Tag: StarKıbrıs

Kendinle mücadele etmek 

İnsan psikolojisinden anlamak için ayrı bir eğitim dışında yetenek de gerektiğini herkes bilmektedir… 

Çalıştırdığı insanın psikolojisini anlamayan, onu öncelikle tanımaktan kaçınan yöneticiler ile çalışmak oldukça zordur… Yönetici dediğiniz konumdaki insan, çalışanının duygularını, ailevi durumunu, ihtiyaçlarını bilmediği bir personelden gerekli verimi almakta zorluk çekeceğini bilmelidir… Personelinin hiç bir sorununa ortak olmayan onları robot gibi gören işverenler kendilerine fayda sağlama yerine faydasızlığı tercih eder pozisyona geldiklerinde işin bu hale gelmesinde kendilerinin payı olduğunu bilmelidirler… 

İş, yetkilerin adil dağıtılması, hiyerarşik yapının kurulması ast üst ilişkilerinin düzenlenmesi yapılacak işte görev ve yetkilerin dağıtılması işin esasını teşkil etmektedir… İş içindeki ilişki dinamiklerinin bilinmesi de ayrı bir meziyettir… 

İş yerindeki iş ilişkilerindeki güvenliği sağlamak işverene ait görevlerdir. Önemli olan rutinde yapılacak işlerin yerinde ve zamanında bitirilmesidir… İşverenin veya yöneticin veya müdürün, adam kayırma yani personel arasında ayrımcılık yapması doğru değildir… İş yerinde çalışan kahveciden tutun en üst basamağa kadar giden basamaklarda personelin görevini yürütmesi, bu basamakları inişte ve çıkışta özenle korumaktan geçer… Ne basamakları atlayarak yukarı çıkılır nede basamakları ikişer ikişer atlayarak aşağıya inilir, kurallar bütünü sevk ve idarede biter. Sonuç o zaman rantabl olur ve hem işveren hem işleyen personel çalıştıkları kurumun ayrılmaz parçası olurlar… İş yoktu oturuyoruz diye mazeret ise hiç kullanılmamalıdır. Her iş yerinde, mesaisini dolduracak iş vardır. Yeter ki işyerine duyulan aidiyette duygular olumlu olsun… 

Davranış bilimlerinin disiplini çerçevesi içine giren ve bu prensiplerden ödün vermeyenlerin geleceği parlak, olanlar olacaktır… Yönetici alınırken, atanırken o makamın doldurulması kişilerin kafa yapısı ile ilgili olup görevde aklın üstün gelmesi ile idare edilen değil idare eder pozisyon alma durumu ile özgüven her zaman kişiye yani idareciye artı puan yaratacak, bu artı puanlar ise çalışılan kurumun başarı hanesinde kayıt altına alınacaktır… Kendine güven, her zaman gücün verdiği enerjidir… Bu enerji ile hayatınızdaki olumsuz tecrübeleri unutun, kendinizle barışık olun, hedefiniz belirgin olsun, hiçbir konuyu ertelemeyin, iyi bir gözlemci olun, enerjinizi tüketmeyin, hayalleriniz için savaşın, geleceğinizi belirsiz bırakmayın, neye evet neye hayır dediğinizin farkında olup hiç bir şey için ‘Asla’ kelimesini kullanmayın… Asla dediğiniz her şeyin sizi yapmaya zorladığının itici güç olduğunun farkında olun… 

Bütün bu notlar elbette kitaplarda detaylı bilimsel verilerle ders konusu olmuş ifadelerin insanlara yansımasıdır… Ancak pratikte tecrübeler de işin özüdür… Her iki detaydaki yansıma ise zekânın belirtileri olarak göreve aktarılandır… Bildikten sonra her şeyin kolay olduğunu hatırlayın ve unutmayın ki ‘Kendisi ile mücadele eden insan, en değerli insandır’ Sözü boşuna söylenmesin… 

