Tag: TŪRKİYE

Yaşamda ve ölümde mersin ağacı 

Mersin ağacını birçoğumuz severiz… Bizim neslin bireyleri hatırlayacaklardır okul kantinlerinde bu ağacın meyvesi yanında muşmula meyvesi de bizlere satılıyordu… O zamanlar şişede sular yoktu… Meyveleri yedikten sonra ağzımızda oluşan burukluğu gidermek için, okul bahçesindeki sıra sıra musluklardan avucumuz içinden su içenler idik… 


Bahçeye de 5-6 yıl evvel ektiğimiz bir ağaç da Mersin Ağacı… Şu anda çiçeklerle bezenmiş durumda, fotoğrafladım instagram hesabımdan paylaştım… Bahçıvanımız Adem’e tembihledim bir türlü bu ağacım büyümüyor artık hiç bir şekilde budama yok, dallarını kesmeyeceksin dedim… Bizler ağacını değil ama dallarını ilk önce Kıbrıs’ta siyasi liderlerin köy gezilerinde köy girişlerine hazırlanan taglar üzerindeki kaplanan yeşillikte gördük… Yollara serpilen yaprakları ve dalları üzerinden konvoydaki araç tekerlerinin geçmesi ile ezilen dal ve yapraklarının etrafa yayılan müthiş kokusunu nefesimizde duyanlarız… 

Mersin dalları ile ikinci tanışıklığımız ise Kabristanlığa giderken aile bireylerinin ellerindeki çiçeklerin içinde gördüğümüz Mersin dalları ile oldu… 
Mersin ağacının Kıbrıs bitki örtüsünde de anılır bir adı vardır… Afrodit’in başında çelenk olarak onun da simgesi olduğu yazılanlar arasındadır… Ayrıca Kıbrıs folklorunda Mersin ağacı ‘Anamız’ ‘İlk Anamız’ ‘İkinci Anamız’ ve Beşikten mezara anamız olarak bilinmektedir… Kıbrıs’ta eski yıllarda pişik olan bebeklere ezilmiş Mersin yaprağı koyulması ile pişiğin tedavi edildiğini hatırlayanlarımız bilir. 

Anadolu’nun çok yerinde olduğu gibi Muğla yöresinde her gömüt taşının yanında bir ağaç dikilmiştir… Nitekim Kıbrıs’ta bu gelenek vardır ve ağaç mezarlıkların vazgeçilmezidir… Muğla’da bu ağaca oyuk denmiş olmasının nedeni ise gömütte yatanın ruhunu korumuş olduğuna dair olan inançtır… Mezarlar üzerine konulan Mersin dallarının ise kabir azabını hafiflettiğine dair olan inançlardır… 

