayları takip eden insan, kendi beyninde özümseyen, süzgeçten geçiren ve sonuca ulaşandır… 20 Temmuz 1974’den bugüne nasıl gelindiğini bilenleriz… Birkaç gün sonra KKTC 34. Kuruluş Yıldönümünü de kutlayacağız… Bu yıl Genel seçimlerin de yapılacak olması 15 Kasım tarihindeki Cumhuriyetin kuruluş aşamasından o günkü hadiselere kadar yapılan eylemlerin bu günkü gündeme taşınması milli duygulardaki hissiyatın daha bir belirgin olmasını sağlayacaktır… Siyasette istikrar şarttır… Kuvvettir… Güç birliğidir… Dolayısıyla seçim zamanı dostlukların heba edilmesi adına çirkin söylemlerin ve saldırıların, artık itibar görmediği çağdayız. Bu şekilde paylaşımlara, yazılanları ayıp diye nitelendirenleri, dinleyenler olarak, tasvip edilmediğini de şahit oluyoruz… Yapmamalarını, dostlukları zedelememelerini de kendilerine tavsiye ediyoruz… Evet bu gün Cuma ve bu günü babamın anılarındaki Kıbrıs’a, onun Omorfo Öğretmen Kolejinden, eğitimde geçen günlerindeki anılarını, yıpranmış sarı kağıtlarından sizlere aktarmayı bilgi ve o günlerin kanaatlerini yazmaya devam ediyorum… Uygulamalı öğretimde Efda Komi yani Yedikonuk köyü ilkokulunda 25 öğrenci olduğu, köyün Rum nüfusunun fazla ve köydeki Türk öğretmenin bekarlık sultanlıktır diyen olduğunu, komik olayları anlatırken kendisinin daha fazla güldüğünü, bunun da o öğretmendeki farklılık olduğunu, köyün karanlık mağaralarının ilginç bulduğunu babam soluksuz olarak yazıyor… Yazıyor… Babam Hüseyin Özdemir Malya köyünden de anılarını anlatırken Başöğretmen Hasan Ferit beyin beş dershaneli okulda, yüksek tepeli yerden, dağların görüntüsünde ders yapıldığını, kendilerinin okulun boş sınıfında kaldığını yazıyor… Ben de çok iyi hatırlıyorum bizler 7-8 yaşlarında iken, babam portatif camp bed ve yiyecek erzağını da yanına alıp ilkokul teftişlerine gittiğini biliyorum hatta onu göresimiz geldiği için Yeşilırmak köyüne annemin bizi götürdüğünü ve yüksek yerdeki okulda, babamıza sarıldığımız günleri de hatırlıyorum… Malya köyüne de Limasol’da olduğumuz günlerde gittiğimizi köy evlerindeki kocaman küpleri ve bu küplerin hamam diye kullanıldığını hatırlıyorum… Babam Malya ‘yı anlatırken köyün zenginliklerini de anlatıyor… Daha sonra Haydarpaşa ilkokulundaki Milliyetçi Atatürkçü Başöğretmen ‘Turgut Sarıca’dan bahsederken onun öğretmenler ile ilişkilerinin mükemmel olduğunu, Kara tahtaya babamın çizdiği Türkiye haritası üzerinde kendisine, çalışma dediğin böyle olur… Tecrübenin bilgisiz kazanılamayacağını tekrarladığını, Rauf Denktaş’ın milliyetçilik derslerini bu kıymetli başöğretmen Mustafa Turgut Sarıca’dan öğrendiğini, söylediğini de notlarına ilave edendir… Babam Turgut Sarıca ile tavla oynadıklarını da yazmıştır… Turgut Sarıca için araştırdım ve geçenlerde aramızdan ayrılan değerli kişilik Harid Fedai beyin de yazılarında unutulmaz öğretmene yer verdiğini gördüm… Bir sonraki Cuma gün babamın notları ile Sayın Harid Fedai beyin birkaç anısını burda paylaşacağım… 10 Kasım Mustafa Kemal Atatürk’ü unutmadığımız, onu andığımız bu Cuma gününde, vatanına sahip milliyetçi öğretmenlerin de Kıbrıs tarihindeki varlığından bahsederken, Atamıza sonsuz sevgi, saygı ve minnet duygularımızı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden göndermenin şükründe olduğumuzu özellikle belirtmek isterim… Bizler bu yaşa geldik her 10 Kasımda ilkokul yıllarında okuduğumuz şiiri de hiç unutmadık… Şiiri yazmadım lakin hepinizin bu şiiri okuduğunu biliyorum…

İrade devri.. 

Her eli kalem tutanın kendine has bir üslubu vardır… Üslup öğrenilebilir bir tarz olmasa gerek, yetenek mi o da değil, belki de insanın duygularını ifadesindeki anlatım tarzındaki ustalığıdır… 