Advertisements

Bu yetkiyi kim verdi 

Mevlana şöyle der; “Sen de suya kanamış susuz gibi, Allah için olsun elde ettiğinle yetinme, durma. Bu kapıda sonsuz makamlar var. Başköşeyi bırak, senin başköşen yoldur. Gözünü yıldızlara dik; yol ara. Rahata ulaşma tuzağı daima rahatsızlıktır. Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini hor görme, gayretine bak…Çünkü, bir şeyi iyice arayan nihayet bulur. Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse işte sevdiğin ve mutlu olduğun iş o iştir….” Ne varsa bu sözlerin özünde vardır… Her insan mutluluğu yaptığı işi sevmekle başlar. Kimisi el işi işlerken kanaviçenin renklerindeki hayalleri ile elindeki işi keyifli işleyendir… Attığı her ilmekte yüreğine attığı düğümde huzur bulandır… Kimisi yazdığı bir kitabın sayfasındaki satırları alt alta sayfaya sığdırmaya çalışırken bilgi denizinin dalgalarını düşünce gücünde hisseden olur… Düşüncelerinde, okuyucusunun bu okyanus gibi bilgi denizinde belkide, boğulmasını isterken kendini en mutlu hisseden kişi olan kitabın yazarıdır… Kimisi şair ruhlu olup kendince karaladığı dizelerde sevdasını dile getirirken sırlarını kalbine saklayandır… Her kim isterse olsun herkesin içinde yatan bir istem vardır… Bu istekler hayatın belirli evrelerinde dışa vurum olarak yansıyandır… Kişilerin unutmadığı her vaka onu ileriye taşıyandır… Yazılan yazılar ister makale, ister fıkra, ister sohbet,ister deneme isterse eleştiri nitelikli olsun… Hedef kitle her daim okuyucunun okumaktaki isteği konu ve o günkü ruh haliyle ilintilidir… Yaşadığımız coğrafyanın yarısı bizim mi ? Evet ,bizim! Yani sınırlarımız içerisindeki topraklardır… Bu toprak bize bu uğurda can vermiş şehitlerimizin, gazilerimizin emanetidir… Bizlerin ise bu emanete ihanet etme yetkisi yoktur… İhanet sadece öldürmek değildir… İhanet kişilerin davranışlarının, kaleminin, sözlerinin, hatta sessizce yüreğinde taşıdığı hiyanetin ta kendisidir… İnsan yaşadığı yeri vatan bilendir… Bu vatan ise topraktır… Vatan içerisinde yaşayan nüfus ise kocaman bir aileyi meydana getirir… Bizlerden daha yaşlılara,sorulduğu zaman siz nasıl bir ailesiniz sorusuna verilen cevap çoğu kez beş parmak bir olurumu yanıtı idi… Aile içerisinde yaşanan bilhassa olumsuz olaylar, mutsuzluk ve huzursuzluk evin kapısı misafire açıldığı anda belli edilmemesi gereken tek şeydir… Siyasette de ailenin en üst makamda ki kişileri buna dikkat etmesi gerekenlerdir… Söylenmesi gereken her ikazın yapılacak bir odası mutlaka vardır… Her söylemek istenen şeyin ise yeri ile önemi daha önemli kılınandır… Yoksa eleştiriler o gün için belki siyasi bir rant olsa da ertesi gün önemini karşı cevapla yitiren olur . Etkisi ise hiç olmaz… Ülkemizdeki sorunları bilmeyen mi var… Herkes biliyor ancak her sorun kişinin kendine göre büyüklüğü olandır… Sıhhat bulmayacak tek şey kötü hastalıklardır…Çaresi ise son nefese kadar kontrol altındadır… Trafik kazaları ülkemizin kanayan yarası ve acısı, ancak bu konuda da müteselsilen sorumlulukların yerine getirilmemesi şartı vardır…Hiç kimse tek başına kişilerin trafik kazalarında ölmesini istemez… O halde A’dan Z’ye tetbir şarttır… Denetim denen denetleme ise yapıldığı müddet siyasi olsun, ekonomik olsun sosyal yaşantıda olsun gereken en önemli işlev olmalıdır…Başta uyulması gereken şey ise kişinin ilk önce kendi kendine denetimidir. Uygularken ise kişi davranışlarının şekillenmesi buna göre yapılmalıdır… Bu sağlandığı takdirde, istediğiniz her işte, hem mutlu olup, hep mutluluk ve refah dağıtan olacaksınız… Yeter ki kendi kendinizle barışık olun ve kendinizi aile dışında hissetmeyin… Göreceksiniz ki yüreğinizde sakladığınız sırrınızın size bir gün geri dönüşü muhteşem olacaktır… 

Toplumun vebası bulaşıcı ve öldürücü 

Kıbrıs devamlı sıcak gündemi ile sıcak günleri içinde, Kıbrıs insanına eziyet çektirme konusunda uhdesinde birçok problemi taşımaktadır… 

Crans-Montana ‘nın ardından yorumlar hiç hızını kesmedi, liderlerin biraraya gelip aklın hakim olacağını söyleyenlerin yine yıllarca sürecek müzakereler için konu başlığı çekecek sıkıntılarının kalmayacağı da açıkça meydanda… Anlaşma olur, olmaz konuları ile devamlı konuşuluyor… İç bünyede devamlı hor görme hali devam etmesi de ayrı mevzu kaynağı olmaktadır… 
Hafta sonu oldukça kalabalık sayıda ağırladığımız arkadaşlarımızın ayrı ayrı ama sonuçta fikir birliği saydığım kanaatleri antlaşmanın bundan sonraki süreçte olma ihtimalinin olmadığıdır… Bir arkadaşım ise köşe yazılarını okumayı çok sevdiğini söyleyince hangi yazarları tercih ediyorsun soruma haberlerde işitmediğimiz konularda yazan yazarları diye cevap verdi. Belli ki okuyucu derin mevzulardan oldukça sıkılmış, ayrıca olumsuz her türlü eleştiriyi içinde öneri olmaması halinde beğenmediği söylüyor… Bu gün tesadüfen görüp okuduğum, etkilendiğim ve seçme olduğu ifade edilen hikayeyi yine sizlerle paylaşacağım… 
Hepinizin bildiği gibi veba öldürücü ve bulaşıcı bir hastalıktır… Korkunun ecele faydası yoktur cümlesinden hareketle ilginç gelen anlatım aynen şöyle, ne diyebilirim, keyifli okumalar . 
‘Bir gün bir kervan Bağdat yönüne doğru ilerlerken yolda Veba’ya rastlar. Kervan başı Veba’ya, “Sen niye Bağdat’a gidiyorsun?” diye sorar. Veba, “5 bin kişinin canını almak için” diye yanıt verir. Aradan zaman geçer, Bağdat’tan dönen kervan dönüş yolunda yine Veba’ya rastlar. Kervanbaşındaki kişi Veba’ya, “Bana yalan söyledin. 5 bin kişinin canını alacağım dedin. Ama sen 50 bin cana kıydın” diye bağırır. Veba, bunun üzerine şu yanıtı verir: “Ben 5 bin kişiyi öldürdüm. Geri kalanı korkudan öldü.” Korkunun ecele faydası yok, derler. Bunu bildiğimiz halde korkarak yaşamamızın nedeni ne? 
Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, “Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.” Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda şöyle diyor: “İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor… Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.” 
O kadar çok korkuyoruz ki, korkularımızdan yaşamaya zaman kalmıyor. Oysa mutluluk, eyer vurulacak bir at değil. Garantisi yok, süresi yok. Onun için mutluluk yakalandığında, korkmakla vakit kaybetmek yerine, onu değerlendirmek gerek. Ama bunu kaçımız başarıyor? Kaçımız, “Bugün mutluyum. Tadına varayım” diyebiliyor? Lord Byron’ın dediği gibi, “Mutluluğu tatmanın tek yolu onu paylaşmaktır, çünkü mutluluk ikiz olarak doğar.’ 
Okunası hikayelerde, gerçeklerin varlığında, yaşanılası bir çevre ancak mutlu ve umutlu insanların başarısı ve inancı ile olur… Yoksa dert yumağı gibi hiç bir atılım yapmadan yuvarlanıp gitmenin hiç bir faydası olamaz… Yaşadığımız ülkenin hep kötü yönlerini görmek, ön plana çıkarmak ne kadar doğru, ne kadar yanlış hep birlikte düşünüp karar üretmek gerekir… Belki de bu kararların üretilmesi ile çevremizde daha mutlu insanları görebileceğiz… Hiç bir konuda inatlaşmak da çare değildir… Zaman her şeye muktedirdir… Yaşayıp görmek gerek… 