Efsanesi ise ; ‘Driyope ve İyole, iki kız kardeştir. Driyope, evlidir. Birgün ikisi birlikte bir pınar kıyısına giderler. Çiçek açmış bir mersin ağacı, Driyope’nin ilgisini çeker ve bir dal koparır. Dal, kırıldığı yerden kanamaya başlar. Driyope, istemeden bir bitkinin ölümüne yol açmıştır.’ İstenmeden bir bitkinin ölümünden sorumlu tutulan evli kadın kaçarken ayaklarının hareket etmediğini görür, vücudu ağaçlaşmaya başlar Dehşet içinde kaçmaya çalışırken, ayaklarını kımıldatamadığını fark eder. Ayakları kök olmuş, bedeni ağaçlaşmaya başlamıştır. İyole, kardeşini kurtarmaya çalışır. Fakat yararı olmaz. Tam bu sırada Driyope’nin babasıyla kocası görünür. Kucaklarında da Driyope’nin oğlu yatmaktadır. Onların da elinden bir şey gelmez. Driyope, çocuğunu bağrına basıp emzirmeye çalışır. Fakat göğsü de ağaçlaşmaya başlamıştır. Driyope, çocuğundan ayrılmak istemez ve onun da ağaç olması için çocuğuna sımsıkı sarılır. Boşunadır… Yalnızca kendisi ağaçlaşmaktadır. Umutsuzluk içinde şöyle bağırır: ‘Hiç günahım yok! Cezayı gerektirecek bir şey yapmadım. Yaptımsa, yapraklarım dökülsün. Çocuğumu sütanneye verin. Oğlumu dallarımın altında emzirsin. Büyüyünce de benim dallarımın gölgesinde oynasın, bana ‘Anne!’ diye seslensin. Ama söyleyin ona, sakın dal koparmasın hiçbir ağaçtan…’ Der ve susar. O, artık görkemli bir ağaca dönüşmüştür.’ Demek ki her ağacın gerek meyvesinin gerekse yaprağının geçmişten bu güne söylemlerde yer alan düşündürücü hikâyeleri vardır… 
Efsanelerin günümüze ağızdan ağıza yayılmış olması ile zamanımızda dahi Mersin dallarının benzer şekillerde gelenek ve kültürümüzde yer alıp kullanımı belki de bu hikâyelerden kaynaklanmaktadır… Aynen Mevlana’nın dediği gibi ”İyi ağaçtan, talihli dal çıkar.’ O halde hiç bir ağaca zarar vermemek gerek… Zarar verenlerin ise geriye bir şekilde sadece hikayelerinin kaldığı gibi…

Kandiller yandı” – ‘ Sevelim, sevilelim ‘

Çok iyi hatırlıyorum ilkokulda sosyal bilgiler dersinde “mahya nedir? Anlatınız “sorusunu cevap olarak çizgili imtihan kâğıdına açıklamam hayatımızın güzelliğinde camilerin minarelerindeki ışıklı hali olmuştu… Bu soru ve cevabı yıllar geçti hala daha zihnimde muhafaza etmişim ki bu mübarek Ramazan ayında tarihçesine bakıp okumak ve yazmak lüzumunu kendime bir görev addettim… 


Kıbrıs’ın İngiliz Sömürgesi olduğu yıllarda Lefkoşa’da 1953 yılında Selimiye Camisinin minareleri arasında İngilizce olarak ‘God Save The Queen’ yazılı mahya, oldukça manidar olduğu bilgisinde… Tanrı Kraliçeyi korusun diye ışıklandırılan o dönemin mahyası belki de Mevlit Kandilinin neden KKTC tatil olduğuna ilişkin bir cevaptı… Paskalya tatilini adadaki Müslüman toplumun kandil tatiliyle denklendirdikleri de ayrıca belirtilen açıklamalarda mevcut… Mahya Ramazan aylarında çift minareli camilerin minareleri arasına asılan ışıklı yazılar olup Arapça ‘HAYAT’ anlamındadır… 
