Tag: northcyprus

Garip dede ve Zeytinlik

Garip dede ve Zeytinlik

Zeytinlik köyü Kıbrıs’ta tarihi yeri olan birçok kültürü bünyesinde bulunduran Girne’de şehre çok yakın hatta belediye hudutları içerisinde bir köyümüz. Tarihten geçen süreçte ismi Temp, Templos ve Temroz olarak kaynaklarda yer aldı. Köyün konumu, St.Hilarion kalesi ile Girne Kalesi arasındaki köprü şeklinde. Kuzeyinde Akdeniz ile Güneyindeki Beşparmak dağlarına kadar uzanan bir coğrafya. Dereleri ise köy sakinleri telaffuzu ile Şakşadi ve Galafa adını taşıyor. Köyün tarihi anlatılırken ifade edilenler şöyle; Templer şövalyeleri X11. Yüzyılda köye yerleşir yerleşmez köyde oturan dokuz kilisenin baş papazının geniş nüfusuna son verildiği söylenmekte. Papazın yetkisinin sonlandırılmasına müteakip ise köyde doğa sevgisi hakimiyet kuran olmuş. Lüzinyanlar, Venedikliler sonrasında Osmanlılar ve Türkler köye yerleşmiştir. Köy asırlık ihtişamını ve yaşlarını gövdeleri ile gösteren zeytin ağaçlarına halen sahip, oldukça popüler bir yerleşim yeridir. Köyde ayrıca ‘GARİP DEDE’ denilen aksakallı bir Derviş’in mezarı, bu kişinin mezarının, bir de efsanesi vardır. Efsaneye göre, Osmanlı aşiretinin başında olduğu söylenen ve kendisine dede denilen bu Derviş köy içindeki bir ağacın altında su bulunduğunu söylemiş ve su köylülerce bulunmuştur. Derviş ölünce buraya gömülmüş zamanla hayat ağacı, mezar ve kuyu önemini, yitirmiş, kuraklık baş göstermiş, mezarın yanındaki zeytinyağı değirmeni de kapanmış. Değirmen sahibi Nalbant Mustafa efendinin kahveciliğe başladığı kahve önünde Derviş’in görüldüğü, Kahveci’den kahve istediği, yoktur cevabı aldığı zaman, bak dibeğin dibinde bir kaşık kahve bulursun karşı cevabı ile Derviş’in içtiği kahveye bir kuruş ödeme yaptığı ayrıca bu paranın, harcanmamasını kahveciye söylendiği rivayeti vardır. Zor bir durumunda bu parayı kullanan kahveci iflasa kadar sürüklenmiş ancak kahveci, hayat ağacı yerinde, aksakallı dedeyi tekrar gördüğünü sanınca ona kuyu başındaki mezarı yaptırmıştır. Günümüzde de ziyaretçileri olan ‘ Garip Dede Türbesi ‘Zeytinlik köyünün diğer özellikleri yanında önemli bir yer tutar.Zeytinlik köyünde her yıl ülkedeki zeytin ve zeytinyağı üretimini teşvik amacı ile Ekim ayında Girne Belediyesi himayesinde, zeytin hasatından sonraki günlerde festival yapılmakta köy meydanına kurulan stantlarda zeytin, çakısdes, zeytinyağı, zeytin motifli topraktan yapılmış bir takım aksesuar satılmakta, Kıbrıs’a özgü yemek yarışmaları yanında köy meydanında lokma ve şamişi yapılıp gelen turistlerin ve ziyaretçilerin, tadımına alımına, sunulmakta, Kıbrıs halk oyunları oynanmakta gece ise yerli sanatçıların müzik sunumları festival ziyaretçilerine dinletilmektedir. Zeytinlik Meydanının adının ALİ NESİM olarak değiştirilmesi ise Kıbrıs Türk Edebiyatımıza Ali Nesimi’nin önemli eserler bırakması, köyü çok sevmesi ayrıca bu köyde doğmuş olması nedeni ile olurken. İsabetli bir karar olmuştur. Girne Belediyesi ve Meclis üyelerini bu kararlarından ötürü kutlamak gerek. Ali Nesim’in araştırmacı yazar kişiliği ile yazdığı ”Templos Zeytinlik” kitabında yer alan köy sakinleri arasında belirtiği kişilerden birtanesi de eşimin babasından Fadılefendiler diye bahsedişi ve köyde bütün çocukların eğitimini teşvik ettiği gibi Fadıl Efendinin yedi çocuğunun eğitimi konusundaki gayretini yazarak okuyucusuna aktaran Ali Nesim’in köy ile anılan bu kitabı ile biz, şimdiki köy sakinleri arasında geçmişten geleceğe ışık tuttuğu için memnuniyet yaratmıştır. Birçok siyasi kişinin zaman zaman köy ziyaretlerinde belirttikleri üzere Zeytinlik Köyünün turistlerin devamlı uğrak merkezi haline getirilmesi, tanıtımına ihtiyacı vardır. KKTC daha nice bu nitelikteki yerlerimizin tanıtım gerçeğindeki oluş gibi. Geçen yıl yazdığım yazıya ek “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, Yaşamak yani ağır bastığından. Nazım Hikmet” ‘in sözleri ile 2018 yılının ve Girne Belediyesinin Zeytinlik’te düzenleyeceği 17.Girne Zeytin Festivali 5 Ekim Cuma günü başlayacağını belirtir, emeği geçenleri kutlarız.