Yazmak yerine çizmek 

Kıbrıs’ta yakinen tanıdığım, konuştuğum, samimiyetimiz olan ülkemizin, yetiştirdiği ender karikatür sanatçılarından olan biri de Serhan Gazioğlu’dur… Tabi ki diğer Karikatür sanatçılarını eserlerinden tanıyorum ama Serhan ile ben aynı aile içerisinde, o görümcemin kızı ile evli olan damat, ben ise aynı ailenin gelini sıfatını taşıyanım… Serhan ve Emine’nin Mimar ve Mühendisler Birliğinde, nişan denen seramoni ile aileye katılışına şahit olduğum zamandan, 1976 yılından itibaren geçen 41 yıl… Söylenmesi kolay yıllar… Bu yıllara, Serhan’ın 1978 yılı düğün töreni sonrasında bu evlilikten doğan üç çocuk ve sahip olduğu, 3 torun sığdırılmıştır… 


Aileler genişledikçe artan mesuliyetler hepsi bu yıllarda mevcut… Serhan bu güne değin hiç bir zaman kalbimizi kırmayan, bir araya geldiğimiz zamanlarda konuşmaları ile etkileyici birisi… Bazı konularda görüş farklılıklarımızı birbirimize anlattığımız çok sohbetlerde beraber olduk. Şimdi aramızda olmayan eşim ile konuşurken bazı hallede ikisinin de sinirlerinin gerildiği anlarda araya dengeleyici girişlerim ile geçen ve her ikisinin birbirlerine karşı sevgileri ve beraberlikleri sonuna kadar hiç eksilmeyen yıllar… 

Serhan Gazioğlu 1950 yılında Mağusa’da doğmuş ancak Lefkoşa’da serbest mimar olarak çalışmıştır… Serhan Gazioğlu’nun karikatür anlayışı siyasete bakış açısıyla özdeşleşmiştir… Bunu bilmeme rağmen yine de Serhan’a karikatür çizimlerinin, ana teması nedir diye sordum… Karikatürleri ile hitap ettiği okuyucuya dolayısıyla topluma verdiği mesajı, kendi sözleri ile yazmak istedim… ‘Siyasette, örgütlerde yanlış ve hatalı gördüğüm her şeyi, bahse konu yalanları kişilerin yüzlerine vurmak adına çizim yapıyorum’ diye cevap verdi… Sanatçı kişilerin duygu ve hakikatlerine karışılmaz diyenlerdenim… Ayrıca karikatürlerinin birçoğunu da beğeniyorum… Karikatürler kabul gördüğü müddet çizerine ödülde getirdiğine göre, düşündürücü her sanat dalının meziyetlerini üzerinde taşıyan her bireye saygı esasından hareketle Serhan Gazioğlu’nu aileden birinin anlatması, yazması zorluğunu hissetmiş olmama rağmen, yine de yazmaya karar verdim ve yazdım… Ancak onunla ilgili çok net röportajları ‘Her birimizin hayatı bir roman ‘ da okudum… 2005 yılında yapılan bu röportajın mutlaka okunması ve Sevgül Uludağ’ın bilgilerine ulaşılması gerektiğine inanıyorum… Serhan, balık burcunun tüm özelliklerini taşıyor. Serhan’ın küçük yaşta ilkokulda öğretmenlerince fark edilen yeteneğindeki miras sanırım şimdilerde torunu Arda’ da kendini buluyordur… Serhan Gazioğlu’nun çizimlerindeki serilik, düşüncelerindeki algının hızı ile koşuttur ve bir bakıma beyaz kâğıda kalemi ile aktarımıdır… 

Yazı yazmanın birçok polemiklere sebebiyet vereceğini ancak çizgilerdeki vurgunun çoğu kez daha çabuk algılandığını ifade eden Serhan, Kıbrıs Türk Karikatürcüler derneği kurucularından olup halen genel sekreteridir. Mesleğinde de başarılı olan Serhan Gazioğlu’nun karikatürleri birçok gazetede ve çeşitli meslek örgütlerinin dergilerinde de yayınlanmıştır, yayınlanmaktadır… 

Şimdilerde 10’uncu sayısına gelen, haftalık mizah ve karikatür dergisi ‘Tantana’ da karikatürleri sürekli olarak yayınlanmaktadır. Serhan’ın ‘Uzun Lafın Kısası ‘ adında bir kitabı vardır… İkinci kitabının baskısı için ise yoğun çalışmalar içerisindedir… Sonuç olarak Serhan’ın aile sevgisine verdiği önem çerçevesinde aile fertlerinin yüzlerini çizip onlara armağan etme alışkanlığı da ayrı bir meziyetidir… ‘Dayısını’ hayatta iken çizdiği çizimi için de kendisine, teşekkürümüz vardır… Günümüzde, özellikle siyasi ve sosyal yergi amacı güden karikatürler çok yaygın olma yönünde ilerleyiş göstermektedir… Nasıl ki deyişlerde olduğu gibi “Sanat görüneni yansıtmaz; görünür kılar.” 


