Tag: Star Kıbrıs gazetesi

Güneşe yazı yazılır mı 

Zaman su gibi akıp gidiyor… Yaşanan her olay insan hafızasından silinmiyor. Geçen zamanın tecrübelerini kişi belirli bir yaşa gelince, vaktin müsait olma durumu mevcudiyetinde değerlendirmeye tabi tutuyor… Öyle bir an geliyor ki uyku ağır bastığı anda uyuyormusun sorusuna yok gözlerimi dinlendiriyorum diyebiliyorsunuz… Bazen etkilendiğimiz aynı gün içerisinde okuduğunuz hikayelerde geçen olaylardaki sözlerde takılıp kalabiiyorsunuz… Mesela ‘ GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! Cümlesi hikayedeki ana fikir gibi… Yine sizlerle paylaşmak istiyorum… Belkide zaman zaman ülke gündemini es geçmenin de faydası olur diye düşünüyorum… Bazı hallerde tebdili kıyafette fayda var diyeceğim de bizim ülkemizde insanlarımız bizi, biz insanlarımızı, göz bebeğinden tanırız,biliriz… Hikayemiz mi? Uzun aman önce var olan bir ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, Bir elinde bir kese diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral, dedeye sormuş: – “Dede, bütün bir gün seni izledim, Sen ne iş yaparsın anlayamadım.” demiş. Dede, kralın sorusunu söyle cevaplamış: – ”Oğlum, ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım.” – “Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?” – “Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet’in kaderini bağladım” demiş aksakallı dede. Kral, bu cevabı alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli biricik kızı, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl eder de Ahmet’e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet’i huzuruna çağırmış ve ona: “Oğlum Ahmet, sana bir mektup vereceğim, bu mektubu güneş‘e götüreceksin.”demiş. Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet, mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kralı, ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli; ama nasıl? Günlerce yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin haldeyken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün… Ağacın az ötesinde bir göl… O göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş… “Kralımın dediği güneş bu olsa gerek.“ diyerek, üzerinde sadece iç çamaşırı kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş… Tâ dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün…. Şahane bir hazine sandığı… Almış sandığı, çıkmış yüzeye… Çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet… Sadece iç çamaşırı olduğu bölge eski rengini taşıyor. “Var bu iste bir hikmet “ demiş ve açmış sandığı. Sandık, gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde “Güneş’ten Krala” yazan bir zarf. Ahmet, ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet’in… Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet’in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet’te imiş. Gel zaman – git zaman, damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğindeyken yere düşen bir çatalı almak için eğilince Ahmet’in kıyafetinin kenarından kaba eti gözükmüş… Bunu gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitince koridorda ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral: “Ahmet!…” Ahmet, seneler sonra gerçek adını, gayri ihtiyârî kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve “Neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana.” diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış… Bunun üzerine Kral, “Peki Güneş, bana bir şey göndermedi mi?“ diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral’a vermiş, mektupta şu satırlar yer alıyormuş:GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! ‘ Kıssadan hisse bu olsa gerek

Taşlar ve Anlamları.. 