Mahya kurulmasında ise temel amacın insanlığı birlik ve beraberliğe, iyiliğe ve sevaba yönlendirmek yanında insanlara güzel mesajlar verebilmektir… Yazılarını önceden belirleyip camilere asan sanatçılar ise ‘mahyacı’ olarak nitelendirilmektedir. 
Geriye doğru bakıldığında 16.YY’ın ikinci yarısına kadar uzanan bir mahyacılık olduğu bilinenler arasındadır… Önceleri ışıklandırma zeytin yağının da dahil olduğu mumlar ile yapılmaktaydı. Ramazan dendiğinde herkesin aklına gelen ilk gelenek Mahya geleneğidir. Bu Ramazan ayında da tıpkı eski Ramazanlarda olduğu gibi, camilerin eski Ramazan geleneklerinin en güzel özelliği olan mahyalarla aydınlanıp süslenmesidir… 
Mahya geleneğinin başlangıcı Osmanlı dönemine kadar uzanmaktadır. İlk olarak İstanbul’da başlamış olan bu gelenek halen daha varlığını devam ettirmektedir. Mahyacılığın bir sanat olarak İstanbul’da başlamasının sebebi, mahyaların öncelikle Selatin camilerinde yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların yaptırdıkları camilerde iki, dört veya altı minareli camilerde uygulanmasıydı ve bu camiler en çok İstanbul’da yer almaktaydı. Edirne’de ise bazı kaynaklara göre Meriç nehrinin kenarına kurulan direklere de mahyalar asılmaktaydı. 
Özellikle Osmanlı döneminde halk Ramazan ayında asılacak mahyaları sabırsızlıkla beklerdi. Cami minarelerine mahya asılmasının amacı, halka kardeşlik, din ve Müslümanlık ile ilgili güzel mesajlar vermek olduğu birçok bilgide var olandır. Aynı zamanda bu geleneğin amacı Allah’a şükretmekti. 
1600’lü yıllarda uygulanan ilk mahyalarda kandiller kullanılmaktaydı. İlerleyen dönemlerde mahya hazırlanmasında kandillerin yerini her ne kadar ampuller almış olsa da, halk arasında, yerleşen “Kandiller Yandı” söylemi varlığını bu günlere taşımıştır… Mahya ve Mahyacılık sanatı geçmişten bugüne kültürümüzün en önemli parçalarından biri olma özelliğini halen korumaktadır. Mahyalar aynı zamanda Osmanlı kültürünün bir damgası niteliğini de taşımaktadır. 
Avrupa Birliği kararıyla Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul’u 2010’a hazırlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, dünden bugüne mahyaları anlatan kapsamlı bir kitap hazırlamıştır. Bugüne kadar yazılan kayda değer metinler ve yeni araştırmaları içeren kitapta, geçmişten günümüze yüzü aşkın mahya görüntüsü yer alıyor olması bu günden yarına gerekli bilgi aktarımında kültür hizmetinde kanıt niteliği taşımaktadır… Nitekim ‘ Sevelim, Sevilelim ‘ Yunus Emre Sözü mahya olarak ne kadar anlamlı…