Aman dikkat, çölleşmeyelim, dur diyelim

Sanal dünyanın bir de iç dünyası var ki derya gibi… Mesajların biri gelmeden diğeri geliyor. Mesajları gönderen kişilerin hiç mi işi yok, dış dünya dururken neden iç dünya diyorsak da bu herhalde alışkanlık olmuştur. Mesajların kişiden kişiye gönderilip müteselsilen yayılmasını istiyorlar. Bu tür yazışmalar gönderen kişi tanıdık olsun veya olmasın tarafımdan uygun karşılanmamaktadır… Ancak içlerinden birisinin mesajı oldukça ilginç ve Türkiye Tema Vakfı tarafından paylaşıldığını ifade ediliyordu. Mesaja kapılıp arkadaşlarım ile paylaşmadım, ancak önerilenleri yapmadım desem yalan olur… Evde yenen bütün meyvelerin çekirdeklerini topladım ve geniş olan bahçemizin muhtelif yerlerine serpiştirdim… Daha sonra internet ortamında yeniden araştırdım, bizlere gelen mesaja, Tema Vakfı Tarafından verilen karşı cevabı gördüm. Doğrusu bu diye de kabullenip sizlerle paylaşmayı uygun gördüm… 


‘Son günlerde internet ortamında, “Dünyada 10 yılda birçok yağmur yağdığı, bu yıl o dönemde olduğumuz, yediğimiz çeşitli meyvelerin çekirdeklerinin çöpe atılmak yerine ekilmesi gerektiği, TEMA’nın desteği ile Türkiye genelinde meyve çekirdeklerinin toplandığını” belirten mailler dolaşmakta ve bu maillere dayanılarak basında haberler yayınlanmaktadır. 

Söz konusu mail, TEMA Vakfı tarafından hazırlanmamıştır ve yanlış bir algı yarattığı için, kamuoyuna bir açıklama yapılması ihtiyacı doğmuştur. Buna göre konunun özeti şöyledir: 

•TEMA Vakfı’nın bu mail ile bir ilgisi yoktur. 
•TEMA Vakfı ülke genelinde meyve çekirdeği toplamamakta ve toplanmasını teşvik etmemektedir. 
•Tohumdan meyve ağacı üretilerek düzenli meyvelik elde edilemez. 
•Tohumlar meyve yetiştiriciliğinde sadece anaç yetiştirmek için kullanılır. 
•Meyve ağaçlarının birçoğunun genetik yapısı heterozigottur. Tohumdan çıkan fertler birbirlerine benzemedikleri gibi kaliteli meyveler de vermezler. 
•Türlerin yerinde korunması (in situ koruma) prensibine aykırıdır. 
•Ayrıca çekirdeklerin çimlenmesi için gerekli toplama ve saklama koşullarını sağlamak güçtür. 
•Meyve çekirdeklerinin gelişigüzel bir şekilde doğaya ekilmesi, doğrudan tohum ile taşınan bitki hastalıklarının da kontrolsüz bir şekilde yayılmasına sebebiyet verir. 
•Meyve çekirdeklerinin toplanarak ekilmesi bilimsel bir çalışma değildir. 

Kamuoyuna duyurulur. ‘ 

Toprağına sahip çık… Ne kadar güzel bir istem… Yıllar evvel Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde KEMA Vakfı kurucuları arasında 40 kişiden birisi de eşim Ziraat Yüksek Mühendisi Özel Berova olduğunu hatırladım. Vakfın Başkanı Sayın Orhan Aydeniz’i telefoniyen aradım… Orhan beyin Vakıf kuruluşunda azimli çalışmasını yakinen bilenlerdenim… Orhan beyle konuşurken çok duygulandım çünkü 13 Haziran’da genel kurulları olduğunu söylerken Özel Bey aramızdan ayrılmış olabilir ancak Vakıfta mirasçıları söz sahibi deyiverdi… Kuruluşlarının vakıf olduğunu hatırlattı genel kurula davet etti. Çalışmalarının http://www.kibriskemavakfi.org/ linkden takip edilmesini de hassaten rica etti… Ülkemizde hep olumsuzlukları yazmanın adet ve alışkanlık olduğu bu günlerde Vakfın çalışmalarının okunmasını, iştirak edilmesini hatta üye olunması gerçeği vardır… O halde Vakfın sloganlarını bir kez daha hatırlayalım; Kuzey Kıbrıs çöl olmasın! ‘Bir fidan da sen dik…’

Adamına göre 

İnsanın hangi yaşta olursa olsun bilmediğini öğrendiği bir yaş vardır. Süt Kurumunda çalıştığım yıllarda tanıştığım ve çok sevdiğim bir ailede Şimşek ailesidir. Genco Şimşek Değirmenlik köyünde ikamet eden konuşmaları ile insanı düşünmeye zorlayan bir kişi… 