Advertisements
Herkesin hakkını vermek

Herkesin hakkını vermek

Yasama , yürütme ve yargı devlet ve yönetim ile ilgili en temel kavramlardır. Bu üç kavram toplumsal hayatın özü gibidir. Yürütme gücünü elinde bulunduranların kamu gücünü hukuka aykırı kullanmasının tek yolu yargı bağımsızlığıdır. 17 Eylül Pazartesi günü açılacak 2018-2019 Adli Yıl öncesinde Yüksek Mahkeme Başkanı Sayın Narin Şefik ‘in Türk Ajansı Kıbrıs’a verdiği demeç içerisinde ülke gündemini ve yargıdaki durum hakkındaki ifadelerinin tekrarı oldukça önemli. Sayın Narin Şefik Bilindiği üzere 8 Ocak 2018 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimleri yeni seçim sistemi içerisinde kısa bir sürede hazırlığını yaptırmış ve seçin sonucunu başarılı bir şekilde açıklamıştır. Ekip halinde çalışmanın faydasını deklare etmiştir. Sayın Narin Şefik seçimlerle ve seçim sistemi ile ilgili yaptığı değerledirmede “Seçimlerde şaibe karışmaması yaşanan sıkıntıların tümünü unutturdu” demiştir. Seçimlerde görevlilerin özveri ile çalıştığını zorluklara rağmen neticenin başarı ile sonlandığını ve bilahare Yerel seçimlerin daha kolay bir şekilde sonuca götürüldüğünü ifade etmiştir. Genel seçimlerde “Çarşaf Listenin “ zor bir seçim olmasına rağmen bu seçim sisteminden vazgeçilmesinin zor olacağı görüşünü belirtirken Sayın Şefik ülkemizdeki karma oy alışkanlığından kolay vazgeçilemeyeceği görüşü üzerinde durmuştur ve sistem değişirse halktan tepki geleceğini ve sandığa gitmenin azalacağı kanaatini belirtmiştir. Sayın Narin Şefik oy pusulalarının sayımı için şimdiden teknik kolaylıkların neler olabiliri üzerinde çalıştıklarını ayrıca belirtmiştir. Yüksek Seçim Kurulunun yıbranmaması gerektiğini yıpranma halinin yargıyı da etkileyeceği düşüncesi içinde oldukları hususunda net bir duruş sergilemiştir. Ülkemizdeki sorunların birbirleriyle olan yakın ilişkisi olduğu cihetle sistemin çalışmasında liyakatın önemini vurgulayan Sayın Şefik eski ile yeniyi mukayesesinde 20 yıl evvelkinin bürokratlarının şimdikinden daha çok tecrübeli olduğunu ve kamunun düzelmesinin şart olduğuna da ayrıca değinmiştir. Sayın Narin Şefik yargının karamsar olmadığını olmasının ise kötü olacağına, bilhassa dikkat çekmiştir. Ülkemizdeki ekonomik ve sosyal olayları üzerinde görüş belirten Sayın Şefik Bilişim Yasasının olmamasının sosyal medyayı kötü kullanımı ve kişileri hedef alanların belli olduğu cihetle kişilerin dava yoluna gidebileceklerini de özellikle ifade etmiştir. Ülkemizde hükümetin yaptığı zamlar neticesinde ve denetimsizliğin verdiği mali külfet yükünün ağırlığı halkımızın omuzlarında taşınmayacak haldedir. Çaresizliğe çare aranmaktadır. Yeni öğretim yılına girilecek olan bu gün okula gönderecek çocuğu olanların sevinci yanında okullardaki eksiklikler yanında üzüntülerini de belirleyen olurken , tünelin ucundaki ışığı göremeyen Başbakan Erhürman ve henüz Eğitimde okullarda önündeki yılın hazırlığını yapamayan ve 2019 yılını göremeyen Eğitim Bakanı Cemal Özyiğit ‘in okulların açılış mesajında eğitimde “2030 vizyonundan” bahsetmesi,inandırıcı olmaktan uzak, insanın yüzündeki gülümseme ile birlikte karışık bir acı oluyor. Yine de tüm iyimserliğimiz ile yeni eğitim yılının çocuklarımıza başarı ve açılacak adli yılın toplumumuza hayırlara vesile olması, temennimizi tekrarlarken yaşamın gerçeklerinde ve insan hayatında önemli bu sözün tekrarındaki faydayı vurguluyoruz! “Hukukun buyrukları şunlardır: Dürüst yaşamak, başkasını zarara uğratmamak, herkesin hakkını vermek.”