Karagöz ve Hacivat’ın kültürümüzdeki yeri 

Ülkemizde zaman zaman özellikle çocuklar için oynatılan Karagöz ve Hacivat gölge oyunu eski yılların ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlenceleri arasındaydı… Bu eğlencenin yapıldığı mekanlarda satıcılar iftar sonrasına uygun yiyecekleri de satarak izleyicilere hizmet verenlerdi… ‘Yemiş’ dediğimiz bu yiyecekler arasında şekerli leblebiler, taze limonatalar, pamuk şekerleri var olanlardır. Lefkoşa Büyük Han içerisinde Karagöz ve Hacivat oyunlarının bir kültür olduğu unutulmadığı gerçeği ile zaman zaman çocuk izleyiciler için bu oyunun sergilendiğidir…Geçenlerde doğum günü hediyesi almak için uğradığım bir oyuncak mağazasında bu gölge oyununun paketlenmiş hali ile çocukların hayal dünyası için satılır olması hayli faydalı bir sunum olarak rafta karşıma çıkmış olması çocukların hayal dünyası için sevindiriciydi. Şimdilerde var mı bilmiyorum ancak olması gerektiği fikrindeyim… Nasıl Karagöz ve Hacivat puzzle olarak oyuncakçılarda bulunabiliyorsa, dünya klasik çocuk masalları çerçevesinde Pinokyo adı ile bilinen hikayenin perde oyunu satılıyorsa kendi kültürümüze ait oyuncakların satılması da önemlidir… Karagöz ve Hacivat’a gelince Kıbrıs’ın sosyal yaşamında etkileri olan bir gölge oyunu olduğunu tekrarlamak iyi olur… Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Sayın Mehmet Ertuğ’un bu husustaki 1997 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı yayınları halk kültürleri araştırma ve geliştirme genel müdürlüğü yayınları seminer kongre bildirilerinde yer alan tebliğine bakmak kâfidir sanırım… Bu tebliğden alıntılar Kıbrıs Türk halkının bakış açısından gösterdiği hoşgörünün büyüklüğünde kendini ifade eden olmaktadır… Yine bu tebliğde oyunun sosyal yaşama olumlu ve olumsuz etkileri de Mehmet Ertuğ tarafından kaleme alınmıştır, şöyle ki; Olumlu etkisi olarak oyunun halkın hoşgörüsünü oldukça etkilediğini yazarken Kıbrıs halkının sorunları ne kadar büyük olursa olsun sonuçta kendi aralarında anlaşmaya vardıkları olduğu gibi Kıbrıs halkının hazır cevap özelliği ile Karagöz oyunununa uyum sağladığı yönündedir… Kıbrıs’ta radyo ve televizyonun olmadığı günlerinde özellikle köylerinde tekdüze yaşama getirdiği canlılık hareketlilik, küçük büyük herkesi etkilediği ayrıca oyunda köydeki veya bulundukları yöredeki çarpıklıkların ince bir mizah anlayışı ile oyunlara yansıtılmasının izleyenleri etkilediğini ve eğittiği düşüncesi de tebliğde yer almaktadır… Oyunda yapılan esprilerin beğenildiği, günlük yaşamda kullanılır olduğu da belirtilmektedir. Bu gün için bu gölge oyunu kültürümüzdeki yerini muhafaza etmektedir. Karagöz ile Hacivat yaşayan kişiler oldular mı? Bu hususta yazılanlar çok, rivayetlerden birisi ise şudur. Bir rivayete göre Hacı İvaz Ağa veya halka mal kalan adıyla Hacivat ve Trakya’da yer alan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa’da yaşamış cami yapımında çalışan 2 işçidirler. Kendileri çalışmadıkları buna benzer başka işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi’nin, ‘ Cami zamanında bitmezse kelleni alırım ‘ dediği cami mimarının caminin zamanında bitmemesine sebep Karagöz ve Hacivat’ı şikayet etmesi üzerine, bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat’ı birçok seven ve ölümlerine çok üzülen bir Şeyh Kürşedi, ölümlerinin sonrasında kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır… Ne diyebiliriz… Rivayet budur… Bildiğimiz tek şey filmlerde olsun, normal yaşamda olsun bu ikilinin oyunları ile halkın hoşgörüsünde önemli yer tuttuğudur… Hayal(baz) oyunları ile yaşamda yer alınmışsa diyecek bir şey olmadığıdır. Geçmişten geleceğe süregelen hayatta Karagöz ve Hacivat tiplemeleri ile hayat bulan birçok oyuna tanıklık etmek, oyunları izlemek, çocuklarımıza tanıtmak ve bilhassa Yiğitler eski adı ile Arçoz köyünden öğretmen Sayın Mehmet Ertuğ’un “Kıbrıs Türk Karagöz Oyunları” adlı kitabının okunması yanında Büyük Handa Karagöz Gösteri Merkezi’nin ziyaret edilmesidir… Çoğumuzun sinirlendiği zaman ‘Karagözlük’ yapma denilmesinin hikmeti bu gibi sanatsal yerlerin görülmesi ile daha iyi anlaşılır olacağına ait düşünme tarzım ise her zaman baki olacaktır… 

Aman dikkat, çölleşmeyelim, dur diyelim

Sanal dünyanın bir de iç dünyası var ki derya gibi… Mesajların biri gelmeden diğeri geliyor. Mesajları gönderen kişilerin hiç mi işi yok, dış dünya dururken neden iç dünya diyorsak da bu herhalde alışkanlık olmuştur. Mesajların kişiden kişiye gönderilip müteselsilen yayılmasını istiyorlar. Bu tür yazışmalar gönderen kişi tanıdık olsun veya olmasın tarafımdan uygun karşılanmamaktadır… Ancak içlerinden birisinin mesajı oldukça ilginç ve Türkiye Tema Vakfı tarafından paylaşıldığını ifade ediliyordu. Mesaja kapılıp arkadaşlarım ile paylaşmadım, ancak önerilenleri yapmadım desem yalan olur… Evde yenen bütün meyvelerin çekirdeklerini topladım ve geniş olan bahçemizin muhtelif yerlerine serpiştirdim… Daha sonra internet ortamında yeniden araştırdım, bizlere gelen mesaja, Tema Vakfı Tarafından verilen karşı cevabı gördüm. Doğrusu bu diye de kabullenip sizlerle paylaşmayı uygun gördüm… 