Torunu ile beni ziyaretlerinde çok eski yıllara gittik. Hatta ben unuttum o unutmamış süt nakliyecisi ile hanımının süt tartısındaki tartışmasındaki çözüm şeklimi bana anımsattı ve hatırladım, hatırlanır olması ile de dünyalar benim oldu… 
Hanımı, hala daha, kovayı ölçüp kırmızı çizgiyi lenger üzerinde ölçülebilir halde taşıyıcıya verdiğimi anlatıp memnuniyetini dile getiriyor diye anlatıyor… 
Bir kova süt dahi kurumumuzca toplandığı, üreticiye maddi katkı sağlanan yıllardı. Genco Şimşek fıkralar ile de günümüz olaylarını eşleştiren bir kişi… Bir saatlik ziyaretlerinde Kayseri’nin İncili Çavuş’undan bahsetti bir kaç olayı anlattıktan sonra bak araştır oku diye de tembih etti… 
İtiraf etmem gerekir ki ilk defa duyduğum bu isim için hemen yanında araştırdım, baktım evet o diye de tasdik aldım … 
Bir an düşündüm daha okumadığımız, niceleri var diye de sohbet ettik… 
İncili Çavuş, Türk sinemasında da konu olarak işlenmiş Yönetmenliğini Semih Evin’in yaptığı 1951 tarihli filmde İncili, müzikal bir komedi içerisinde, İsmail Hakkı Dümbüllü tarafından 1968 yılında yönetmenliğini Nişan Hançer’in yaptığı filmdeyse Saadettin Erbil tarafından canlandırılmış olmasına rağmen bizlerin bilmediği, öğrenmediğimiz ancak önemli bir şahsiyet… 
Meğer ,İncili Çavuş’un hatırasını yaşatmak amacıyla, Kayseri’nin Tomarza ilçesinin İncili Köyü’nde 1993 yılından beri her yıl hemşehrileri tarafından kültür sanat festivali düzenlenmekte, Tomarzalılar, İncili Çavuş’a duydukları sevgi nedeniyle doğduğu köy olan Travşın’ın adını İncili olarak değiştirmişler… 
Bu şenliğin bir amacı da İncili Çavuş’u tüm dünyaya tanıtmak olmuş… Okuduğum bu anlatımdan sonra kararım artık İncili Çavuş hakkında beğendiğiklerimi siz okuyucular ile de paylaşmak olsun dedim… 
Bu arada İncili Çavuşun Osmanlı padişahlarından 1. Ahmet veya IV. Murat zamanında 1630’dan sonra yaşadığını (Esas adı Mustafa olduğu ,Sivas’ lı yahut Diyarbakırlı olduğu söylenir.) Her tahta geçen padişahın bu kişiden vazgeçemediği sarayda nükteli ve manidar sözleriyle tanınan, gözünü budaktan sözünü dudaktan esirgemeyen bir saraylı olarak bilinir. İncili lakabını ona I. Ahmet veya IV. Murat’ın, başına giydiği incili külahından dolayı taktığı rivayet edilir… Sayın Genco Şimşek, okuduklarını mutlaka yaz diyerek tembih bıraktı… 
Daha sonra ona bahçedeki meyve ağaçlarındaki meyvelerden de topladık… Torununa ise ,-Mehmet sen de bir meyveyi dalından kopar ki yemin etsen başın ağrımasın dedim… 
Günün gülüşü bu oldu … 
-Adamına Göre- İncili Çavuş bir zamanlar Osmanlı elçisi olarak Fransa’ya da gönderilmiş. İncili’nin kara kuru kılığına bakarak küçümseyen Fransa kralı demiş ki: – Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı? – Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek! Diye İncili çavuş cevabı hemen vermiş… 
Yirmi yıl kadar önce gördüğüm bizzat o yıllarda defalarca görüştüğüm kişileri dün gibi hatırlamanın önemindeyim … 
İyi ki geldiler… 
İyi ki yeniden bir araya geldik ve konuştuk… 

Erken öten horozun akıbeti..

nsızın, sanki biz KKTC yaşamıyoruz hissine kapıldım… Nedeni ise iletişimde etkin, çok gezen çok duyan birisi olarak, anket yapıyorlar bana da bu soruları sordular diye bir duyum bu seferki ankette almadım. Alan var mı bilmiyorum. Birçok arkadaşıma sordum yok bize sormadılar dediler. Olabilir örneklemeye girmemiş olabilirler ancak dâhil olanlardan da hiç ses çıkmaması garip bir anket olduğu hissini uyandırıyor… Yoksa geçmiş yıllarda Genel seçimlerden önce yapılan anketlerde gerek kapıya gelen gerekse telefoniyen soru sorulanlardan epey haberler alınıyordu… 2-3 sefer de kendim bu anketlere cevap veren oldum… 


Sayın Erkan Eğmez’in Ada TV Gün İlerlerken programında Haber Müdürü Sayın Nihan Yücel’in sorusuna malûm şirketinin anket değerlendirmesine atfen vermiş olduğu cevabı çok yerinde ve zamanında verilmiş bir cevap olarak nitelendirdim… Adamıza fütursuzca girip kimler için anket yaptığını açıklamayan veya gizli tutması için tembihlenen ticari bir şirketin kamuoyunda uyandırmaya, yerleştirmeye, akıllara sokmaya çalıştığı anket bilgilerini televizyon televizyon kabul görüp açıklaması kabul edilebilir bir durum değildir. Haber değeri anketi yaptıran kurumun açıkça söylenmesi ile ciddiyet kazanacak bir sonuçta, elbette herkes yine kendi fikrini söyleyecek olandır… Anket sonuçlarına gösterilen rağbetten umulan, gelecek için umut bekleyenlerin erken davranıp yaptırılan anketler, üzerinde bir takım müphem bilgiler taşır olacaktır… Siyasi partiler siyasi gelecekleri için yaptırdıkları gibi, anket siyasi olmayan konularda da, yapılan bir yöntemdir sonuçlarına göre strateji belirlemek konusunda yön vericidir… Günümüz siyasetinde ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde siyasi partilerin uzun zamandır profesyonel reklam şirketleri ile çalıştıkları ve seçim sürecine girdikleri ayrı bir gerçektir. Olması gereken de budur… Ancak böylesi zamanlı veya zamansız anket yaptırımları ile çıkan sonuca sevinenler olduğu gibi bunun da dezavantajının olduğu ayrı bir gerçektir. 