Özveri içinde yokluk

Özveri içinde yokluk

İnsanın yaşamı içerisinde motivasyonun önemi son derece önemli bir faktördür. İnsan güdülerinin de kendi içinde bir sistemi olduğunu ve yaşam kaynağı için amacın belirlendiğini biliyoruz. İnsanın yaşama azmi içinde faydayı arayışı ve ihtiyaçlarını sıralayışı vardır. Geçim derdi ve hayatın tecrübesi insanımıza ihtiyaçlarını aciliyetine göre belirlemeyi öğretmiştir. Günümüzde ekonomik krizle kalkıp, krizle yaşayıp krizle akşamı buluyoruz. Krizli rüyaların pisikolojisi ile kaliteli uykunun haram ettirildiği geceleri yaşıyoruz. Bu hükümet döneminde zam rüzgarında insanı ürperme ile birlikte üşütme tutuyor. “Ekonomik Kriz” in her aileye değişik bir şekilde yansıdığını görüyoruz. Kiracı olanla, ev sahibinin, çocuğu olanla,çocuğu olmayanın gençlerle,orta yaş grubunun ve yaşlının,özel sektörde çalışan ile kamuda çalışanın, tek başına yaşayanlar da dahil krizin girmediği çalmadığı ev kapısı yok, kapıdan içeriye kriz girdi mi evi allak bullak eden bir acı yaratıyor. Öncelikle mutfağı ateşliyor. Çekirdek aile yapılarına bakıldığı zaman, genelde hane halkı sayısı 4 kişi olsa bile bir yaşlısı artı olarak evde olandır. Aile hesabını kitabını yapandır. Çoğu kez de “doluya koydum olmadı, boşa koydum dolmadı “diyenler çoğunluktadır. Annem çok eski yıllarda bakkaldan aldığı her şeyin fiyatını deftere yazardı. Daha sonra ezberlediği fiyatla mutfağının aylık giderini çıkarır geliri kadar ne kadar alış veriş yapacağını hesaplardı. Annem vefat etmeden önce yaptığı son hesaplamada evde yaşayan her bir kişi için detaya gerek yok ayda 1000 TL gerekir diyordu Bin lirayı otuz güne böldüğümüzde ise 34 TL bir miktarın evde pişirilen “üç öğün” yemeğe bir kişi için yeterli olacağını kendince tesbit etmişti. Domatesi mevsimine göre alır turfanda canım çekti alışverişi yapmazdı. Şimdilerde işin gerçeği tüketimi oldukça seven bir toplum olduk. Olmamıza sebep, geçmişteki yokluk mu yoksa savaş geçirmiş bir toplumun psikolojik tavrı mı bu sorunun cevabını bulamıyorum. Tabi bir de bankaların bol keseden dağıttığı kredi kartları ve harcanan miktara ödenecek asgari tutarın belirlenip geriye kalan bakiyenin borç hanesini kabarttığı durumlar da yabana atılmayacak gerekçeler arasında. İçi boş kredi kartları tanınan limitle cüzdanlarda ve hepimiz ihtiyaç dışında olmadık alış veriş yapanlar olduk. Kazanırım harcarım devrine dövizdeki yükseliş son verdi kazanç kayboldu, cepteki para eridi, dolayısıyla acil aile toplantıları yapılmıştır,ulaşımdan tutun bütün ihtiyaç giderleri masaya konmuş, nelerden tasarruf edilebileceği prensip olarak ortaya konmuştur. Okullar açılıyor gider çok, harçlık parası yetmez. Demografik yapımız içinde sıkıntı geometrik hızla çoğalıyor. İnsanımız mutsuz ve umutsuz. Beklenmedik giderler genelde sağlıkla ilgili proplemlerin sonucu ve aniden çıkıp insanın kabusu gibi her ay bütçemize elini uzatan giderler, bir de her ay telefon, elektrik ,su faturası, gibi ödenmesi gerekli birçok mükellefiyetler vardır. Hükümet olanlar, yani biz çalışır yaparız diyen 4’lü koalisyon ve dolayısı ile koalisyonun Başbakanı Sayın Erhürman “hukukçu kimliğini” halkının refahı müdafaası için maalesef kullanamıyor. Her fırsatta bunu belli eden oluyor. Özveri içinde zorlukla geçinen ve tasarruf tedbirlerini kendisine zaten uygulayan büyük bir çoğunluğun geçimini düşünmek, kararlarını ona göre almak zorunda olduklarını yardımcısı Sayın Özersay ile unutuyorlar. Bir birlerine topu atıp yeniden tutuyorlar. Aynen Elektrik konusunda olduğu gibi kendi aralarında paslaşırken kaybettikleri güvenin de farkında olmuyorlar. Güvenin tek kullanımlık olduğundan habersiz iş yapar görünmeyi tercih ediyorlar.

Okunacak en büyük kitap insandır.

Okunacak en büyük kitap insandır.