‘Son günlerde internet ortamında, “Dünyada 10 yılda birçok yağmur yağdığı, bu yıl o dönemde olduğumuz, yediğimiz çeşitli meyvelerin çekirdeklerinin çöpe atılmak yerine ekilmesi gerektiği, TEMA’nın desteği ile Türkiye genelinde meyve çekirdeklerinin toplandığını” belirten mailler dolaşmakta ve bu maillere dayanılarak basında haberler yayınlanmaktadır. 

Söz konusu mail, TEMA Vakfı tarafından hazırlanmamıştır ve yanlış bir algı yarattığı için, kamuoyuna bir açıklama yapılması ihtiyacı doğmuştur. Buna göre konunun özeti şöyledir: 

•TEMA Vakfı’nın bu mail ile bir ilgisi yoktur. 
•TEMA Vakfı ülke genelinde meyve çekirdeği toplamamakta ve toplanmasını teşvik etmemektedir. 
•Tohumdan meyve ağacı üretilerek düzenli meyvelik elde edilemez. 
•Tohumlar meyve yetiştiriciliğinde sadece anaç yetiştirmek için kullanılır. 
•Meyve ağaçlarının birçoğunun genetik yapısı heterozigottur. Tohumdan çıkan fertler birbirlerine benzemedikleri gibi kaliteli meyveler de vermezler. 
•Türlerin yerinde korunması (in situ koruma) prensibine aykırıdır. 
•Ayrıca çekirdeklerin çimlenmesi için gerekli toplama ve saklama koşullarını sağlamak güçtür. 
•Meyve çekirdeklerinin gelişigüzel bir şekilde doğaya ekilmesi, doğrudan tohum ile taşınan bitki hastalıklarının da kontrolsüz bir şekilde yayılmasına sebebiyet verir. 
•Meyve çekirdeklerinin toplanarak ekilmesi bilimsel bir çalışma değildir. 

Kamuoyuna duyurulur. ‘ 

Toprağına sahip çık… Ne kadar güzel bir istem… Yıllar evvel Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde KEMA Vakfı kurucuları arasında 40 kişiden birisi de eşim Ziraat Yüksek Mühendisi Özel Berova olduğunu hatırladım. Vakfın Başkanı Sayın Orhan Aydeniz’i telefoniyen aradım… Orhan beyin Vakıf kuruluşunda azimli çalışmasını yakinen bilenlerdenim… Orhan beyle konuşurken çok duygulandım çünkü 13 Haziran’da genel kurulları olduğunu söylerken Özel Bey aramızdan ayrılmış olabilir ancak Vakıfta mirasçıları söz sahibi deyiverdi… Kuruluşlarının vakıf olduğunu hatırlattı genel kurula davet etti. Çalışmalarının http://www.kibriskemavakfi.org/ linkden takip edilmesini de hassaten rica etti… Ülkemizde hep olumsuzlukları yazmanın adet ve alışkanlık olduğu bu günlerde Vakfın çalışmalarının okunmasını, iştirak edilmesini hatta üye olunması gerçeği vardır… O halde Vakfın sloganlarını bir kez daha hatırlayalım; Kuzey Kıbrıs çöl olmasın! ‘Bir fidan da sen dik…’

Adamına göre 

İnsanın hangi yaşta olursa olsun bilmediğini öğrendiği bir yaş vardır. Süt Kurumunda çalıştığım yıllarda tanıştığım ve çok sevdiğim bir ailede Şimşek ailesidir. Genco Şimşek Değirmenlik köyünde ikamet eden konuşmaları ile insanı düşünmeye zorlayan bir kişi… 