Hani derler ya ‘ Erken öten horozun kafasını keserler’ konu tam da budur… Algı oluşturma adına böylesine sonuçlar alınabilir, şirketin idarecilerine seçmen listeleri verilmiş olabilir, onlara da soru sorulabilir, ancak KKTC küçük bir yerdir ve kim ne dedi ne sordu anında duyulan hele konu anket olursa içindeki sorular dahi dilden dile dolaşabilen hususlardır… Telefon ile yapılan anketlerde kişilerin isimleri dahi geçen yıllardaki anketlerde sorulan idi. Böyle bir anketin Cumhurbaşkanlığı yaptırmadım diyorsa … Ulusal Birlik Partisi yetkilileri de aynı meyanda açıklama yapıp maksatlı anketler olmaz diyebiliyorsa… O halde bu anketi kim yaptırdı ise ortaya çıkıp ben yaptırdım demediği sürece sonuç kamuoyunda belirsizliği ile durmaya devam edecektir… Nitekim Ada TV ‘Görüş Farkı’ programında ilgi şirket direktörünün ifadeleri çok üzücüdür… Hiç de hoş olmayan ifadelerdir… KKTC resmen tescilli her siyasi parti mensupları elbette hepimizin tanıdığı kişilerin değerler yekünüdür… Ancak hedefe giderken kanaatimce böylesine anketler ile kamu algısı yaratılmaya çalışılarak veya yapılan anketin sonucuna göre anket satın alınmasından uzak durulması gerekir… Ürün burada isterseniz alırsınız zihniyeti ile ticari maksatlı şirketler inisiyatif kullanarak anket yapıp satılığa çıkarabilir ancak seçimlerde netice için her şey mubah zihniyetinden uzak durulması ise seçmenin ayrı ortak bir isteğidir kanısındayım… Elbette anket şirketleri kendi isimlerini riske atmak istemezler ancak onlarda mazeret vardır, kararsızlar karar değiştirdi mazereti her zaman vardır… Seçimlerle ilgili anketlerde tek yasağın seçime on kala yayınlanmasının yüksek seçim kurulu kararı ile yasaklanması olmamalıdır. Usul her konuda önemli olandır… Ve araştırmanın kim tarafından finanse edildiğinin açıklanması her ankette mutlaka gerekmektedir… Etik olan da budur

100 Gün Raporu.. 

Tesadüfler bazen hayatının gerçeklerin de insanı bir yere mutlaka taşıyan olur. Anlayış; içinde bulunulan ortamın gerçeklerinde kendi konumunuzun yer tarifi gibidir. Star Kıbrıs gazetesinde yazı yazmaya başladığım 14 Şubat, o günün önemine binaen unutulmayacak bir başlangıç oldu. Zaten ilkyazım ‘Bir Zamanların Sevgi Günleri’ başlığı ile güne anlam katan bir içerikteydi… Her okuyucunun kendinde, benzer bir anıyı hatırladıkları bana yazılan yorumlar arasındaydı… O günden bu yana 100 yazım her gün okuyucusu ile gerek gazete sayfalarında gerekse Star Kıbrıs internet gazetesinde ve Ada TV haber müdürü Nihan Yücel’in sunduğu ‘ Gün İlerlerken’ programında okunarak televizyon izleyicileri ile buluştu… Yazı üslubunun ses ile bütünlüğü yazılarıma, apayrı bir renk kattı… 

Nasıl 100 günlük icraatların vaatlerinin belgesi oluyorsa ve faaliyet raporlarını yüz gün hitamında kamuoyu ile paylaşılıyorsa, bende kendi kendimi değerlendirmeye tabi tutup yüz günde yüz konum hakkında nasıl bir sonuca ulaştığımın hesabını kitabını yaptım… Yani geçen sürenin toplamında artı ve eksilerimi okuyucuların hangi konulara daha çok hassasiyet gösterdiğini, bir bakıma tespit etmeye çalıştım… 
Köşe yazılarında içerik son derece önemli bir husus olduğuna kanî oldum, içerikte yazınızı okuyana karşı bir sorumluluğumuz olduğunu biliyordum, emin oldum.. Bu sorumlulukta içtenlikle, hissettiğim, okuyucunun, kendisini ve kendi düşüncelerini yazı içerisinde hissetmesi, kendine ait yaşanmışlıkları bulması son derece önemlidir, kanaatine vardım… Gazete sayfaları, elbette düşüncelerde oldukça yer eden haberler, analizler ve anlatımlar bütününü beyninizde müzakere etmeye yarayan okuyanların vazgeçilmezi… Yazmaya karar veren bireylerin her daim eleştirilere de açık olmasını bilecek düzeyde bir özgüvene sahip olması gerekenlerdir diye düşündüm, her okuyucunun her köşe yazarı için bir takdiri mutlaka var olandır, yazar için genelde her şeye muhalif olma durumu pek revaçta olmayan bir haldir, polemiklere dahi girilirken hakikat üzerinden araştırma şart, bu gibi yazılımlar her zaman kabul gören olmaktadır. Gündemi takip etmek, iç siyaset, dış siyaset, uluslararası ilişkiler, Kıbrıs’ı stratejik konumu gereği dış güçlerin adayı acayip sahiplenmesini izlemek, her gün meydana gelen olayları takip etmek, geçmişten, geleceğe, gelenekleri, kültürü ve nihayetinde yaşamımızda toplam değeri ifade eden hadiseleri birleştirmek, satırlara geçirmek, satır aralarındaki detaylarda ince mesajlar ile kimsenin kalbini kırmadan yazabilmek insanın vicdanı ile sorgulanabilir, bir ortam, yaratabilmenin hitamıdır. Her insanın, her yaşın, verimli olması gereken süreçleri vardır. Bu bir enerji meselesidir… Enerjiyi kullanmak ise herkesin kendi tasarrufudur… Donanımın verdiği özgüven varsa kimse ben yapamam dememeli… Her kişinin yapacağı bir konuda ustalığı her zaman geçerli olandır… 100 gün az bir süre değildir. Günlük yazı yazmak oldukça vakit gerektiren yazarların oldukça zamanı alandır… Kendime gelince yüz günde yazacağım konularda zorluk çekmedim. Bundan sonra çekemiyim bilemem… Ama yazdıklarım arasında geçmişin anıları ile bugünün birleştirilmesi, anlatımlı, olanların okur sayılarına baktığım zaman epey ilgi çekici olduğunu tespit ettim. Mesela anneler ile ilgili ve ‘ Mehter Marşı da bizim Atatürk ve İnkılapları da ‘ konu başlıklı yazımın bine yakın okuyucuya ulaştığını görmek, genelde halkımızın milli konulardaki hassasiyetinin zirvesi olarak, geleceğe ışık tutan oldu.. Savaş geçiren, savaşın olumsuzluklarını aradan bunca zaman geçmesine rağmen hala daha üzerinden atamayanlar vardır… Kıbrıs müzakereleri işkencesi insanlarımız üzerinde devamlı bir stres olurken, KKTC’ de hüküm süren barışı, çözüm kandırmacası ile bozmanın ne âlemi var. Yoksa 50 yılda bir arpa boyu yol mu alındı? Kapılar açıldı karşılıklı geçişler yapılmıyor mu, daha ne olsun. Adayı bölen AB oldu birleştiren BM mi olacak? Mekik diplomasisi uygulansa ne değişecek? Anastasiadis seçimlerim bile umurumda değil derken ön şartlarını mı geriye çekti? Çekmedi… O zaman neyin müzakeresi yapılacak… Beşparmak dağlarındaki bayrağın Rumların isteği doğrultusunda kaldırılmasının mı? Yoksa Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin yok sayılmasının mı? Yok, toprağa hiç değinmeyelim, sadece onlara Kıbrıslı Türklerin azınlık olmadığını hatırlatalım… İşte Kıbrıs’ta geriye dönüp baktıklarımız… Daha nice yüz yazılara malzeme olacak nitelikte… 