Evdeki küçük kitaplığı her nedense her gün boşaltıp yeniden dizer, bu işlemi yaparken toz aldığını söyleyen yardımcım, esasında dikkatini çektiği kitapların isimlerini ilgi ile okuyup koridordan bana soru, soran meraklı bir kişi. Taşların Gizli Gücü. Bu kitabı alıp okuyabilir miyim diye sordu benim de önceden okuduğum bir kitaptı. İnsanı dinlendiren bir konu. Kitaplarınızı verdiğiniz kişiden geri getirme ihtimali olmayan halleri yaşadığım halde, ne olacak geri getirmez ise hatırlatırım dedim ve kitabı ona vermeden önce o işini bitirinceye, kadar sayfalara yeniden bir göz gezdirdim. Yazarı Nilgün Sözer taşlar konusunda meraklı olduğunu kitabında yazmış. Ben de ne zaman bir yüzük, bir küpe, bir kolye alacak olsam mutlaka taş özelliklerini satış yapan yere soranlardanım. Onlar da taşın sağlıktan tutun, strese, kadarki faydalarını alıcılara anlatmaktadır. Çoğu kişide, kadın olsun erkek olsun bu taşlar her daim ilgi odağı olmuştur. Erkekler ellerindeki tesbihin taşları ile kadınlar ise özellikle Ametist denen taştan imal edilmiş küpeleri ile kendilerine faydadan pay çıkaranlar. Bu taşların evlerde veya turizm de önemli yeri olan otellerde görsel güzellik olarak kullanıldığını görüyoruz. Çoğumuzun çocukluk döneminde hayatımızda taşların yeri olduğu ayrı bir gerçek. Bizim zamanımızda deniz kenarında bulunan parlak renkli taşların toplandığını, aynı irilikte yuvarlak olanların seçildiği ve beş taş denen oyunun toprağın avuç içi ile düzleştirerek oynadığını hatırlayanlarız. Toprak ve taşa el teması ile yapılan bu oyunlarda pozitif enerjinin etkisi vardı ki bir şekilde bu alışkanlık ile oyunlar keyifle oynanıyordu. Genelde kızların oynadığı bu oyuna karşılık. Erkek çocukların taşları denize yatay bir şekilde atarak taşın su üzerinde meydana kaç halka getirdiği sayılır, kimin fazla halka yarattığı ve taşı uzağa attığı hesapları ile kazanan kaybeden belli olurdu. Doğanın parçası olan tılsımlı olduğuna inanılan taşların günümüz dünyasında aksesuar olarak kullanılması bir nevi tedavi edici özelliğine olan inancın cezbedici olmasıdır. Nitekim bu kitapta taşların oluşu, yapısı, taşlarla ilgili efsanevi bilgilere yer verilmiştir. Kitap taşların muhteviyatını ayrıca hangi taşın ne gibi yararları olduğunu isim isim anlatıyor. Bu arada eski yılların insanlarında değişik bir tabirle karnım ağrıyor taş ısıtıp koyuyorum, geçiyor diyenlerin olduğunu çok duyduk. Hatta bir keresinde komşumuza gelen bir misafirin su lastiği değil, taş var mı diye sorduğu, yok cevabı ile bari ütüyü ısıt ver midem ağrıyor üzerine koyacağım dediğini duyduğum zaman Limasol’da ve sekiz yaşındaydım. Misafirin ismi dahi aklımda kalandır. Günümüzde ise turistik otellerin spa merkezlerinde yaygın sıcak taş terapi masajlarının yapıldığını biliyoruz. Renkli taşların verdikleri enerji hep dikkat çekendir. Taşlarla ilgili bilgiyi bu kitaba bakarak sizler için de özetledim. Gümüş, altın, elmas, yakut, zümrüt, inci gibi ziynet eşyası, mutlaka biri sizlerde var olandır. İncinin eski kültürlerden bu güne kadar takı olarak kullanıldığı, ortaçağda incilerin dökülmüş gözyaşı olarak görüldüğü, şairler için kadının kusursuz güzelliğini temsil ettiği, terazi burcunda ahenk arayışını desteklediği, migren ağrısına, obeziteye iyi geldiği, ruhsal olarak barışcı ve uzlaşmayı çağrıştırdığını bu kitapta okudum. Gümüşün ruhsal olarak dengeleyici etkisi ön plana çıkartılırken asabi ve çabuk parlayan insanlar gümüş takmalıdır deniyor. Altın ise ruhun ilacıdır denen kitapta, altının kendine olan güveni artırdığı, pozitif özelliğinin aşk ve sadakat olduğu negatif olarak ise açgözlülük ve tamahkarlık olarak nitelendirilen kitapta. Zümrütün, ilişkilerde saygıyı, yaşam sevincini, bedensel ve ruhsal olarak genç kalmayı sağladığı ebeveyn ile çocuk ilişkilerinin düzgün bir şekilde yürütülmesine yaradığı gibi şans taşı kabul edildiği ifade ediliyorsa. Her kitap okunmaya değer diyelim… 

Vicdanın bir de azabı var, unutulmamalı..