Yaklaşık onsekiz ay; ilk bir yıl her gün sonrasında cumartesi, pazar hariç her gün ”Star Kıbrıs Gazetesinde” köşe yazılarımla siz okuyucularım ile beraber olduk. Bu beraberliğimizin oluşumunu sağlayan Ada Tv Haber Müdürü sayın Nihan Yücel’in teşviki çok önemliydi. İlk gazete yazım 12 Şubat tarihinde ”Haberal Kıbrıs” gazetesinde konuk yazar olarak çıktı. Sayın Yurdagül Atun Facebook paylaşımınızı gazetede yayınlamak istiyorum kabul edermisiniz diye sorduğu zaman cevabım evet olurken, bu talep ayrıca benim memnuniyetim olmuştu. Daha sonra 14 Şubat 2017 tarihinden bu güne kadar, her günkü yazılarımı severek ve isteyerek yazdım. Gece saat 00.00 sonrasında Star Kıbrıs gazetesinin internet ortamından yazımın linkini alıp, sosyal medya hesaplarımdan paylaştım. Kimi zaman çiçek,böcek,efsane derken,özünde yazılarımı hep siyasetin bir olayı ile bağladım. Ülkemiz kültüründen bahsederken,yaşanmış olayları yazdım. Siyasetin geçmişten bugüne seyri, genel seçimler, yerel seçimler, kurulan hükümetler ve icraatlar ülkemizde büyük bir çoğunluğun kabul görmediği 4’lü hükümetin ,Siyasi partilerinin 12-9-3-3 aritmetiği içerisinde Siyasi Parti başkanlarının Sayın Erhürman,Özersay,Denktaş ve Özyiğit demeçlerini kendimce analiz ederken ,muhalefete mensup 21-2 aritmetiğinde milletvekiline sahip Sayın Özgürgün ve Arıklı’nın beyanatlarına da yazılarımızda yer verdim. Hemen hemen KKTC Meclisinin canlı yayınlarını hiç aksatmadan tamamını izlemenin bilgisi ile yazılarımda konuşmalara yer verip eleştirilerimi yaptım. Başbakan’ın her cuma yapacağım dediği ama aralıklarla yaptığı basın toplantılarının ilkinden başlamak üzere son bütün bakanları ile yaptığı toplantıdaki açıklamalarına kadar dinledim. İcraatta bir arpa boyu yol alınmadığını herkes gibi ben de gördüm izledim, izlemeye devam edeceğim. Yazılarımda gerekirse 175 gün yer vereceğim diye üzerinde durduğum en önemli konu iç işleri bakanlığı ile bakanlar kurulunun ortak kararı olduğu söylenen, ilk önce 175 sonrasında 174 kişi diye belirledikleri ve vatandaşlıklarına haksız yere son verilen mağdur insanımızın problemlerini gündemde tutmaya çalıştım. Nitekim hukuki zeminde vatandaşlıkların iptali ile ilgili ara emri kararlarının çıktığını görmenin hakkaniyetini hep birlikte yaşadık. Kararın iptalini bekliyoruz. Siyasi partilere mensup milletvekillerinin televizyon programlarını devamlı takip etmeye özen gösterdim. Toplamda bütün yazarların eleştirilerinin, hedefe giderken doğru yönü göstereceği kanaatimi her zaman muhafaza ediyorum . KKTC Cumhurbaşkanlarının Kıbrıs meselesi hususundaki bakışına halktan biri olarak zaman zaman yazılarımda yer verirken ülkemizde barışın olduğunu ancak çözüm fikrine rumların hiç yanaşmadığını ve yanaşmayacağı tesbitlerinin gerekçelerini devlet büyüklerinin konuşmalarındaki hakikatleri okuyuculara aktarmaya çalıştım. Türkiye’mizi gelişen hadiselerde seçimleri, sonucunu hepsinden birkaç cümle olsada yazılarımda bahsettiğim konular arasına girdi. Her müzakere öncesi veya sonrası söylenen kritik günlerden geçiyoruz tesellisinde ,olanları gördük, hep birlikte yaşadık.Biz yaştakiler bu mücadelenin içerisinde olduk. Bu gün bunları neden mi yazıyorum derseniz, belkide bir buçuk yılın konularının muhasebesinde siyasi,ekonomik ve sosyal içerikli konularda yazdıklarımı kendimce toparlıyor olmam gerektiğini hissettiğimden ve okuyucularıma karşı duyduğum mesuliyet gereğidir. Ağustos ayı süresince yazılarıma ara vereceğim. Eylül ayında buluşmak umudu ile hepinize memleket sevgisi ve aidiyeti ile refah dolu günler dilerim. Unutmayın! “Okunacak en büyük kitap insandır.” Sizlersiniz!

Dağlardaki imza

Kıbrıs’da verilen var oluş mücadelesini kulaktan kulağa dinleyenler veya tarih kitaplarında anlatılan şekli ile okuyanlar değil, bizler bu mücadelenin içinde yaşayanlarız. Bu yaşamın içinde çok acılar vardır, şehitler vardır, gaziler vardır, Mücahit’ler vardır Türk Silahlı Kuvvetlerinin Mehmetçikleri vardır. TMT yemini vardır. Ağustos ayının 1. Günü Türk Mukavemet Teşkilatının ”TOPLUMSAL DİRENİŞ BAYRAMINI” kutlayacağız.Geçen yazımda Eoka yeminine köşemde yer verirken Rumlar’ın zihniyetinin değişmediğini de ayrıca belirtmiştim, tekrarlamak gelecek nesillere Rumlar’ın ve Türklerin yeminlerin hatırlatılması yanında bu günün gençliğinin de ne günlerden geçtiğimizi bir kez daha zihinlerine kazılmalarına için gereklidir. Kuranı Kerim ve bayrak ve silah üzerine konan eller ve dilden dökülen yemin “Kıbrıslı Türklerin, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Kurulması aşamasında edilen yemindir ve aynen şöyledir; ‘Kıbrıs Türkünün yaşayış ve hürriyetine, canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına her nereden ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için kendimi Türk Milletine adadım. Ölüm dahi olsa verilen her vazifeyi yapacağıma, bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime şerefim,namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir and içerim.” Kıbrıs’taki varoluş mücadelesinin her anında ve şimdi Türkiye her zaman ülkemiz halkı yanında olmuş maddi ve manevi desteğini hiç bir zaman ülkemizden esirgememiştir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı ve hükümet yeni başkanlık sistemi ile yönetilmeye başlandığı bu yeni döneminde yine her zaman olduğu gibi bir ayağının burda olduğunu göstermekte ve tüm gücüyle yanımızda olduğunu her fırsatta göstermektedir. Dış işleri bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu ‘da ilk ziyaretini KKTC’ ne yapmıştır. Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı ile yaptığı ortak basın toplantısında “Rum tarafının Ada’nın tek sahibi olarak davranmaktan vazgeçmesi gerektiğini, Ada’daki her iki tarafın da siyasi olarak eşit olduğu gerçeğinin asla değişmeyecektir” derken ”Kıbrıs Türk Halkının hakkını kimseye yedirtmeyiz!” diyerek konuyu özetlemiştir. Rumlar’ın müzakere işini 50 yıl daha uzatarak Kıbrıs meselesinde uzatmaları oynamaya hakları yoktur. Geçen son yarım asırlık uzun zamanda ”masa” dedikleri yerde konuşulmamış hiç bir şey kalmamıştır. Çözüm dedikleri anlaşma, olacaksa kriterler belli olduğu söyleniyorsa, hani derler ya bunun lamı cimi yoktur. Bilindiği üzere KKTC Bayrağının beyaz zemini barışı, paralel kırmızı iki çizgisinin yukarıda olanı Türkiye’yi, alttaki kırmızı şerit ise Kuzey Kıbrıs’ı temsil etmektedir. Bu iki çizginin derin anlamı; Cumhuriyetin sonsuza kadar yaşatılacağıdır. Kanaatimce son söz Beşparmak Dağları üzerindeki bayrakların imzası olacaktır.