Üslubun anlatımına baktığım zaman, oluşmasına etken yazarın edebiyat ve sanat geleneği, edebiyat ve sanat anlayışı, politik veya siyasi görüşü, yazarın yaşı, erkek veya kadın oluşu, kişisel psikolojik yapısı, mizacı, en önemlisi karakteri, eğitim ve öğrenimi, dilinin bağlı olduğu dil grubunun özelliği, dış kültürü, yabancı dillere ilgisi, okuyucuya davranışı ve cümle kuruşunun ön plana çıktığının görülmektedir… Kimsenin üslubu bir başkasınınkine benzemez olduğu, bir bakıma yazarın parmak izi gibi düşünülmesi gerektiği ulaştığım kaynaklarda da belirtilmektedir… Dahası kimi yazarlar, anlatımlarına (üsluplarına) çok özen gösterdikleri, yazdıkları bir yazıyı üç kere, beş kere, on kere yazdığını okuduğunu söyleyenlerin bilindiği bilgisi de vardır… 
Sizlere ilginç bir itirafta bulunacağım kendim de kendime göre bir usul yaratıp yazılarımı gazeteye göndermeden önce evdeki yardımcılardan hangisi önemli değil, hangisi varsa veya o gün için o anda misafirim varsa onlara, o günkü yazımı okumakta ve ne anladıklarını birkaç cümle ile bana aktarmalarını istemekteyim… Aldığım sonuç ve ifadeler ise bana okunur olma yüksekliğinde ışık tutan olmaktadır… 
Bu günlerde gündem seçim ve onlara seçmen olarak sandığa gittiklerinde oy kullanma alternatiflerinin ne olduğunu sordum… Bu yazımı okudum… Cevapları çok hoştu biz sana oy veririz derken düşünce tarzları memnuniyetlerine göre bilinçaltında yatandı… Epey güldük, bakın dedim komite başkanının izah edilen şekli ile; Mühür + tercih nasıl olacak? “Mesela bir Lefkoşa seçmeni olduğunuzu düşünün. Lefkoşa’da 16 milletvekili adayı var. Eğer bir partiye mühür vurmuşsanız o partinin tüm adayları (50’si birden)1’er oy almış oluyor. Parti içerisinde tercih şansınız da var. Eskiden sadece Lefkoşa’ya tercih yapabiliyorken şimdi partinizin tüm adayları için tercih yapabileceksiniz. Mesela Lefkoşa’da 16 milletvekilinden 8’ine de tercih kullanılabilecek. Bu her ilçe için geçerli. Mühür vuran bir kişi Lefkoşa’da 16’da 8; Mağusa’da 13’te 6, Girne’de 10’da 5, İskele ve Güzelyurt’ta 4’te 2 ile Lefke ilçesinde 2’de 1 tercih yapabilecek. Hiç tercih yapmaması durumunda 50 vekile de bir oy kullanmış olacak.” Karma oy nasıl kullanılacak? Peki, karma oy kullanımı nasıl olacak? “Yeni sistemde artık ada genelindeki tüm adaylar için karma oy kullanılabilecek. Ama hiçbir partiye mühür vurulmaması gerekiyor. Karma tercih yapacak olan seçmenler, Lefkoşa’da en az 8, Mağusa’da en az 6, Girne’de en az 5, İskele ve Güzelyurt’ta en az 2 ve Lefke’de de en az 1 tercih yapmaları gerekiyor. Yani karma oyun geçerli olabilmesi için 50 tercihten en az 25 tercih yapılması gerekiyor. 25’in altında tercih yapılırsa oy pusulası geçersiz olacak. Karma tercih yapacak olan seçmenler 50 milletvekiline de oy verebilecek. Yani Lefkoşa’da örneğin istediği 16 vekile de karma kullanan bir kişi oy verme şansına sahip olabilecek.” Dinlediler ve sonuçta bana anladıkları çerçevede cevap verdiler ve en kolayı ‘Mühür ‘ dediler… Geriye sayım başlamıştır. Seçim tarihine yaklaşıyoruz… Seçmen sandığa gideceğini söylüyor… Seçim gününde, irade devrinde, kimlerin hangi siyasi partinin adayları ile birlikte kaç milletvekili çıkaracağı belli olacaktır… Şeçmen iradesini devr alacakların sahipleri, şeffaf içi görünen sandıklardan çıkan ve YSK’nın açıklayacağı resmi açıklama olacaktır… Süreç devam ediyor.. 

Karar sizi seçin

Akıl ve duygular iki önemli husus hepimizin davranışlarında esas olandır… Çoğu yorumlarda akılın çelinmesini insani yoğun duyguların ön plana çıkardığı ifade edilmektedir… İnsanlar hedeflerini belirlerken öncelikle göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere kendinde mevcut duyu organlarındaki hissiyatla geleceğini belirleyecek konuların içinde kendini görür, konuşulanları duyar, dilinden çıkan sözlerin var olduğuna ve doğru olduğuna inanç getirirse, sıcak ve soğuk gündemi mutlaka hisseder… 


İnsan aklı her zaman bütün bilgileri özümseyen, kendi düşünce gücü içerisinde değerlendiren ancak mantığına bütün bunları sığdırabilmesi ile adımını atandır, uğraşandır… Mantığın olmadığı yerde aklın pek işe yaradığı nadir hallerdir… Bütün bunları idrak eden kişi zekasını iyi yönde kullanandır… 

İnanoğlu neye ne kadar inanabileceğini tayin etme haline sahiptir… Yeter ki bu inançta ‘İnsanlar mantıktan çok heyecana tabidirler, mantığımız; derin, karanlık, fırtınalı bir heyecan denizinde bocalayan bir kayık gibidir.’ deyişindeki bocalama hali hiç olmasın, hiç yaşanmasın… Her insan idrak ettiği bu durumu olumlu tarafa kendi hayatındaki yönde kullanan olursa bu davranış şekli her zaman galip gelen olacaktır… Egosuna, fikrine, kavrayışına, varsayımlarına hafızasına ve hayallerine hedefi doğrultusunda sahip olan insanın başarılı olmaması için hiç bir sebebi yoktur… Başarılı olacaktır… 