Anlamlı bir sözü ile Sadi. Bahçenin gülünde beka ve gül mevsiminde vefa yoktur derken o günlerin yaşanmışlığında oldukça önemli bir mesaj vermiştir. Sadi, bu sözü ile kalıcı olmayan şeye, gönül bağlamaya değmez diyor. Günümüzde de bunun gibi özlü sözlerin paylaşıldığını, özellikle sosyal medyada çok görmekteyiz. Belki de kişiler kendi söylemek istedikleri vermek istedikleri mesajları birçok düşünürün sözlerinin arkasına saklanarak paylaşmakla, ima yolu ile olsa da karşı tarafa muhatabına iletebilmekte, göndermesini yapmaktadır. Bu sözler, imalar, her gün, her an sosyal medyada zaman akımına saniye başına düşmektedir. Şimdilerde özellikle instagram ortamında dahi bu özlü sözleri görebilmekteyiz, okumaktayız. Geçen her günün bir değeri mutlaka vardır. Gün batımı ile evine gidebilen insanlar, öncelikle rahat kıyafetlerine bürünüp günün özetini günün akşamında ailesi ile paylaşanlar olmaktadır. Bu değerdeki artı ve eksiler ifade edilirken insan gün içinde yaptıklarını sözlü olarak ifade eder. Bu ifadelerde vicdanın devreye girdiği yer insanın yatağıdır. İnsan vicdanı ile yüzleşmesini, genelde yattığı zaman başını yastığa koyduğu anda yapar. Yastığa konan baş bu davranışı ile günün bir nevi muhasebesini yüreğinde yapar. Vicdan rahatlığı kadar insana huzur veren yoktur. Peki, vicdan diyoruz da derin anlamında neyin doğru neyin yanlış yapıldığını yargılarken adaletli bir sonuca ulaşabiliyormuyuz. Veya sonuçta vardığınız kararda doğru nedir? Ulaştığınız sonucu kendinize açıklayabiliyorsanız mutlu olmamanız için bir sebebin kalmadığını görürsünüz. Önemli olan sebepleri bir kalemde zihninden iyi için, silebilmektir. Vicdan diğer bir açılımla kişilerin niyetlerini kendi ahlaki değerlerinin temelinde davranışları ile ilgili özellikleri saptaması konusudur. Çoğu kez mağdur olduğunu sanan kişilerce, karşısındakine söylen sitem dolu sözde sende hiç vicdan yokmu ? Sorusu, mağduriyetin kabulü anlamındadır. Halbuki hani derler ya sistem yok. Olmasın olurmu? Sistem ne zaman doğru işler. Herkesin ama herkesin, konmuş olan kurallara uyması ile dönecek çarkın zincirinde bir bütün olmasıyla doğruya gider. Herkes birlikte elbirliği ile kurallara uymaz ise zincir kopar, sistem sistemsizliğe döner. Günlük yapılması gereken işlerin ertelenmesi haliyle, problemlerin birikmesine neden olan başlıca sorundur. Bu ertelemedeki nemelazımcılık gün gelir kendinizde ve ülkenizde kapanmayan bir yara olur. Sakın yaraya tuz basmaktan hoşlananları bu sistemin dışında tutmayın. Bunlar ufak bir yaraya tuz ekerken kendi vicdanlarına yenilip yarayı büyük gösterenlerdir. 

Yara konusu insanları derinden üzen, devamlı akıllara takılan, neden böyle oldu diye çoğu kez insanların yüreğinde bir nevi, kendilerine verdikleri cezadır. Bu yaranın adı vicdan azabıdır. Tabi eğer başkasına zarar verildiği düşünülürse ve sizler de buna inanıyorsanız, vicdan denen muhakemede vicdan azabı yargılanır. Sonuçta özür dilenmesi belki hafifletici bir sebep olur. Ancak güvenilir bir kişinin, bilmeden yaptığı bir haksızlığa dilediği özür, hem önemli, hem de kişinin erdemli oluşunun, ispatıdır. Tanrım insanları kara vicdanlı olmanın esaretinden kurtarsın. Ve dünya malının dünyada kalacağı bir yaşamda vicdan rahatlığı hepinizin huzuru, sağlığı ve sevdası olsun…  #StarKıbrıs gazetesindeki yazım.. 

Tarihe Tanıklık.. 

http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=246626

KKTC olgusu bizi yok edilmekten kurtarmıştır. Bunun bilincinde olalım. Her Türk çocuğu KKTC olgusuna gelinceye kadar verilmiş olan ulusal mücadeleyi en iyi şekilde öğrenmelidir. Geleceğe sahip çıkacaksak geçmişi unutmamalıyız, unutturmamalıyız. 1960 Antlaşmalarını çöp sepetine atanların Kıbrıs’ın tümüne sahip çıkmak olduğunu daima hatırlamalı yeni antlaşmaların da çöp sepetine atılabileceğinin bilinci içinde kendi ulusal değerlerimize KKTC ‘ne ve Anavatana dört elle sarılmalıyız. Rauf Raif Denktaş… 