Müdafaa hali

Müdafaa hali

Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan TBMM’deki yemin töreninden sonra ilk ziyaretlerini yaptığı ülkemizde bulunduğu çok değerli saatleri içinde KKTC Cumhurbaşkanı ile ikili ve sonrasında çalışma yemeğinde 4’lü hükümetin parti başkanları ile birlikte meseleleri yeniden masaya koymuşlardır. Sayın Erdoğan’na Ercan hava alanında hoşgeldiniz diyen siyasiler olduğu kadar sivil toplum örgütlerinin temsilcileri de vardı. Binlerce seveni ise dışarıda başkanı görmek için bekliyordu . Görüşmelerden sonra basın açıklamalarını da dinleyenler olarak kanaatimiz bir çok konunun ikili görüşmede özetlendiği yönündedir. Ancak basın toplantısında Başbakan bazı konuları Sayın Erdoğan’a ilettiklerini ifade ederken fazla açıklama yapmamış, terör konusu sorusuna ise basın önünde tartışmayacağım demiştir. Elektrik ve akaryakıt zammı ile ”üreticiyi,sanayiciyi ve tüketiciyi” perişan eden 4 parçalı hükümet bu kez toptan basın toplantısı adı altında mikrofonların karşısına geçti. Bütün bakanlar sıralandı,yüzlerindeki nereden olduğu belli olmayan mental yorgunluk vardı. Gazetecilere uzatacakları tek mikrofonu bile idare ettiremediler ve gazetecilerin sorularının pek azı anlaşılır oldu. Can alıcı sorular içinde vatandaşlıkları iptal edilen ve dava yoluna giden kişilerle ilgili bakanlık açıklamasının izahını istendi, kumarhanelerle, kaçak eti, akaryakıt zammı, 15 Temmuz darbeleri için neden Başbakan’ın günün önlemine binayen açıklama yapmadığı gibi önemli sorular soruldu tatmin edici cevap alındımı derseniz, alınmadı. Sayın Tufan Erhürman aldı sazı eline 15 Şubat güven oyu, Nisan ayı bütçe,hep ayni terane ile 5 aylık hükümetlerinin sancılarını ve kendilerine göre aldıklarını sandıkları önlemleri sıraladı. Sayın Özdil Nami’ye ikinci sözü verdi kanaatimizce parti içinde niye sessizliğini koruyor eleştirilerine, işte konuştu demek adına bu tercih yapıldı. Sayın Nami 7 başlık altında Teknecik Elektrik santrali giderlerini saydı, birinci sıradaki gideri, kira derken ikinci sırada personel giderlerini ilave etti, yüz ifadesinden ise işinden pek mutlu olmadığı ekranlara yansıdı, Sayın Baybars ise Sayın Nami’nin notlarına yan gözle bakarken objektiflere yansıyan oldu. Sayın Denktaş konuşmasına salonda soğuk duş etkisi yapan espirisi ile başladı ve döviz konusunda ABD Başkanı Trump’dan randevu aldığını ve toplantı yapacaklarını söyledi. Söylemine kendisi de güldü.Rum kesimine kumar oynamaya giden vatandaşları kontrol edemediklerini ülkemizdeki kumar severlerin ise makinecik ile oynadıklarını,kumarhanelerle ilgili yasal yeni düzenleme getireceklerini açıkladı. Ulaşım giderlerinin pahalılığı konusunda Sayın Tolga Atakan açıklaması oldukça anlaşılır oldu. Vakit ilerledikçe diğer bakanlar konuşmuş olmak adına konuştular. Bakanlar Kurulunun koro halinde söyledikleri tek şey ve tekrarladıkları husus hükümetlerinin asla bozulmayacağı oldu. Hükümet gidecek söylemlerini dedikodu diye nitelendirdiler. İstikrar biziz dediler. Bir ara Sayın Denktaş UBP kurultayını işaret ederek 3-4 isim sayıp Hüseyin deyince bu ismi kullanmaması gerektiğini söyleyerek, kim isterse seçilsin,biz 4 yıl hükümetteyiz dedi. Sayın Özyiğit de eğitimde okulları halk ile beraber yapacaklarını ve hükümetin devamı için her zaman uyum göstereceğini ifade ederken basın mensupları yavaş yavaş, kameralar dışında salondan ayrılıyorlardı. Sağlık Bakanı köylerdeki sağlık ocaklarını, Sayın Zeki Çeler de asgari ücret komisyon toplantısının yapılacağını açıkladı. Sonuç mu? ”Muhasebe defterinden okumalar”. Ve icraat sandıklarını, müdafaa hali ile rutine bağlayış…