Akıllı insan düşüncelerinde, bütün bağlantılarını gereği gibi kuramıyorsa, başka yanlış bir fikrin etkisi altına girebilir bu etkilenme olası tehlikenin kendisidir… Burada da tecrübe devreye giren olur… Teslimiyet zor bir davranış şekildir, teslim olmadan önce aklın devreye girmesi şarttır… Hırs denen mevhum ki, bir şeye olan aşırı, sonu gelmez istek, tutku durumunu ortaya çıkarıyorsa ve bu tutku aklın önüne geçerse vahşi ve acımasız bir durum arzeder ki önüne geçilmez zarar burada başlar… Her insanda yükselme hırsı var olsa da bu akıl çerçevesinde olmalıyken hırsın siyasette insanı başka bir insan haline getirdiğini de görmedik değiliz… Hırsı ile diğerinin önüne geçmeye çalışanların varlıklarından bihaber de değiliz… Her ne kadar hayat sınavı ve mekanizma rekabetin çalışması ile mümkün olsa bile yine de her stratejinin bir hal ve usulü vardır… 
Seçim tarihi meclisten mutlaka geçecektir, seçim tarihi için bıçak kemiğe dayanmıştır. Şimdi adaylarda, su yüzüne çıkan milletvekili olma isteğinin konuşulur olduğu gibi bu hususların gazete sayfalarına haber olarak yansıdığını günlerdeyiz… Milletvekili olmak isteyenlerin elbette topluma hizmet hayalleri vardır… Ancak ilçelerin çıkaracağı milletvekili sayısı da belli olduğuna göre bu sayı içine girenler dışında olacak olanların herhangi bir kırgınlık duymaması gerekir. Yıllar önce bazı siyasi partilerin her mahallede aldıkları mühüre göre belirlenen delegelerin seçtiği adaylar listeye girerken delegenin yaptığı sıralama işlemi sonrasında çok kırgınlıklar gördük, büyük bir hassasiyetle önünün alındığına da şahidiz… O siyasi partinin yıllarca iktidarda kalabildiğini de bilenleriz… Bu sefer seçim ayrı bir seferi durumdur… Kritik bir seçim sistemi şekli ile girilecek ve ilk defa denenecek olduğu için ada genelinde oy dağılımdaki sonuç merak edilendir… Şimdilerde mahallede konuşulan tek şey duydun mu falan da aday olmuş kabilinden sözlerdir… Bir an önce siyasi partiler adaylarımız bunlardır deyip, spekülatif haberlerin önüne geçmeleridir… Liderlerin çalışacağı kadrolar ve bu mealde aday tercihleri de önem taşıyandır. 
Seçim günlerine hızla yaklaştığımız bu zamanda güzel ve anlamlı bu sözün ehemmiyetinin önemindeyiz… ‘İnsan, tabiat olayları ve sosyal olaylar hakkında bilgi sahibidir, çevresindeki olaylarla kendisini yakınlaştırabilen, kaynaştırabilen insan sağlıklı kararlara varabilir. İnsanın karar verebilmesi için, yoğun bir duygu, bilinç ve bilgi bütünlüğüne ihtiyacı vardır.’ Karar seçmenidir…

Ya niyet,Ya kısmet..

22 Ekim tarihinde İstanbul Gençlik 2013 şurası yapıldı. Bu şurada Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkanları basın verdi… Bizler de KKTC televizyon kanallarındaki yayını canlı olarak dinledik, öne çıkan haberlerini de okuduk… 


Göz ardı edilmemesi gerekir… Sayın Erdoğan konuşmasında; ‘Tıpkı bir asır önce olduğu gibi, 7 düvele ve onların beslediği terör örgütlerinin üzerimize geldiği bir dönemde, tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet diyoruz. Bu vatanı bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Nerede bize yönelik taciz varsa evet bir gece ansızın vurabiliriz. ‘Acaba birileri izin verir mi?’ Artık yok, geçti o işler. Bizimle stratejik ortak olanların, bizimle beraber hukukumuza saygı duydukları sürece biz de onlara saygı duyarız, aksi takdirde kusura bakmasınlar. Nerede nasıl bir çalkalanma varsa, nerede bize yönelik bir taciz varsa bir gece ansızın vurabiliriz. Bir kalb-i selim sahibi bir gençlik istiyoruz. Yani, imanına, inancına, maneviyatına sahip bir gençlik istiyoruz. Biz, zevk-i selim bir gençlik istiyoruz. Sanatıyla, kültürüyle zirvede bir gençlik istiyoruz. Biz, akl-ı selim sahibi bir gençlik istiyoruz. İlimde, fende, tefekkürde en ileri bir gençlik istiyoruz. Ben AK Parti gençliğini böyle görüyorum. Bizler bu yola, koltuk, makam sevdasıyla değil, hizmet sevdasıyla yola çıktık. Onun için biz; gençlerden çekinen, görev yerini gençlere bırakmaktan korkanlardan olmadık. Doğru bildiğiniz, haklı olduğuna inandığınız mücadelede unutmayın, yardımcınız Allah’tır. Her anlamda, güçlü ve etkili olmanın yolu, güçlü gençlere sahip olmaktan geçiyor. ‘Vaktinizi sosyal medyada öldürmeyin’ Vaktinizi sosyal medyada öldürmek yerine, sürekli kendinizi geliştirecek işlerle meşgul olun. Size düşen iş, ya niyet, ya kısmet diyerek yola çıkmak. Zorluklarla karşılaştığınızda yeniden kalkıp devam etmektir. Gençlerimizden beklentimiz memur olmakla değil girişimci olmakla ilgilenmeleridir. Sizlere bir diğer tavsiyem; dil öğrenmenizdir. Hedeflerimize kendi memleketlerimizde oturup kendi dilimizi konuşarak ulaşamayız. Tüm bunları, hayat felsefelinizle birleştiremezseniz, başarıya ulaşamazsınız. Sadece yönetilirsiniz. Hâlbuki biz, yönetilen değil, yöneten bir gençlik görmek istiyoruz. Hedeflerimize sadece memleketimizde oturup kendi dilimizi konuşarak ulaşamayız. Gençlerimizin geri dönmek ve benliklerine sahip çıkmak kaydıyla diğer ülkelerde bulunmalarını ve tecrübe kazanmalarını önemsiyorum. Bunun yanında Osmanlıcayı en azından yüzünden okumasını bilmeniz gerekiyor. Eğer siz 600 yıllık kitaplarımıza, belgelerimize, kitabelerimize Fransız kalırsanız, Fransızca bilmeniz bir işe yaramaz. Böylesine büyük bir birikimi kullanamayan gençlerimizin arzu ettiğimiz köklü ve derin duruşu sergileyebilmeleri çok zordur.’ 