Ben ve kardeşimin Sayın Denktaş’a hitabımız Rauf amca eşi Aydın Denktaş’a ise Aydın Teyze olmuştur. 1963 Kıbrıs Hadiselerine müteakip Lefkoşa’daki evimizin mücahitlerin Rum sınırına bahçeden geçiş yapmak üzere üs olarak kullanımı ile evde çocuk olmasının emniyetli olmayacağı nedeni ile İstanbul’da yatılı okula Özel Işık Lisesine gönderildik. İstanbul’da Tıp Tahsili yapan kardeşim Niyazi Özdemir ise üniversite talebeleri ile Erenköy’e çıkartma yapanlar arasındaydı.. 1964 yılında Sayın Denktaş İngiltere dönüşü Ankara’ya geldi. Makarios’un Kıbrıs’a girişi Türklere kısıtlı ve adaya giriş yasaktı. Özellikle yasaklı kapsamında olan Denktaş’ın Ankara’da mecburi sürgün hayatı böylelikle başlamış oldu. İşte bu dönemde Türkiye’de bulunan her Kıbrıslı Türk’le Denktaş ailesinin irtibatı ve onlara yardımları oldu. Bu dönemi içeren yaz tatillerinde Kıbrıs’a dönemeyen bizi Ankara Küçük Esat semtindeki apartman dairesi olan evlerinde misafir ettiler, çocuklarından ayrı tutmadılar. Unutamadığım 13-14 yaşımın anıları arasında onların ailece Kıbrıs tarihini.. Türkiye nezdinde dile getirişlerindeki coşkuda gördüm. Elbette birçok anım bu yıllar için vardır. Unutamadıklarım arasında Kıbrıs’ta Büyükelçilik yapan ‘Mazhar Özkol’ onları evlerine davet ettiği zamanlarda bizleri de o toplantılara çocukları ile beraber götürdükleridir. Büyükelçinin kızı Nur Özkol ile Lefkoşa’da okul arkadaşlığım vardır. 
Diğer bir anım ise Türkiye’de Anamur’da Kıbrıs Türklerinin Moral ve Motivasyonunu artırmak amacı ile Kıbrıs’ın Sesi Radyosunun Mücahitin Sesi diye nitelendirilen radyo istasyonunu yerinde görmek için Rauf Denktaş’ın kendi kullandığı küçük WW açık mavi kaplumbağa aracın arka koltuğuna Raif, Serdar, Ender, Değer, ben ve kardeşim Kandemir’in Ankara-Anamur yolculuğu vardır.. Anamur’da bizi evinde misafir eden Radyo kuruluşunda görev alanlardan birisi olan Mustafa Adiloğlu’nun evinde pişen mulihiya yemeğinin hep birlikte yendiği çocukluk anılarım arasındadır.. Daha sonraki yıllarda da Denktaş ailesi ile ailevi beraberliğimizi Kıbrıs’ta sürdürdük.. Anılar.. Anılar.. Hiçbiri unutulmayan yaşanmışlıklar.. 
Liderimiz Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Raif Denktaş ‘ı Lefkoşa’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayında 1988 yılında ziyaret edip Ulusal Birlik Partisinin 3 Nisan 1988 tarihinde gerçekleşecek 7. Olağan kurultayında dağıtımı yapılacak dergide yayınlanması için tarihe bir not düşermişsiniz ,yazar mısınız başkanım dediğim zaman hiç tereddütsüz el yazısı ile yazdıkları aynen dergide yer almıştır. İleriyi gören kendisini Kıbrıs davasına adayan bu çok değerli devlet büyüğümüzün aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Müzakerelerinin geldiği safhada halen, değişen bir şeklin olmadığı gerçeği halkımızın gözü önünde cereyan etmektedir. Rumların içlerinde, yaşattıkları hırs, nefret, 67 yıl aradan sonra, Enosis’in okullarda kutlanması, ırkçı kararları ile ruhlarındaki hayali gözler önüne serdi.. Türkleri azınlık göstererek, küçümser nitelikte açıklamalar yaptıkları hepimizin kulaklarında çınlarken hala daha bazı kesimlerin Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’ya koşulsuz masaya otur deyişleri Abesle İştigalden başka bir şey değildir. Bütün olaylar, geçmişten, geleceğe, gözümüzün önünde dramatik bir şekilde meydana gelmektedir. 
Dışişleri Bakanı Sayın Tahsin Ertuğruloğlu’nun Ada tv de Sayın Cüneyt Oruç ile Editörün köşesinde yaptığı söyleşide ifade ettiği ‘Artık Güney Kıbrıs’la müzakere etmenin anlamı kalmadı’ deyişi ve açılımı son derece önemlidir. Doğrudur çözüm dilenciliği yapmaya hiç gerek yoktur.. 
Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın dediği gibi yeni anlaşmaların çöp sepetine her daim atabilecek zihniyeti geçmişten bu güne unutmamalıyız. 

Nerden geldik nereye gidiyoruz? Değerlere ve kurallara ne oldu?