Bisikletçilerin yüzündeki tebessüm..

Acı çekiyorlardı ama keyifte alıyorlardı, yağmur altında, hedeflerine ulaşmak isterken, gök gürültüsü eşliğinde pedal çeviriyorlardı… Bir defa yola çıkmışlardı diye söze giren Salih Yalızat ile Antalya Alara Çayı parkurunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden giden bisiklet sürücüleri dahil organizasyonu gerçekleştirenler ile gün boyunca beraber olduk… Safari tadında bir yolculuk oldu. Alara çayı kıyısındaki bisiklet sürüşüne gitmeden, nerelere nasıl gidilecek, araştırması, ilgimi çektiği için yaptım… En azından bir ön bilgiye sahip olmam gerekiyordu. BSD dağ bisiklet sürüşü bir yarışma değildi… Bu sürüşte amaç, doğanın güzellikleri ile tertemiz havanın ciğerlere dolan sağlığı olacaktı. Parkur 34 kilometrelik bir mesafenin, toprakla karışık çakıllı yollarında bırakacağı bisiklet tekerleklerinin izlerini taşıyacak sonra bu parkuru kullanacak bisikletçilere cazip, belki de yeni bir alan olacaktı… Alanya’dan Antalya istikametine 15 kilometre gidildikten sonra Mayıs ayının soğuk değil ama sıcakta olmayan, baharın çok güzel bir gününde Güzelbağ’a vardık. Alanya 3 milyona yaklaşan nüfusuyla ulaşımda modern yollara sahip 3 tünelin görkeminden içinden geçip ilerlediğimiz yolda, denizin, yeşilin ve yol boyunca oteller zinciri arasından geçtikçe Türkiye’de mevcut gücü bir daha fark ettik. Geçtiğimiz yollarda ayrı bir gerçek bile karşı karşıya kaldık, hakikaten turizmin geliştiği bir beldedeydik… Bisikletlerini alanlar, bir an önce doğanın içindeki toprak yolda sürüşlerine başladılar… Onları Safari tipi araçta Mustafa Kemal Canfedai, Yıldız Akcan, Fotoğrafçı Grafiker Web tasarımcısı Erzurum Atatürk Üniveristesi Mezunu Burak Buğra Ulutaş var… Burak, Farsça, Rusça ve İngilizceyi ana dili gibi konuşuyor… Ve Tarık arkadaşımızla takipte zorluk yaşamadık, zaman zaman yol içinde düşmüş ağaç dallarını, geçiş için hep birlikte kaldırıldığını izledik, yeşilin her tonu, toprağın kahvesi ve Alara Çayı’nın görülmeye değer su renginin biteviye kenarına eşlik eden iniş yokuş kilometreleri aşmaya devam ettik. Bisikletçilere yani KKTC ekibine önderlik eden, organizasyondaki rehber bisikletçi Murat Gökdeniz’in eşlik etmesi güvenlik açısından önemli bir seçimdi… Elbette turizmin her sektöründe, profesyonel kadro, ülke ekonomisine fayda sağlayandır Ankara’dan gelip sürüşe katılan Salih Yalızat adeta ülkesinin hasretini gideriyordu. Gayet samimi ve esprili konuşmaları ile zaman zaman fotoğraf alımları yapılan yerler de kendini belli eden bir siması vardı… Alara Çayı, 2647 rakımlı Orta Toros Dağlarından 62 kilometrelik uzunlukta ve sularını Akdeniz’e dökmekte olan bir şaheser çay, geçtiği Antalya bölgesi tarih boyunca küçük denizci toplumların yerleşim yerleri Bizanslılar, Selçuklular’da ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kervanların durak noktası olmuş… Alara çayı kıyısından ilerledikçe bulutların dağların yamaçlarına kadar inen görselliği, rafting ve kano yapılabilir suyun akışı tek kelimeyle harika idi… Gök gürültüsünün ve yağmurun şiddetli sesi arasında bisikletçilerin öğle yemeği için doğal kayaların altında yakılan ateşte pişirilen et çeşitlerinin ekmek arası ikramı ise pedallara kuvvet olarak bisikletçilere destek oldu… 34 kilometrelik parkurda çay ocakları ve restoranlar yoktu. Yağmur sicim gibi yağarken son 4 kilometre yol sürüşünde, rengârenk kelebekler ve dağ bitkilerinin kokusunda parkur tamamlanmış oldu… Sonuçta memnuniyet her bisikletçinin yüzündeki tebessümün kendisiydi… Gündoğmuş Kemer Köprüde ada çayı içmek ise ayrı keyifti… Genç Muhtar İsa Boz ile selfie ise Antalya’nın ayrı bir anısı oldu… Türkiye’de milletvekilliği seçilebilme yaşının gençleştirilmesinin, olumlu etkisi ile bakış, ayrı bir önem taşıyordu… 



Pedal dostluğundan tarihi güzelliğe..

ok anlamlı bir etkinlikte bulunmak, etkinliğin amacından etkilenmek, bu etkide güdülen hedefin getirilerini, her yaşta kişilere olduğu kadar, geri dönüşümünün faydasında buluşmak, işte mesele budur. 