Bunları ifade ederken daha birçok konuların dile getirildiği şurada, salonda bulunan gençlerin varlığı ve Cumhurbaşkanının yaptığı konuşmaya verdikleri destek kayda değerdi… Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın gençlere hitabı bütünüyle dikkate alınmalıdır… KKTC gençlerimizin geleceği ve şimdiki durumu da önem arz edendir… Sayın Cumhurbaşkanının söylemleri çerçevesinde gençlerin vaktinin çoğunu sosyal medyada geçirmeyin deyişi de, fazlasıyla dikkate alınması gereken samimi bir ikazdır… Gençlerin esir olduğu bu bağımlılığa yine kendi iradeleriyle bir sınır koymaları gerekmektedir… Günümüz gençliği değil 4-5 yaşında çocukların elinde akıllı telefonların mevcudiyeti hatta oyun indirme kabiliyetlerine şahit olmaktayız, şimdilerde bu gibi durumları kabul eden aileler ne yetenekli çocuklarımız var derken yaşları ilerledikçe bu bağımlılığın onların ders çalışma saatlerini de etkilediğini gördüğümüz zaman bütün ailenin üzüleceği günleri yaşayacağız… Şurada ifade edilen her konu başlığının ilgililerce mutlaka dikkate alınacağı bilinci ile gençlikle ilgi her türlü bilgilendirme toplantılarının yapılması, tekrarlanması, gençlere daha fazla sahip çıkılmasının faydalı olacağı cihetle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde örnek teşkil etmelidir… Her türlü kötü alışkanlık ve bağımlılığın olmadığı bir ülke için hep birlikte çareler üretilmelidir… Bu konuda olsun görüş birliğine varılmalıdır…

Özel Not 

Cuma, bereketin, huzurun, mutluluğun, dostluğun, birlik ve beraberliğin daha fazla hissedildiği, haftanın her gününe karşılık manevi açıdan önemi olan bir gün… 



Günler ne çabuk geçiyor, geçen her gün, ömrümüzün bir kitap sayfası oluyor… Her insanın ömür sayfasındaki kaderinin alın yazısı nasip ve kısmet ile sınırlı ve bizler bu inançla her evin bacasından çıkan dumanın devamı ve tütmesi için duacı olanlarız… Her günde olduğu gibi bilhassa Cuma günlerinde atalarımıza ve onlardan bize kalan maddi ve manevi mirasın ehemmiyetinde ve duasındayız… Böyle gördük, böyle büyüdük… 
Bugün yeniden Omorfo Öğretmen Kolejinde geçen yıllarında, babamın bıraktığı sarımtırak kâğıtlarda, Hüseyin Özdemir’in anılarını yine sizlerle paylaşmanın heyecanındayım… Babam 10 Kasım 1938 tarihinin duygularını anılarında, anlatırken o gün Kolejde Rum Öğrencilerin akülü radyolarında, Rumların dinlediği Rumca marşlarının çalmadığı, dikkatiyle kolejde büyük bir sessizlik göze çarptığını gözlemlediklerini yazan babam bu şekildeki sessizliği garipsediklerini ve akabinde üzücü haberi duyduklarını yazmıştır… Hemen bütün Türk öğretmen adaylarının bir yerde toplandıklarını, Atatürk’ün manevi huzurunda Türk öğrencilerin saygı duruşu ile üzüntülerini belirttiklerini, İngiliz öğretmenler ve Rum öğrenciler dâhil o gün Atatürk devrimlerinin yeniden konuşulduğunu, herkesin üzüntüsünü, tek tek ifade ettiğini, derin bir sessizliğin 10 Kasım gününe hâkim olduğunu anılarına özel not olarak düştüğünü okuyoruz… 1939 yılında 2. Dünya Savaşı için Mr. Wood’un Türk İslam Lisesi mezunlarını İngiliz ordusuna subay yazdığı günlerde kendisine Müftüzade’yi ve Arif’i İngiliz ordusuna yüzbaşı olarak yazdırdığını söylediğini ve teklifini yaparken , Kolej müdürüne dilekçeni yap ,senin subaylığın ,yüksek maaşın ve terhiste yüksek mevkiin hazır dediğini yazarken ,babam Binbaşı’lık için müracaat etsem olurmu diye sorduğunu, kolej yetkilisini Dr.Sleight’ın ona yok, Generallik mevkisine müracaat et daha iyi diyerek!! tepki verdiğini yazarken Mr.Wood’un babama dilekçeni yaptın mı sorusunu tekrar sorması üzerine Binbaşılık için dedim kabul görmedi, konusunu ilettiğinde kendisine verilen cevabın ‘O Zelandalı’ dan hayır mı beklersin cevabı ile karşılaştığını böylelikle subaylık ısrarından kurtulduğunu ve onları atlattığını ifade etmiştir… O yıllardaki asker yazılımları konusunu hakikaten merak edip kısa sürede araştırdığım zaman, internete Kıbrıs Tarihinin Bilinmeyen Bir Sayfasında Kıbrıs’ın Unutulan Askerleri ve İkinci DüNya Savaş’ında Kıbrıslı Katırcılar başlığında Sayın Ulvi Keser’in Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisinde var olan yazılımına ulaştım, yazdıklarını okuduğum zaman son derece değerli eskiye dayalı bilgilerin orda var olduğunu gördüm. O yılların yeniden okunması bu günlerin refahı ile karşılaştırılması ve Kıbrıs Türk Halkının o günlerde neleri görüp neleri yaşadığının öğrenilmesi gerektiğine bir kez daha kanaat getirdim… Babam notlarında daha sonraki yılda ikişer haftada altı defa uygulamalı derslerini , Kıbrıs’ın çeşitli bölgelerinde örneğin Poli, Çatoz, Malya, Yedikonuk, Angilisiya ve Haydarpaşa okullarında masraflar hükümetten ve amaç ise kolejin marka değerinin yükseltilmesi çerçevesinde yaptırıldığını yazarken her okuldaki uygulamalarından örnekler vererek o günlerin şartlarının nasıl olduğunu da notlarına eklemiştir… Daha sonraki yazımda bu notları sizlerle paylaşacağım. Kolejde ‘Brain Trust’ gecesi yapıldığını bu gecelerde öğretmenlerin sordukları soruların kura ile her öğrenciye tek tek sorulduğunu da öğrenmiş olurken müzik gecelerinde şarkıların / türkülerin Türkçe ve Rumca okunduğunu en çok beğenilen ve alkışlanan türkünün ise bu dörtlüğünün hep birlikte koro halinde Türkçe söylendiğini de hatıralarında yazmıştır… ‘Gelemem ben gidemem ben Her güzele gönül veremem ben Aç kolların sar boynuma Üşüdüm gelemem ben… ‘ Ne güzel, ne anlamlı ne kadar duygu yüklü türkülerimiz olduğunu da bizlere hatırlatan olmuştur… Pazartesi buluşmak niyetiyle hepinize hayırlı cumalar…