 Her insan şanslı bir ortama doğmaz. Kişiler doğduktan kendilerini bilir hale gelinceye kadar çevresindeki imkânlar ile yetinirler. Hani derler ya şans kapıyı bir defa çalar pek inandırıcı olmasa da bir bakıma doğrudur. Bütün bu doğrulardan kişi kendini, çevresine göre eğitimi ise mutlaka yine çok söylenen bir deyimdeki açılıma uygun “bir baltaya sap olur.” Çok uzağa gitmeden örnek verecek olsak kendi aile büyükleri içerisinden çoğumuzun annesi eskiden sadece evleri ile ilgilenir, çocuklarına ve eşlerine sonsuz bir koruma duygusu ile sahip çıkarak imkanlarını zorlayanlardı. Eski yıllarda da bu gün de olduğu gibi yeni ev kuranlara anne baba katkısı hep olmuştur. Köyden şehre inip okumak ise imkanların zorlanmasından başka bir şey değildi. Nihayetinde bu gibi oldukça geniş bir kesimin ailelerin, kendi yetiştirdikleri evlatları ile bu günlere gelinmiştir. Her evin her ailenin günümüzdeki anlayışı ile hayatın sürdürülebilirlik göstermesi de aile fertlerinin çalışıp aile bütçesine yapacakları katkı ile mümkün. Küçük yerlerde mesafe dar ailelerin birbiri ile görüşmesi oldukça sık. Doğan çocukların bakımı çalışan ailelerde çoğunlukla aile büyükleri nezaretinde yapılmakta. Aile büyüklerinin ise torunlarına gösterdikleri aşırı bir sevgi sonsuz. Bu sevgi içerisinde her zaman tolerans başta gelmekte… Bu zamanın çocukları kendilerine sağlanan imkânların farkındalar mı? Belki de hiç farkında değiller. Düşünülmesi gerek araştırılması gerek bir konu. Geçen gün trafik ışıklarında kırmızı ışık yandı durduk. Yer Girne çevre yolunda Zeytinlik köyüne dönülen trafik ışıkları… Arabamızın sol yanında, doğru istikameti takip edecek araç da bizle kırmızı ışıkta durdu ama birden kapı açıldı içinden genç bir kız direksiyonu bırakıp arka araçtaki genç sürücü ile sohbete geçti muhtemelen arkadaşı idi. Arabası çalışıyordu, müzik ise sonuna kadar açık, kapı nerdeyse bizim arabaya değecek şekilde, araba bomboş ,direksiyonda kimse yok araç öylesine bırakılmıştı… Aniden trafik ışığına baktım 65 den geriye doğru sayım vardı. Bu hal nedir, ne oluyor derken kızımız şen şakrak kahkahalarla yeniden aracına girdi bizle göz göze gelmesinin onda hiç bir mahcubiyet uyandırmadığının farkında olanlar olarak bizler, sadece yüksek sesle Allah onları korusun diyebildik. Peki, bir sorumluluğa sahip olmayan trafik kurallarına uymadıkları için bazı hallerde trafiğin de onlara acıma duygusu olmayacağını bilip de bilmemezlikten gelen bu gibi gençlerin meydana gelebilecek kaza sonuçlarının üzüntüsünü bizlere yaşatmaya hakkı var mı? ‘ Kimsenin ” bu hakkı olduğunu sanmıyoruz. O halde yine herkesin, her aile ferdinin aklı ile izanı ile hareket etmesi gerekmiyor mu? Gerekiyor… Dahası motosikletli gençliğin inanılmaz hızını yollarda görmüyor muyuz? Görüyoruz. Kendilerini gençliğin verdiği heyecanla dokunulmaz hisseden, gençler ne olur evde bıraktığınız her aile ferdini hem araç kullanırken hem ağzınıza götüreceğiniz adı ne olursa olsun herhangi bir içeceğin ayarında olmasına dikkat edin. Yoksa her şey olup gittikten sonra ister Sivil Toplum Kuruluşları, ister siyasiler, ister haberler olayı kamuoyuna nasıl lanse ederlerse etsinler giden can geri gelmez, ateş düştüğü yeri yakar. Kazaya sebebiyet veren bütün taraflar bu vicdan azabından kurtulamazlar. İsteğimiz her şeyi ile düzgün yollarımızın ülkemize daha yakışır bir düzende yapılması, yollarda daha çok trafik kontrolü olması; en önemlisi. Trafik kurallarına hangi yaşta olursa olsun araç sürücülerinin uymasıdır…