Bekirpaşa Lisesi Okul Aile Birliğinin düzenlemiş olduğu Bisiklet Halk Gezisinde hadiseyi, izleyenler arasındaydım. Nisan ayının 29 gününde Girne’den İskeleye yol boyunca iki dağ arasındaki Mesarya ovasının sararmaya başlamış ekinleri arasından dümdüz bir yolu izleyerek İskeleye vardık. Bu güzel etkinliğin duyurusu afişlerle halka yapılmıştır..Bisiklet kullanımda faal olan oğlum Dr. Kandemir Berova ile birlikte diğer oğlum Eğitim ve kültür Bakanı Özdemir Berova ve torunlarım ile beraber İskele’ye gittim. Eğitim ve Kültür Bakanlığı Bakanlık Müdürü Sayın Ali Nizam ‘da bisiklet sürüşünde hazır bulunanlar arasında idi… Okul aile birliğinden Mehmet Dursun, Elif Akantuğ Nakışçı, Ali Kaplan, Gülay Kabasakal ve öğretmenlerden Müdür (v) Aynur Ertuna, Müdür muavin (v) Edebiyat öğretmeni Arın Barkut İsmetoğlu, Coğrafya öğretmeni Nedim İsmetoğlu ve Hüseyin Kayhan, Beden eğitim öğretmeni Canev Çoban Yatman… Öğrencileri dâhil olmak üzere hepsi meydanda katılımcıları sıcak davranışları ile karşılayanlar oldular. Güvenlikten sorumlu polis teşkilatının mensuplarının oradaki görev anlayışı, yardım sever davranışları kayda değerdi.. Bekirpaşa Lisesi Coğrafya Doğa ve Bisiklet kulübü, Kuzey Kıbrıs Bisiklet Rotaları, Lapta Garavas Templos Cyling Club , Değirmenlik Bisiklet Sevenler, Dip Karpaz Çevre Doğa Koruma Derneği ve halkın katılmı ile gerçekleşen etkinlikte yüzlerce gencin bir amaç birlikteliğinde bisikletleri ile hazır bulunmaları sadece ,halkımıza bisiklet sürme, alışkanlığını, kazandırmak ve çevrede duyarlı gençlerin varlığını göstermek, yeni yetişecek gençlere örnek olmaktı. Bisiklet sporunu kendilerinin hayat tarzı olduğu kadar, ulaşımdaki faydalarına dikkat çekmekti.. Böyle etkinliklerin amacı ve hedefi son derece önemlidir. Bu güzel etkinliği duyurusu afişlerle halka yapılmış olduğu konuşmalarda belirtilendir. Etkinliğin ilk etabı 4 kilometre ile küçük büyük bisikletçiler ile gerçekleştirilirken, ikinci etap 12 kilometre sürüşle tamamlandı.. Bisikleti ve kaskı olmayan kişiler için Akcanlar Aile Şirketi bisikletçilere sponsor olup sürüş boyunca sürücülere teknik hizmet vermiştir.. Öğrenciler ,Öğretmenler, halk yanında sürüşte Milli Bisikletçi Şerif’e Akcan öncülük etmiştir.. Hüseyin -Yıldız Akcan, Erkan-Samiye-Zergün-Zeren Kilim, Tolga Saygıner, Ecvet-Çilem-Derin Orhan,Cahit Göçen, Kandemir -Fatma-Nilgün Berova ,pedal çevirirken ilk etapta olduğu gibi ikinci etap 12 kilometre sürüşünde Özel- Demir Berova babaları Özdemir Berova ‘ya diğer bütün pedal çevrenler ile eşlik etmişlerdir.. Meydana geri dönüşleri muhteşemdi..Tüm bisikletçiler ile beraber ben dahil çekilen aile fotoğrafı ,her katılımcıya ileriki yaşlarda, mutlaka büyük bir hatıra olacaktır.. Bisikletçilerin yollarda olduğu süreçte Bekirpaşa Lisesinin, isminin nerden kaynaklandığını bir kez daha okudum. 300 yılı aşkın bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Kıbrıs’ta gelenekleri gereği, kültür eserlerini adanın her tarafında görmek mümkündür. Yapılan eserlerden bir çoğu Kıbrıs’a ilk defa Larnaka’dan adaya adım atan Bekir Paşaya aittir. Bekir paşa aynı zamanda adada muhassıllık görevi de yapmıştır. Zevcesi Safiye Sultandır. 1950 Yılında ismi Larnaka’da okula verilen kişidir. Larnaka halkının susuzluğuna su kemerleri ile çare bulandır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde fethedilen ülkelerde kültür eserleri kurmak bayındır faaliyetleri ile bu ülkeleri imar etmek hiçbir fark gözetmeden halka hizmet götürme ,sonra da bunların bakımını üstlenecek Vakıflar kurulduğu ayrıca bilinmektedir.. Su kemerleri gibi diğer bütün hayır işlerinde imza koyan Bekir Paşa’yı 4 ciltlik Kıbrıs tarihi kitabında Sir George Hill Su kemerlerine yer 
vermiştir. Tarihin derinliklerinden bugüne yaşatılacak olan birçok eser ve isim vardır.. Bekir Paşa Lisesinin ismi de bu kültürden gelmiştir. Okul içerisinde Doğa çevre ve bisiklet Kulübü henüz çok genç bir kulüptür ama büyük projeleri vardır .. Gelecek yıl coğrafya derslerini büyük bir bölümünü arazide, bisiklet sürerek yapmak hedefleri arasındadır. Gelecekteki bu heyecan, öğrencilerin yüzündeki tebessüm ,gözündeki ışık, kalbi duygularındaki büyük bir istektir .. Böyle günlerde bisiklete önem vererek pedalları çeviren ayakların ,kuvvetinde ve insan zekasının dengesinde emeği olan herkese sarf ettikleri her adım için teşekkür sanırım toplum olarak bir borçtur.. Devamı ise temennimiz..