Kanaatkâr Ol

Kalp kırmak kolaydır… Kırılan kalbin onarımı zordur… Günümüzde, usul hal ile anlatım, eleştiri, haber en uygun tavır olmalıdır. Zaten bunun dışındaki davranışlar kişinin kendi kültüründe ki birikiminin dışa vurumundan başka birşey değildir. Böyle davrananlar elbette kendilerine benzer kişileri de etraflarında toplayanlardır. Halbuki bu geçici dünyada Allahın insana bahşettiği konuşma kabiliyetini kullanmak hiç ama hiç bir insan için zor olmadığı gibi, sivil toplum örgütü olsun, sendikal faaliyet olsun, gazeteci olsun, siyasetçi olsun, tv yorumcusu olsun, alanında uzman kişiler olsun hadiseleri ifadede irite edici olmamasını ,bilmeleri ve yeteneklerini bu yönde kullanır olmalarını gerektirenlerdir… Elbette ülkemizde bazı işlerde hani derler ya , elde olmayan sebeplerden ötürü, bazı aksaklıkların var olduğunu görüyoruz. Bu her zaman iyinin unutulmasını gerektirmez. Bu aksaklıkları ifade edenlerin üslubu ise her zaman kayda değer, fayda sağlar; ama bazı kişilerin fayda sağlamayan üslubu eğer ne şekilde olursa olsun, rant sağlama yönünde kırgınlığı motive ediyorsa bu ancak toplumsal faydaya verdikleri zarar olur… Beyanatların ,son dakika haberlerinin, havada uçuştuğu, günlerden geçiyoruz… Konu sıkıntısı yoktur. Şimdiki merak , siyasi partiler kimleri aday gösterecek, nasıl bir yöntemle seçecek, kim aday olacak, kim olamayacak, seçim sonucundan sandıklardan iktidar çıkarmı ? Çıkmaz mı ? Yeni seçim yasasına göre seçmen oy kullanılırsa hata yapar mı? yapmaz mı ? O siyasi parti mensubu bunu yaptı ,öbürü bunu yapmadı, onun hakkında bu söyleniyor derken ,anketler yalan söyler mi? Söylemez mi? Diye yazılı, çizili konuşulur günler geçecek ve bu masal hiç bitmeyecek gibi günlerce gündemi meşgul edecektir… Şimdiden gazetelerden ‘mesajlarda’ göndermeler başladı, şahsıma da Sayın Levent Özadam dün gazetesinden mesaj göndermiş… ‘Sayın Tülin Berova, seçim yazılarına epey yoğunluk verdiğinize göre, acaba adaylık bu kez kesin mi? Kadın kotasının yükseltilmesi, sizin için iyi bir avantaj olabilir. Güçlü bir yürek olarak değerlendiriniz deriz’ diye yazmış … Sağolsunlar Star Kıbrıs gazetesinde yazdığım yazılarımı, okuyorlar. Konularımı takip ediyorlar… Yazı içeriklerimde konu siyaset olsun, güncel olaylar olsun, ne olursa olsun, köşemde, yılların bürokratik ve siyasi tecrübemin, yalın bir anlatım mahiyeti her zaman var olandır… 38 yıl siyasi bir partinin kaç kez genel seçimine, kaç kez yerel seçimine, yetkili kurullarının en üst kademesinde hizmet etmiş, köy gezilerine katılmış, ayrıca seçim zamanında, aday saptama komisyon üyeliği yapmış bir kişi olarak elbette fikirlerimi yazacağım, yazmaya da devam edeceğim, ama bu aday olacağım anlamı taşımamalıdır… Yine de ‘Güçlü bir yürek’ denmesi ile siyasette geçen yıllarımın bir nevi özetlenmesi şahsen beni bu mesajda sevindiren cümle olmuştur… Seçime giderken çok şeylerin konuşulup yazılacağı günlerdeyiz… Temennimiz kimsenin kimseyi kırmadığı bir propaganda dönemi olmasıdır… Yaşayıp göreceğimiz çok şeyler vardır… Mevlana’nın deyişindeki ‘Kanâatkâr oIanIar en büyük zenginIiğe sahiptir’ sözü ise mutlaka bu dönemde hatırlanır olmalıdır… 