Torunu ile beni ziyaretlerinde çok eski yıllara gittik. Hatta ben unuttum o unutmamış süt nakliyecisi ile hanımının süt tartısındaki tartışmasındaki çözüm şeklimi bana anımsattı ve hatırladım, hatırlanır olması ile de dünyalar benim oldu… 
Hanımı, hala daha, kovayı ölçüp kırmızı çizgiyi lenger üzerinde ölçülebilir halde taşıyıcıya verdiğimi anlatıp memnuniyetini dile getiriyor diye anlatıyor… 
Bir kova süt dahi kurumumuzca toplandığı, üreticiye maddi katkı sağlanan yıllardı. Genco Şimşek fıkralar ile de günümüz olaylarını eşleştiren bir kişi… Bir saatlik ziyaretlerinde Kayseri’nin İncili Çavuş’undan bahsetti bir kaç olayı anlattıktan sonra bak araştır oku diye de tembih etti… 
İtiraf etmem gerekir ki ilk defa duyduğum bu isim için hemen yanında araştırdım, baktım evet o diye de tasdik aldım … 
Bir an düşündüm daha okumadığımız, niceleri var diye de sohbet ettik… 
İncili Çavuş, Türk sinemasında da konu olarak işlenmiş Yönetmenliğini Semih Evin’in yaptığı 1951 tarihli filmde İncili, müzikal bir komedi içerisinde, İsmail Hakkı Dümbüllü tarafından 1968 yılında yönetmenliğini Nişan Hançer’in yaptığı filmdeyse Saadettin Erbil tarafından canlandırılmış olmasına rağmen bizlerin bilmediği, öğrenmediğimiz ancak önemli bir şahsiyet… 
Meğer ,İncili Çavuş’un hatırasını yaşatmak amacıyla, Kayseri’nin Tomarza ilçesinin İncili Köyü’nde 1993 yılından beri her yıl hemşehrileri tarafından kültür sanat festivali düzenlenmekte, Tomarzalılar, İncili Çavuş’a duydukları sevgi nedeniyle doğduğu köy olan Travşın’ın adını İncili olarak değiştirmişler… 
Bu şenliğin bir amacı da İncili Çavuş’u tüm dünyaya tanıtmak olmuş… Okuduğum bu anlatımdan sonra kararım artık İncili Çavuş hakkında beğendiğiklerimi siz okuyucular ile de paylaşmak olsun dedim… 
Bu arada İncili Çavuşun Osmanlı padişahlarından 1. Ahmet veya IV. Murat zamanında 1630’dan sonra yaşadığını (Esas adı Mustafa olduğu ,Sivas’ lı yahut Diyarbakırlı olduğu söylenir.) Her tahta geçen padişahın bu kişiden vazgeçemediği sarayda nükteli ve manidar sözleriyle tanınan, gözünü budaktan sözünü dudaktan esirgemeyen bir saraylı olarak bilinir. İncili lakabını ona I. Ahmet veya IV. Murat’ın, başına giydiği incili külahından dolayı taktığı rivayet edilir… Sayın Genco Şimşek, okuduklarını mutlaka yaz diyerek tembih bıraktı… 
Daha sonra ona bahçedeki meyve ağaçlarındaki meyvelerden de topladık… Torununa ise ,-Mehmet sen de bir meyveyi dalından kopar ki yemin etsen başın ağrımasın dedim… 
Günün gülüşü bu oldu … 
-Adamına Göre- İncili Çavuş bir zamanlar Osmanlı elçisi olarak Fransa’ya da gönderilmiş. İncili’nin kara kuru kılığına bakarak küçümseyen Fransa kralı demiş ki: – Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı? – Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek! Diye İncili çavuş cevabı hemen vermiş… 
Yirmi yıl kadar önce gördüğüm bizzat o yıllarda defalarca görüştüğüm kişileri dün gibi hatırlamanın önemindeyim … 
İyi ki geldiler… 
İyi ki yeniden bir araya geldik ve konuştuk… 

Bisikletçilerin yüzündeki tebessüm..