#StarKıbrıs gazetesindeki yazımdır 18/3/2017

14 Mart Tıp Bayramı..

 Yemin bir işi yapmak veya yapmamak hususunda ileri sürülen bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah’ın isim veya sıfatlarından birisini şahit tutmak veya kutsal bir değere yemin ifadesiyle sığınmaktır diye tarif ediliyor. Tıp Eğitimi görüp ve sonunda doktor unvanı alan kişinin mezuniyeti sonunda yapılan Hipokrat yemini vardır. Hipokrat yemininin, özgün metni yıllar içinde, değişikliğe uğrasa da özünden bir şey kaybetmemiştir. Bu gün için de Türkiye’de Tıp Fakültelerinin mezuniyet törenlerinde kullanılan en yaygın yemin metini şöyledir. ”Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” 14 Mart tarihi, her yıl Tıp Bayramı olarak ilgili meslek kuruluşlarınca, ülkemizde kutlanmaktadır. Bir hafta boyunca ise birçok etkinlikle, gündemde önemli bir yer tutarken doktorların nice sorunları yoğun bir şekilde bu günlerde, masaya yatırılmakta çareler için, öneriler sunulmaktadır. Tıp oldukça uzun süreli bir eğitim. Altı yıl tıp fakültesi, artı ihtisas süresi derken, geçen uzun yıllar. Ancak mesleğe gönül verenler için, sürenin önemini yitirdiği bir eğitim süreci. Çocuğunuz Tıp okuyacağım. Doktor olacağım, dediği zaman, ailenin gerek maddi gerekse manevi olarak devreye girdiği, geçen her yılın, bütün ailede heyecanını doruklara taşıyan bir döneme girilmesiyle, evinizin değişmez gündeminde, artık çocuğum doktor olacak konusu birinci sırada yer alır. Bu dönem, aile için uzun ve zorlu bir dönemecin başlangıcıdır. Her aile en iyi yatırımın, çocuğuna, eğitimle yapılacağını bilendir. Buna göre, plan ve programını, bütçesini, ayarlayandır. Onlarda en az okuyan kadar. Sınav gailesi çekendir. Yaşayanlar bilir, yaşadık biliyoruz. Çocukları Tıp Fakültesine girebilen aileler, çocuklarının o beyaz tertemiz önlüğü giydiği anı, mezuniyet törenlerini, ihtisas için çocuklarının imtihan günü girdiği odadan çıkış sevincini uzman doktor olarak ihtisas sahibi oldukları anı hiç unutmazlar, unutamazlar… Bugün günlerden 14 Mart ve Tıp Bayramı. Bende üç doktor annesi ayrıca iki doktor kardeşi olan bir birey olarak tüm doktorları, onları yetiştiren ailelerini ve aile yakınlarının, bugününü Tıp Bayramlarını kutluyorum. Ayrıca Hipokrat’ın bir deyişinin ne kadar anlamlı bir öğüt niteliğinde olduğunu günün önemine binayen sizlerle paylaşıyorum. ‘Hayat kısadır, sanat uzundur, fırsat kaçıcıdır, deney tehlikelidir, yargılama zordur. Hekim yalnız kendisi için değil fakat aynı zamanda hasta, hastaya bakanlar ve onun içinde bulunduğu dış koşullar için de uygun olanı yapmalıdır…’

Geçmiş zaman olur ki..

Eski yılların alışkanlığı olsa gerek ,saygısı, sevgisi var olan mesleklerden birisi de polisliktir.. 

Kıbrıs’ta her ailenin birisinin köklerine kadar gidildiğinde her evde bir polis olduğu gerçeği vardır.. Yaşadığınız ömürde, karşılaştığınız ,tanıdığınız çeşitli vesilelerle muhatap olduğunuz polis arkadaşlarınız mutlaka olur. Bu meslekte çalışmak zor olsa gerek,zaman mevhumu yok.. Kadını erkeği kendisini mesleğine adayandır. Evini unutandır.. Vefakarlık gösterendir. Ne demiş atalarımız.. polis ol, polisle birlikte ol ama , asla polislik olma.. 
Yıllar önce tanıdığım Zeytinlik köyü sakinlerinden Sayın Aydın Kamiloğlu Cümbezli ‘de sık sık evine gidip kahvemizi beraber içip sohbet ettiğim,sevdiğim, bilhassa Cemaliye Hocaoğlu ile gittiğimiz zaman, sofrasına, oturduğumuz yemeğini yediğimiz, Otonom Kıbrıs Türk Yönetiminin ilk on kadın polisinden bir tanesidir.. 
Bu gidişimde konu, ilk on kadın polis oldu, belkide bu konunun açılması 8 Mart Dünya Kadınlar günü gündeminin bir uzantısı idi.. 
İlk on kadın polis adını, sayarken, onu, ateş önünde kahvelerimizi yaparken hala daha polislik formundan bir şey kaybetmeyen dik duruşu,uzun boyu,kıısacık saçları, ses tonunun otoritesi ile disipline önem veren davranışlarında torunlarına şefkatli gözlerle bakışında seyretme fırsatım oldu..Onu bir kez daha takdir ettim hayran kaldım. İlk kadın polislerin teşkilata alınış tarihinin 16 Temmuz 1973 olduğunu söyledi ve isimleri 44 yıl sonra şöyle sıraladı.. Pervin Gürler.. Esengül Döşemeciler..Bahire Tayfun Caymaz.. Şenay Kebapçı.. Serap Behzatoğlu Mut.. Sibel Sindiren.. Şadan Şekeroğlu..Fatma Çelebi..Bilin Çelebioğlu.. 
1973 yıllarda kadın polislere dıştan halkın bakışının hayret dolu ifadeler ile olduğunu söyledi. Lefkoşa’da ,Köşklüçiftlik sokaklarında sağ-sol yürüyüş eğitimlerinde yoldan geçenlerin yanında evden insanların dışarıya çıkıp kendilerini şaşkın bakışlarla izlediğini ilave etti.. Peki o yıllarda kadın polislerimiz ne görevlerde bulunuyordu diye sorduğumda sicil dosya bölümü, trafik, okul önlerinde çocukların emniyetli geçişlerinin sağlanması, kadın tutukluların asayişi ile Milli Günlerde Tören alanlarında görev yaptıklarını ifade etti.. Bunları konuşurken hala daha mesleğine duyduğu sevginin parıltıları gözlerinden açıkca okunuyordu.. sohbet sırasında eşi Hasan beyde yanımızda idi ve o da Aydın Hanımın polis teşkilatında yıllarca görev yapmasından, çalışmalarından ayrı bir gurur duyuyordu.. Benim de genelde, halkımızın çoğunluğunda olduğu gibi üniformalı mesleklere her daim saygı duyduğum gerçeği bir kez daha bu sohbette su yüzüne çıktı.. 
Daha sonra eve gelip meslekle ilgili internet ortamında yaptığım aramada ilk önüme çıkan site Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Polis Genel Müdürlüğünün 7/24 gerekli bilgilerin verildiği sitenin ne kadar özenle hazırlanmış olduğunu gördüğümdür. . 1571 tarihinde Kıbrıs’ın Osmanlılar’ tarafından fetih edilmesiyle başlayan ve bu güne değin Kıbrıs’taki süreçte, polis teşkilatının , tarihçesini bir daha bu siteden okudum.. Şimdiye kadar dikkatle bakmadığım bir web sitesine yeniden bakmak ihtiyacını bana hissettiren Aydın Cümbez’liye ise müteşekkirim.. 
Sizlere de polislik mesleği ile ilgili sorularınız olursa web sitesine bakmanızı tavsiye ederim..