Sizi ne güzel dolandırdı…

Bugün, bir dolandırıcılık hikayesinde, gerçek günümüz yaşamında ,dün ile bu günün dolandırıcılığın, becerisinde ve zekasında ,pek bir değişiklik olmadığını görmekteyiz… Bu konuda yazmaya karar verdiğimde Ülkemiz insanının çoğunun tanıdığı Tavuri’nin bahse konu aldatma hikayelerinin , aldatan ve aldatılan yönü ile analizini araştırmacı yazar, Sayın Mehmet Hasgüler’in bir gazetede yayımlanan makalesinde internete okudum… Sayın Hasgüler, yazısında Tavuri ve hayatı için anlatımı hakiki ve yüz yüze oldukça ilginç, ne diyor Hasgüler ‘Mustafa Zekeriya. Nam-ı diğer Tavuri! Son on üç aydır İngiltere’de kalıyor… Geçtiğimiz gün Dayanışma Evi’nin önünde aniden karşıma çıkıyor! Yine memleketin “ahmaklarıyla” başı dertte! Anlattığımda Tavuri’ye hak vermemek elde değil… Tavuri İngiltere’den Kuzey Kıbrıs’taki muhtemel cep telefonları arıyor ve bildiğiniz aldatma “numaralarını” oynuyor… Yani 7-8 kişiyi çeşitli kurgularla ikna ediyor ve “MoneyGram” üzerinden hesabına paraların havale edilmesini sağlıyor… Birisine Tesco’nun ortaklarından olduğunu ve karısını-kızını Antalya’daki trafik kazasında kaybettiğini ileri sürüyor… Bu vesileyle onların hatırasına Kuzey Kıbrıs’a bazı fakirlere yardım yapmak istediğini belirtiyor… Bunun üzerine karşıdaki yani K.Kıbrıs’taki aranan kişi de tam üzerine bastınız deyip, Tavuri’yi cesaretlendiriyor… Tavuri doğum kağıdını soyadı kanunundan önce aldığı için İngiltere’ye resmi adı-soyadı Mustafa Zekeriya olarak giriş yapıyor… Pasaport Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yani… Bu konuşmaları yaparken de kendisini Mustafa Zekeriya olarak tanıtıyor! Yani buralarda iş reel gidiyor… Mustafa Zekeriya kendisinin annesinin Türk babasının İngiliz olduğunu ve çok yoğun bir iş adamı olduğunu söylüyor… Benzer kurgularla kimisine Volvo’nun İngiltere bayisi olduğunu, kimisine MoneyGram’ın ortaklarından olduğunu söylüyor ve bu 7-8 kişilik farklı yerleşim yerlerinden hesabına 15 bin dolarlık para yatırılıyor… Bu para yardımını ya da enayiliğini gösterenlerden birisinin polis olduğunu Mustafa Zekeriya söylüyor! Peki, bu farklı öykülerdeki bu insanlar telefonla kendilerine ulaşan bu tanımadıkları adamın hesabına neden parayı yatırıyorlar? Hangi saikle bu oyuna bu yurttaşlar iştirak ediyor? Ve yazısında Hasgüler soruyor… Her arayana para gönderir misiniz? Bu yazıyı okuyunca daha evvel sizlerle paylaştığım İncili Çavuş’un hikayelerindeki aldatma ile ilgili bir diğer hikayesini, hatırladım; ‘Bir gün azam-ı devletten biri sohbet sırasında İncili Çavuşa sorar ve İstanbul’daki dolandırıcılıkta usta birisi var , bu işi nasıl yapıyor merak ediyorum der…İncili Çavuşun cevabı hazırdır… onların şeytan gibi adamları olduğunu dolandırıcılıkta kullandıkları bir çok alet edavatları olduğu söyleyince, aldığı cevap dolandırıcıyı bana getirin olur… İncili Çavuş emri yerine getirir ve en meşhur dolandırıcıyı ağaya götürür… Ağa adama nasıl dolandırıyorsun diye sorduğunda adam alet adavatım vardı ancak sattım ve ilave eder icra-i sanat budur der… Zatı muhterem daha da merak eder ve beni dolandırsana dediği zaman aletlerim yok geri almam ve sizi dolandırmam için paraya ihtiyacım var cevabını veren dolandırıcıya alet parası ne kadar diye sorulur,alet alması için ona bin altın verilir… adam huzurdan ayrılıp gidince, İncili Çavuş gülmeye başlar, sahib-i hane sorar ‘ Niye gülüyorsun? Cevap ‘Sizi ne güzel dolandırdı, ona gülüyorum.’ -Ne demek? Beni kim dolandırdı? -Giden adam , -Canım ben dolandırılmadım, öyle bir şey görmedim denilince İncili çavuş ,efendim, dolandırılmak öyle zannettiğiniz gibi dolaba koyup fırıl fırıl çevrilmek değildir. İşte size bir takım sözler söyleyerek kandırdı, bin altını alıp gitti. ‘Dolandırılmak işte böyledir!’ diyen yine İncili çavuştur… Kıbrısta merak edenler varsa kurnazlığı ile pek ünlü bir Tavuri’miz vardır… Aral Moral’in ‘Tavuri’ adı ile kitabı ise raflardadır… Tavuri bir çok insanımızın tanıdığı bir isimdir… Yaptıklarının yeteneğini “Ben zenginden alır fakire veririm, cezam neyse de çekerim.” diye gösterendir… Olmaması gerekenleri yapması onda alışkanlık yaratmıştır…Ancak aldatığı kişilerin inanmış olmaları ile dalga geçer bir hayatın adamı olarak yazılan yazılara ve kitaplara konu olmayı da hanesine bir şekilde artı diye yazdırmıştır… Yaşanmışlıklar, insana çoğu olayı anlatırken bir yandan dersini de verendir… Ders alıp almamak ise anlayışın ta kendisidir… 