Siper edilen göğüsler

Temmuz ,günleri içerisinde ülkemizde çok sıcak gündemi ile var olan bir aydır. 15 Temmuz 1974 Darbesi veya 1974’te Kıbrıs’ta askerî ihtilâl veya Kıbrıs’ta Yunan Darbesi, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’daki askeri cunta desteği ile Kıbrıs’ta Enosis’e yönelik milliyetçi Rumların III. Makarios’u devirmesi ve 20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a harekât düzenlemesine neden olan askeri müdahale.’ Ya harekât olmasaydı” dedirten olaylar… Kıbrıslı Türkler yok olmak yerine yeniden var olup, bu günleri görüp “KKTC “ olarak halen barış içerisinde yaşamayı sürdürürken . Varsın Anastasiadis yine Kıbrıs Türkiye’nin işgali altındadır deyip dursun. Annan planına Türklerin evet demesine rağmen Rumların ödüllendirildiği bir dünya ve gelinen bu günkü durum… Şimdi ise kim haklı kim haksız söylemlerindeki tutarsız ve arsız, yalan söylemler ile yalvaran ağızlar… Varsınlar söylensinler su akar yolunu bulur diyelim… Öte yandan bir diğer tarih ”15 Temmuz 2016” var ki sanki bir hançerin Türkiye’nin kalbine saplanacağı anda, hançerin üzerine kendilerinin düştüğü gecenin heyecanı ve Anavatan halkının kendi kendine sahip çıktığı tarih ve Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın televizyonda cep telefonu iletişimiyle halkına yaptığı çağrı sonrası vatanını halk iradesinin sahiplendiğinin bir kez daha ispat edildiği gece… 15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde ve kazanılan demokrasi zaferinde en başta her ne koşulda olursa olsun, Cumhurbaşkanının televizyonda güçlü bir sesle çağrı yapmasının etkili olduğunu kimse inkâr edemez… Siyasi partilerin meclise, halkın sokaklara koşması ile Türk medyasının dik duruşu, darbeye karşı tavizsiz davranışı bu zaferin en önemli göstergesi olan tarih 15 Temmuz gecesinin TSK’nın içindeki gerçek vatanseverler ile Emniyet ve Özel Harekât mensuplarının darbecilere karşı kalkan oluşları hiçbir zaman unutulmayacaktır. Bu zafer, birçok canın, canını ilelebet unutturmayacak ve kendilerini hatırlatacak bir hadise olup, şehitlerin kanın renginin, Türk bayrağının gönderde yeniden dalgalanmasıdır. 2016 yılının 7 Ağustos günü Yenikapı mitingine o zamanın KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ünün Türkiye’de demokrasi mitingine gidişi ve ülkemizi temsil edişi de unutulmayan ve ülkemizin temsiliyetinin oradaki insanların sevgi seline selam duruşu ile hafızalarda yer edendir. 15 Temmuz 2018 ülkemizde de “Milli ve Manevi Dayanışma Platformu” önderliğinde bu yıl belirlenen program çerçevesinde anma ve hatırlatma mahiyetinde yapılmıştır. Türkiye’de 24 Haziran seçimi ile Cumhurbaşkanı ve hükümet sistemi sonucu neticesinde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu yıl 15 Temmuz’u Ankara’da başlayan ve İstanbul’da devam eden program çerçevesinde gece bütün camilerde sela okunmuştur. Sela ve ezanın ayrıca Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “Milletimi sokaklara, meydanlara, havalimanlarına davet ediyorum” ve halkla köprüde yürüyüş, gecenin en önemli davetleri idi. 15 Temmuz dün nasıl unutulmamışsa yarınlarda da unutulmayacak ve unutturulmayacaktır, Dualarımız her zaman şehitlerimiz içindir. Sivil olsun, asker olsun, vatan toprağı için göğsünü siper edenler için olacaktır. KKTC süren barışın ‘ilânihâe ‘ Türkiye’nin garantisine muhtacız. 20 Temmuz Barış harekatının birkaç gün sonra 44.yılı etkinlikleri için, hazırlıklar KKTC ‘de başlamıştır. Türkiye’den resmî törenlere katılım olması beklenendir.