Türkmenistan’da Evlilik Kültürü..


İnsanın kişisel özellikleri arasında karşısından bilgi almak isteği vardır. Bu bilgi yabancı uyruklu kişilerden alınacaksa daha ziyade kültürel nitelikte ve gelenekleri ile ilgili bilgilerin öğrenilmesi öncelikli olur. Türkmenistan’da evlenme sürecindeki gelenekleri bire bir dinleyince paylaşmadan olmaz dedim. Ben sordum karşımdaki anlattı. İlginç bir evre. Evliliğe karar veren gençler tanışık olsalar da kız istemeye damat adayı gitmiyor. Ailesi gidiyor. Aileye ikramda gelin adayı çıkmıyor. Kahve de yapmıyor. Odasında kapalı kalıyor. Sofra kurulur sofrada çeşitli yemekler vardır. Erkek tarafının getirdiği bohçanın açılması kızı verdik demek oluyor. Erkek tarafı 2-3 kez daha ziyaret ettikleri gelin evine bu seferlerde yorgan, yastık ve bildiğimiz canlı inek hediye verirler. Bu gelişlerde düğün tarihi belli olur. Çarşıya çıkılır kıza altın yüzük, kolye bilezik ve nişan yüzüğünü erkek tarafı alır kız annesi bir tek alyansı damat için alır. Düğün yemekli olarak, iki tarafın akrabaları eş dost ve tanıdıklar arasında yapılır. Masraf erkek tarafına aittir. Düğün çıkışında gelin ve damadın arabasında iki yenge mutlaka olur. Yenge yoksa teyze veya hala veya aileye en yakın iki kadın yer alır. Damat evinin kapısına araba geldiği zaman, gelin evin eşiğine basmaz. Damadın kucağında yatak odasına götürülür. Yatak odasında mutlaka kayınvalidenin getirdiği yorgan üzerine oturulur, odada küçük sofra kurulur, bu sofrada kavurma, haşlanmış üç dört tane yumurta mutlaka bulunması gerekir. Sofra açılmadan önce, damadın kucağında küçük bir çocuk olur, gelinin gelinlik eteğine de haşlanmış yumurtalar konur. Bu adetin nedeni çiftin çocukları olması içindir. Daha sonra hediye edilen, kesilip etinden kavurma ve börek yapılan ineğin haşlanmış kalbi gelin ile damada yedirilir. Gelenekte anlamı iki kalbin hiç ayrılmaması ve sevginin hiç bitmemesinin sağlanmasıdır. Bu arada yatak odasından çıkan yengeler kapı önünde damadın kendilerine çarşafı vermesini beklerler. Alınan çarşaf kız ailesine aynen teslim edilir. Bu hadiseden sonra damadın ailesi için kız evinde sofra kurulur, sofrada Türkmenistan pilavı, mantısı, böreği gibi yemek çeşitleri vardır. Bu sofrada kızın annesi dünürlerine çeşitli hediyeler verir ayrıca kızlarının çeyiz sandığındaki eşyalar sandıkla beraber erkek ailesine teslim edilir. Düğünden sonraki süreçte kız tarafı damadı evine çağırmadığı sürece damat kız evine gidemez sadece kızlarına kapıları açık olur. Damat ise ailesini evine davet etmez, onlar da oğullarının evine gidemez. Bu çağrılar yapıldığı zaman ise ikram mutlaka yemekli olur. Gelin hamile olur ise bunu kimseye söylemeden sadece eşine söyler aileye bildirim erkek tarafından yapılır. Şimdilerde ülkemizde oldukça yoğun Türkmenistan uyruklu kişilerin çalıştığı bir ortamdan onların geleneklerini öğrenmek ayrı bir öğreti ayrı bir güzellik. Ayrıca çalışan ile konuşmanın, iş verimine katkısı büyük motivasyon. Yazmamı istediler yazdım

Güvenmek için önce kendimize güvenmeliyiz..