Stratejik Çimento.. 

Zaman bizleri her türlü girişimde etkileyen ve tasarrufu hatırlatan, geçmişi ve geleceği ile elimizdeki en büyük sermayedir… Zamanın biriktirmesi olmaz, ancak zaman içerisinde gelişen olayların birikiminde zamanın kronolojik etkisi vardır. Geçen zaman uzun bir süreyi temsil ederken, içinde barındırdığı ülke coğrafyasının gerçeklerini unutmamak gerekir… Zamanın hızına yetişmek için çok çalışmanın önemi vardır. Hız yakalanmaz olsa dahi en azından başarıda etkinliği olandır… Birikimini yapamayacağımız zamanı eşit parçalara bölmek plan yapmak ve bütüne gitmek, kararlarda olumluyu yakalamak için gerekli. Etkin ve verimli zaman kullanımı bir terazinin hassasiyetindedir… Bu hassasiyet içerisinde Kıbrıs Meselesi zamanımızın en önemli konusudur… Stratejik konumu dolayısıyla ilgi çekendir… Zamanın hükmü, bu olayda çare olmamıştır… Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Serdar Denktaş’ın Facebook sayfasından yaptığı bir açıklama olmuştur. Konu son derece önem arz etmektedir ve Denktaş’ın yazımı aynen aşağıdaki gibidir ‘Biz her zaman tek bir şeye vurgu yaptık. Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda kendi kendini yönetme hakkı ve iradesi. Dönemsel olarak veya rüzgâra göre değil her zaman, her yerde ve en başından beri altını çizdiğimiz tek bir kelime oldu bizim: Egemenlik. Halkımızın bu topraklar üzerindeki egemenlik hakkı. Bugün kısa bir zaman aralığında iki ayrı haber okuduk. Birinci haber Güney Kıbrıs Eğitim Bakanlığı’nın okullarda dağıttığı formların üzerinde “Hangi Azınlıktan olduğunuzu işaretleyin” kısmında birinci sırada “Kıbrıslı Türk” seçeneği konmuş olması. Nitekim Kıbrıslı Rum Liderliği’nin bize nasıl baktığının en üst düzeyde ifadesi “Azınlık çoğunluğa hükmedemez”cümlesiyle Rum Lider Anastasiadis tarafından daha önce de dile getirilmişti. İkinci haber ise İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Straw’ın Independent’te yazdığı yazı: “Kıbrıs’ta çözüm adada iki ayrı devlet olduğunu kabul etmek ve Kıbrıs Türk Devletine Uluslararası tanınmışlık vermektir…” Her iki habere de baktığım zaman senelerce bizi azınlık olarak görenlere boyun eğmeyip, kendi varlığımıza ve kendi egemenliğimize sahip çıktığımız için gurur duydum. Biz bu topraklarda kimseye yama olmayacağımızı yıllardır dile getiriyoruz sanırım artık “Dünya” da olması gerekeni görmeye başladı…’ Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş tereddütsüz bu yazdıkları ile haklı bir konumdadır. Halkımız azınlık kelimesi ile aşağılanırken Rum liderlerin Kıbrıs’ta çözüme yakınız gibi sözde yapılan açıklamaları, her zaman olduğu gibi geçerliliği olmayan beyanatlardır… Huylunun huyundan vazgeçmediği, gerek Rum Eğitim Bakanlığı forumlarındaki soruda, gerekse evvelindeki Enosis plebisit ile ilgili kararlarında ve en mühimi Hrisostomos’un “Kreşlerle başlıyoruz, iki yıla kadar ilkokul, altı yıla kadar da ortaokul ve lise yapacağız. Üniversite yapma olasılığımız da ihtimal dahilindedir” şekilde açıklamaları ile kreşlerden başlayarak eğitimin kilise hegemonyasına girişi ile eğitilecek neslin geçen zamandaki 50 yılın ayni zihniyetteki insanın yerine geçeceği yeni nesil olacağı unutulmamalıdır… Zaman müsaittir vaktin öneminde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güzel günler için çalışılması verimliliğin artırılması ve aidiyet duygusunda iç bünyemizde birbirimizi sahiplenmek konusunda geç kalmadan hareketlerimizi yoğunlaştırmalıyız. Ne güzel söylemişler ‘İnsanlar benzerleriyle bütünleştiklerinde kendilerini güçlü hissederler. Aidiyet duygusu insanları bir arada tutan “çimentodur.’ O zaman her zamanki gibi birlikten doğan kuvvetin gücünde olmalıyız… 