Suni Müdahale

Suni Müdahale

Sabır’ın geniş anlatımı belkide bıkmadan usanmadan beklemektir. Sabretmesini bilen kişi umut ve ümitlerini sürdürdüğü duası her ne ise aradan çok uzun süre geçse de sabrının mükafatını alandır. Sabır olmasaydı ne olurdu diye düşünmek bile istemeyenimiz çoktur. Her acının unutulmayan anılarda yerleştirilmesi sonrasında geçen günlerin acıya ”sabırlar dilerim” temennisinde şiddetini azalttığını görüyoruz. Bu konuda baktığım kaynaklarda Prof.Dr. Saygılı’nın/Mutluluk Elinizde imzalı bir anlatımı oldukça ilgimi çekti. Saygılı’nın Askerliğini KKTC Girne’de yaptığını okuyunca, eserlerine ve özgeçmişine de baktığımı ifade edebilirim. İlgimin odak noktası başlığı “Ölüm Karşısında Nasıl Davranmalıyız ” oldu. Bir an aklıma her evden belki bir gelin çıkmaz ama cenaze çıkmayan ev yok söylemi geldi. Okumaya devam ettim. Kendi üslubum ile de konu girişini özetledim. Anlatım peygamberimizin oğlu İbrahim’in doğumu ile Medine’de yaşanan sevinçti. Her baba gibi oğluna çok düşkün olan peygamberimizin çocuğunun hastalanması ve bir süre sonra ise uzun zaman yaşayamayacağının anlaşıldığıdır.Çocuğu kucağında olan peygamberin, İbrahim’in nefesinin durması ile gözlerinden yaşlar boşandığı anlatılan yazının devamı aynen şöyle; ”Efendimizin(s.a.v) dövünme ve feryatları yasaklaması,ölüm sonrasındaki tüm üzüntü ve belirtilerini de yasaklamış olduğu şeklinde anlaşılıyordu.Bu yanlış anlama hala bazı zihinleri meşgul ediyordu.Abdurrahman bin Avf(r.a):”Ey Allah’ın Rasûlü,sen bunu (ağlamasını kastederek) yasaklamadın mı? Müslümanlar sizi ağlarken görürlerse onlar da ağlar”dedi.Efendimiz(s.a.v) yine ağlamaya devam etti ve konuşabilecek hale geldiğinde:”Ben bunu yasaklamadım.Bunlar acıma ve merhamet belirtileridir.Merhametli olmayana merhamet olunmaz.Ey İbrahim,eğer tekrar buluşma vaadi olmasa,bu (ölüm) herkesin geçmek zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bilmesek,senin için daha fazla üzülürdük.Yine de senin için çok üzülüyoruz ey İbrahim! Göz ağlar,kalp hüzünlenir fakat ağzımızdan Allah’ın razı olmayacağı bir şey çıkmaz.”dedi. Görüldüğü gibi Peygamberimizin (s.a.v) tatbikatı ölüm üzüntüsünü gereğinde ağlamayı caiz,hatta içinden geldiği gibi acıyı yaşamayı teşvik yönündedir.Yalnız yasa da sınır koymuş,üç günü aşması yasaklanmıştır. Ayrıca Efendimizin (s.a.v),ölüsü olanla acıyı paylaşma,ölü evine yiyecek gönderme tavsiyeleri ile,yalnızlık hissi,endişe ve acının azalması,faydalılık ve toplum içinde saygınlık hislerinin artması sağlanmaktadır. Netice olarak Peygamberimizin (s.a.v) ölüm karşısındaki üzüntü ve acı hissinin yaşanmasını,adeta boşaltılmasını teşvik ettiğini görüyoruz.Günümüz psikiyatri normlarına tam bir paralellik arzeden bu durum önemlidir.Çünkü yasın engellenmesi,ilaç ve benzer metodlarla boşaltılmasının önüne geçilmesi veya abartılı gösterilere bahane teşkil etmesi doğru değildir.Aksine deşarj edilmeyen acı,ileriki aylar veya yıllarda ağır bir psikiyatrik hastalık (genellikle depresyon) şeklinde karşımıza çıkacaktır.Tabii bir reaksiyona,suni bir müdahale uygun değildir.” diye yazmış yazar. Ne diyebiliriz acısını veren Rabbim sabrını da beraber vermiyor mu ? Veriyor. Vermeseydi şimdi ne çok insan yas tutar olmazmıydı ? Olurdu… Yaşam her şeye rağmen devam ediyor. Unutulmayan acılar, yüreklerde saklanıyor. Gün olur bir damla yaş, gün olur bir anı,gün olur bir tebessüm ile yüze yansıyor. Lakin hiç bir şey unutulmuyor. İzi kalmayan üzüntü olmadığı gibi…

Kişiliğini kaybetme

Kişiliğini kaybetme

Eğer kıskanıyorsanız sonuçları doğru olan bir yönde değilsiniz, kendinize saygıyı bu davranış şekli ile ileriye taşımak konusunda ısrarlı olmayınız,aksi halde ‘kıskançlık’ telâfisi mümkün olmayan sonuçlar doğuracaktır. Kıskançlık asla doğru sonuçları olan bir duygu değildir. Doğrudan doğruya kişisel öz güven, yeterlilik ve kendine saygı ile ilgilidir. Kıskandığınızı ya da kıskanıldığınızı düşünüyorsanız durumu bir de bu gözle değerlendirmeye çalışın. Göreceksiniz ki daha sessiz bir ruh haline sahip olacaksınız. Yeter ki ‘Bütün kötü iptilâların en kirlisi, kıskançlıktır. ‘ diyenlerin sözlerine sadık kalın ve bu alışkanlıkları bir kenara bırakın. Geçen yıl böyle zamanlarda yazdığım yazımın, sonuç kısmını bu şekilde bağlamıştım. O günden bu güne izlediğimiz ve haberlere yansıyan polisiye olaylarda çoğunun kıskançlık illeti ile bir başkasına veya insanın kendi kendine uyguladığı şiddete dönüştüğünü maalesef görüyoruz, polisiye olayların tartışması veya sosyal yönden incelenmesi gerekir.İnceleme araştırma konunun uzmanlarınca yapılmakta ve uzmanları analiz önerilerini kamu oyu ile paylaşımları gözlemlenendir. Önlem oluyor mu pek zannetmiyorum. Ancak dinleyenler için faydası mutlaka vardır. Kişilerin psikolojik durumlarındaki değişiklikler çevrelerinde farkedilir bir durum arzetse bile bunun tedavisinde etken olabilecek sırdaş arkadaşlıkların zamanımızda olmadığı kanaatindeyim. Kimsenin kimsenin derdi ile uğraşacak zamanı mı yok , yoksa kendi problemlerine çare bulamayanın, bir diğerine çare olamayacağı gerçeği mi var? Doğrusu, bilinmez olan bu gerçektir. Bağımlılık yolu ile kendine mutluluk arayanların çoğalma gösterdiği bir çağda yaşıyoruz. Bu konuda ailelerin çok dikkatli olması gerekiyor. Gençliğin aşkları,ilişkileri,dersleri, gelecek korkuları,fiziki faktörler, kıskançlık gibi duygularda haset, kibir ve kin onların ruhsal durumlarında bozuk saat gibi ya ileriye, ya geriye doğru bir ileri bir geri yer alırken son noktayı intihar denen günahla kişileri canından edebiliyor. Cinnet denen şey doğrumu değil mi diye sorguladığımızda insanın bir an için aklını kaçırmış olması ihtimali yüksektir açıklamasını çoğu makalelerde okuyanız. Demek ki çevremizdeki arkadaşlarımızda daha önce gözlenemeyen şüpheli davranışları varsa, çevresinden gittikçe uzaklaşıyorsa, asabi davranışlar içerisinde ise, alkol kullanımını gittikçe artıranlar varsa ve başka kötü alışkanlıklar içine girdiğini hissettiğiniz kişilerin ilgili sağlık uzmanlarından destek alması için ikna edilebilmesi,cinnet geçirme anının, önüne geçilmesine bir nebze olsun yararlı olacaktır. Yoksa iş işten geçtikten sonra keşkeler sonuca etkisini çoktan yitirmiş olacaktır. Hayatta hiç bir şey ne bir başkasının canına ne de kendi canınıza kıyacak kadar önemli olamaz. Bu gibi davranış şekillerinden uzak durmanız gerekendir. “Hayatta, düştüğün zaman umudunu; kalktığında da kişiliğini kaybetmeyeceksin. Kötü bir gün geçirmiş olabilirsin ama gün bitti. Gülümse ve kötü geçen bir günün iyi geçecek günleri engellemesine, asla izin verme.” Belkide bu cümle meselenin özetidir. Uygulaması hepimizin olsun…