Bazen dinlemiş olduğunuz gerçeklerin ne kadar acı olduğu insanın içinde dışa vurulmaz söylenmez bir uhte olarak kalır. Yıllarca dinlediğiniz o kadar çok olayın hikayesinin müdahili oluyorsunuz, aman birinin diğer birine zararı dokunmasın deyip dengelerin ayarını ancak konuşmamakta buluyorsunuz. Anlayacağınız dert küpü oluyorsunuz. Hele birisinin diğerine aman sakın ha aramızda kalsın dedikleri adına sır denen o mevhumunun ciddiyetinde olan kaç kişi kaldı. Çağımızda insanların konuşmak için gündüzü beklediği zamanlar çok gerilerde kaldı. Sosyal medyanın arka odaları var ya işte bu yerlerdeki paylaşımlar hepsi sırların hücresi, haberin hız kazandığı yer oldu. Anlaşılan o ki artık telefonlar bile cazibesini konuşmada kendini yitirdi. Konuşmalar bilgisayarlarda yazılı kanıt niteliği kazandı. 

Kim kime ne kadar güven duyar bu dahi tartışma konusu. Menfaatlerin yer aldığı dünyamız gerçeğinde demek ki bu konularda çok dikkatli olmak gerek. Korkusuzca sosyal medyanın arka odalarında yazarım diyen gençliğin gün gelir bu yazdıkları aleyhine delil olur da haberi olmaz. Eski toprak denilen insanlarımız halen aramızda, bizlerle birlikte yaşayanlar, anlattıkları nice yaşanmış olaylar olsa da dışa vurulmaz nitelikte. Bir toplulukta konuşulan konuların diğerlerine aktarıldığı hallerde ki değişime uğrayan ve kırgınlıkları pekiştiren durumlar da ayrı bir konu ayrı bir anlayış. Eskilerin kullandığı bir deyiş de anlamlı anlatıyorum anlatıyorum, anlamıyorlar “Ciğerimin yağı tükendi bitti ‘ diyorlardı ya! Eminim sizlerde, çoğu hallerde bu cümleyi herhangi bir bıkkınlık halinde kullanmışsınızdır . Ben şahsen dört yaşlarında bir çocuğumuzun duyduğu bu deyişe verdiği cevaba ise tanık oldum yüreğinizde “Yağ bitti ise marketten alırız ” ne olmuş yani diyerek.. O zaman anlayışa ihtiyaç duyduğumuz, birlik ve beraberliğin son derece önemli kritik denen, karar, gerektiren her eşikte, bir an durup bütün birikimleri düşünüp, değerlendirmek kaydı ile ayağımızı, adımımızı atarken, düşüncelerimizin içinde en mantıklı kararı kendi güvenliğimiz, güvenebildiklerimiz için sadece kendimiz verelim. Günlük yaşam içerisindeki çeşitli insani ilişkilerde her zaman temkinli olmak gerektiğini bilelim. Unutmayalım ki zaman uzun süreli dostlukların sebebidir. Bu sebep ise her insanın ihtiyaç duyduğu vakittir. Demek ki kişi öncelikle kendine güvenmelidir. Kendine güvenen kişi karşısındakine de güven veren olur. Güven duygusu nasıl cesaretin ta kendisi ise kişinin kendini değerli görme halidir. Bu olumlu duygular ile çerçevelenen, hayat kendinizindir… Güvensizlik endişesi taşıyorsanız bunun korkak bir mizacın, etrafınıza karşı duyduğunuz şüphenin eseri olduğunu bilmelisiniz. Dolayısı ile şüpheden uzak bir yaşamı kendinize hedef koymalısınız. Dahası kıskançlık denen krizleri hayatınıza hiç sokmamalısınız.. Dostlukların temelindeki harç güvendir. Güven var olduğuna göre bu güvenin sağlamlaştırılması, yakın çevreniz dahil her haliyle etrafınızda çoğalan kişilere verilen sözlerin yerine getirilmesiyle mümkündür. Yapamayacağınız hiç bir şey için söz vermeyin sadece yapmaya çalışın. Çoğu kez, güvenin tek kullanımlık olduğunu bilerek ileriye adım atılması gerçeğini asla unutmadan, amacınız hedef olsun diyoruz..