Sosyal Jet lag 

Yaz veya kış, erken kalkmak, geç kalkmak, karanlık, aydınlık, faydaları, zararları, etkileri tepkileri, her yıl belirli zamanlarda ağızlarda laf olup dışarıya açıklama ile aktarılırken kiminin dalga geçer ifadeleri, kiminin mizahi anlatımı ile kulaklarda yer eden gözlerde okumuş ve görmüş olmanın hayretini uyandıran her söylem karşınızdakinin anlayışına, kendine sahip bulmaktadır… 


Vücut saati hakkında şaşırtan gerçekler olduğunu okuduğum zaman yine bu gerçekleri diye yazılanları sizlerle paylaşmak istedim… İstedim, çünkü küçüktük büyüdük her saat değişikliğinde hepimizin söylediği, söylemeyen olmadığına inanmadığım bir tekrarda ‘Şimdi eski saate göre saat 12 ‘ Yemek saatimiz geldi, uyku saatimiz gibi örneklerle bu gibi konuşmaların her saat başı veya herhangi bir saatte söylemlerde yer aldığıdır… Günümüz şartlarında her an her yerde elektronik ışığa maruz kalıyoruz. Meğer elektronik ışık vücut saatinizin düzenini bozuyormuş, karanlığın ise yatma vaktinin geldiğini haber veren en doğal ipucu olduğu vücut saatini etkilediği yazıyor… Daha neler anlatılıyor, devam ediyorum; lambadan, televizyondan ya da telefonunuzdan gelen yapay ışıklar beyninizi uyanık kalma zamanı olduğuna inandırabilir ve sizi tetikte tutabilirliği de vücut saatinizin ayarını gevşetiyormuş… Uyku tıbbı konusunda uzmanlaşmış profesörlere göre, “teknoloji bizi doğal 24 saatlik düzenimizden koparmış ve geç saatlerde uyumaya alışmamıza neden olmuştur” deniyorsa alınacak önlemi bizim saptamamız gerektiği de araştırma sonuçlarında yer alıyor… 

Ne diyor araştırmacılar yatak odanızdan teknoloji faktörünü çıkartmak gerekiyor, bu bir çözümdür, fakat teknolojiye aşırı bağlıyız, bazı insanlar için bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay. İnanın ki herkesin yatak odasında olan en az iki akıllı telefon var… Eğer teknolojiye bağlanma ihtimaliniz tamamen ortadan kalkarsa vücudunuz doğal ritmine kolayca geri dönecektir hususu önemli… Araştırma sonuçları, doğal aydınlık ve karanlık dönüşümünün, erken yatan ve geç yatan insanlar arasındaki temel farklılıkları ortadan kaldırmaya yarayan sinyaller yolladığını açıklamaktadır bu araştırmalara göre uçak yolculuğu yapmadan da jet lag yaşayabildiğiniz önemle vurgulanmaktadır. Aslına bakılırsa hafta sonu normal saatinizden geç yatıp, geç kalktığınızda kendinizi halsiz hissedersiniz ve Pazartesi günü normal düzeninize dönmekte zorlanırsınız. İşte Bu duruma dahi ‘sosyal jet lag’ adı verilebiliyor diyorlar… Hani çoğumuzum korktuğu güne Pazartesi sendromu diyorlar ya bu olsa gerek… Sosyal jet lag’dan kaçınmak için hafta sonları da, normal uyku düzeninize mümkün olan en yakın saatlerde uyuyup uyanmaya çalışmalı saatlere dikkat etmelisiniz. Beyniniz vücut saati uygulamasındaki esas saatiniz olmalıdır… Dahası var, en sevdiğiniz meyve ve sebzeler hasat edildikten sonra hemen ölmüş sayılmaz. 2013’te yapılan bir çalışmaya göre, sebze ve meyvelerde de manav raflarında oturdukları sürece çalışmaya devam eden iç saatleri var olduğu ortaya çıkmıştır… Dahası meyve ve sebzelerin bulundukları ortama günler boyunca uyum sağladığı ve ışık kullanılarak günün belirli saatlerinde daha fazla kanserle savaşan antioksidanlar üretmelerinin sağlanıldığı deneme sonuçlarıdır deniyor… Bilinçli bilgi için okumakta fayda var… Araştırma esas… 

Çağımız teknoloji çağı ve bütün bunların etkisinde ve bağımlılığında olan birçok kişi var… Onlara tavsiyemiz kendinizi koruyun demekten başka çare yok… Vücut saatinizdeki bilmediğiniz gerçeklerin varlığında kendinize yer bulmak için seçim sizlere ait, dikkatli olmak sağlığınız gereği… Sosyal jet lag olmamak adına kendinizi bilgisayarlar önünde fazlasıyla meşgul etmeyiniz… Bu konuda çare kendi iradenizdir, iradenizi olumlu konularda kullanınız, göreceksiniz ki kendinizi daha iyi hissedeceksiniz… Bu gün yaz tatili sonrasında ilk toplantısını yapacak olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis’ine, yeni döneminin, ülkemize ve toplumumuza hayırlı olması temennisini, Meclis Başkanı Sayın Dr. Sibel Siber ‘in şahsında tüm milletvekillerine iletir, başarılar dilerim… 2 Ekim 2017