Tilkinin kürkü

Tilkinin kürkü

Nankörlük bir çeşit değildir diyorlar doğrudur, nankörlüğün esası iyilik yaptığınız canlının size dönüp kötülük yapması halidir. Tek nedeni ise menfaat ilişkileridir. Çoğumuz; insanoğlu zaten çiğ süt emmiştir deyip sütü kabahatli bulabiliyoruz. İyilik konusu ise göreceli bir kavram siz sezdirmeden, duyurmadan, hissettirmeden aman karşınızdaki rencide olmasın diye uğraş verirken ve karşınızdaki kim olursa olsun iyilik yaptığınızı zannederken, karşınızdakilet kendi düşüncelerinde iyiliği anlamakta güçlük çekerler veya anlamamazlıktan gelebilirler. Nankörlük konusunda her ne hal için ise seçilen canlı her zaman “ kedi “ olarak yaygın bir şekilde bilinendir. Bu sevimli hayvanlar neden “Nankör Kedi” diye adlandırılır ve sevenlerine hayır, kediler nankör değildir savunması yapıldığı hususunda ise herhangi bir açıklaması olmadığı da görülmektedir.Köpeğin sadakatinden bahsedilirken kedinin cırmalaması nankörlük olarak ifadede yerini bulmaktadır. Nankörlük hususunda birçok hikaye mevcuttur. Bir tanesi ise oldukça ilginçtir. Avcılardan kaçan kurt köyden birisine, beni kurtar yoksa vuracaklar der ve köylünün torbasında sırtında taşınırken avcılardan kurtulur. Torbadan çıkar çıkmaz ise karnım çok aç burda senden başkası yok o zaman seni yiyeceğim dediği adam ise ben sana iyilik yaptım böylemi ödeyeceksin der ve kurt ile karşılaştıkları üç canlıya bu konuda danışmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar cevabı “ne vefası” sahibine yıllarca hizmet verdim ona taylar doğurdum sırtımda taşıdım sonuç yaşlanınca kapının önüne konuldum der, kurt çok sevinmiştir, ilerler ve ikinci rastladıkları hayvan köpek olur. Köpek ise sahibine sadakatle bağlılığını, koyunları güttüğünü,sahibini koruduğunu ancak hizmetlerine hiç karşılık görmediğini her gün tekmelendiğini tekrarlar, üçüncü karşılaştıkları canlı kurttan nefret eden tilki olur. Tilki intikam hırsı ile yanmaktadır. Kurt nasıl avcılardan kurtulduğunu torbaya girdiğini söyleyince tilki inanmam göster der ve kurt torbaya girince köylüye torbanın ağzını bağlatır,köylü böylelikle kurdun elinden tilkinin zekası ile kurtulmuştur. Tilkiye minnettarlığını söyleyen köylü o anda tilkinin parlak tüyleri ile kaplı derisine sahip olmak isteği ile yanıp tutuşmaya başlar ve elindeki taşla tilkinin canına ve kürküne sahip olur işte o an torbayı ayağı ile de dürter. Artık köylü tilkinin kürkünü satıp kaç para alacağını düşünen olmuştur. Yaşanan ömür içerisinde ve bilhassa zamanımızda canlıların müteselsilen menfaat ilişkilerinde nankörlüğün varlığı yatsınamaz. Kimisine göre iyilik ve nankörlük karşılıklı olup sonuçta kazanan taraf hanenin iyilik tarafına yazılan olur. Günümüzde nankörlük denen illet maalesef yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olmuş, korunmak gerek o zaman bu sözü unutmayalım “Yitirdiğin servetinse dönüp arkana bakma! Sevdiğin vefasızsa, unut kafana takma! Ama yürekten sevenin varsa onu asla bırakma.”