Acı çekiyorlardı ama keyifte alıyorlardı, yağmur altında, hedeflerine ulaşmak isterken, gök gürültüsü eşliğinde pedal çeviriyorlardı… Bir defa yola çıkmışlardı diye söze giren Salih Yalızat ile Antalya Alara Çayı parkurunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden giden bisiklet sürücüleri dahil organizasyonu gerçekleştirenler ile gün boyunca beraber olduk… Safari tadında bir yolculuk oldu. Alara çayı kıyısındaki bisiklet sürüşüne gitmeden, nerelere nasıl gidilecek, araştırması, ilgimi çektiği için yaptım… En azından bir ön bilgiye sahip olmam gerekiyordu. BSD dağ bisiklet sürüşü bir yarışma değildi… Bu sürüşte amaç, doğanın güzellikleri ile tertemiz havanın ciğerlere dolan sağlığı olacaktı. Parkur 34 kilometrelik bir mesafenin, toprakla karışık çakıllı yollarında bırakacağı bisiklet tekerleklerinin izlerini taşıyacak sonra bu parkuru kullanacak bisikletçilere cazip, belki de yeni bir alan olacaktı… Alanya’dan Antalya istikametine 15 kilometre gidildikten sonra Mayıs ayının soğuk değil ama sıcakta olmayan, baharın çok güzel bir gününde Güzelbağ’a vardık. Alanya 3 milyona yaklaşan nüfusuyla ulaşımda modern yollara sahip 3 tünelin görkeminden içinden geçip ilerlediğimiz yolda, denizin, yeşilin ve yol boyunca oteller zinciri arasından geçtikçe Türkiye’de mevcut gücü bir daha fark ettik. Geçtiğimiz yollarda ayrı bir gerçek bile karşı karşıya kaldık, hakikaten turizmin geliştiği bir beldedeydik… Bisikletlerini alanlar, bir an önce doğanın içindeki toprak yolda sürüşlerine başladılar… Onları Safari tipi araçta Mustafa Kemal Canfedai, Yıldız Akcan, Fotoğrafçı Grafiker Web tasarımcısı Erzurum Atatürk Üniveristesi Mezunu Burak Buğra Ulutaş var… Burak, Farsça, Rusça ve İngilizceyi ana dili gibi konuşuyor… Ve Tarık arkadaşımızla takipte zorluk yaşamadık, zaman zaman yol içinde düşmüş ağaç dallarını, geçiş için hep birlikte kaldırıldığını izledik, yeşilin her tonu, toprağın kahvesi ve Alara Çayı’nın görülmeye değer su renginin biteviye kenarına eşlik eden iniş yokuş kilometreleri aşmaya devam ettik. Bisikletçilere yani KKTC ekibine önderlik eden, organizasyondaki rehber bisikletçi Murat Gökdeniz’in eşlik etmesi güvenlik açısından önemli bir seçimdi… Elbette turizmin her sektöründe, profesyonel kadro, ülke ekonomisine fayda sağlayandır Ankara’dan gelip sürüşe katılan Salih Yalızat adeta ülkesinin hasretini gideriyordu. Gayet samimi ve esprili konuşmaları ile zaman zaman fotoğraf alımları yapılan yerler de kendini belli eden bir siması vardı… Alara Çayı, 2647 rakımlı Orta Toros Dağlarından 62 kilometrelik uzunlukta ve sularını Akdeniz’e dökmekte olan bir şaheser çay, geçtiği Antalya bölgesi tarih boyunca küçük denizci toplumların yerleşim yerleri Bizanslılar, Selçuklular’da ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kervanların durak noktası olmuş… Alara çayı kıyısından ilerledikçe bulutların dağların yamaçlarına kadar inen görselliği, rafting ve kano yapılabilir suyun akışı tek kelimeyle harika idi… Gök gürültüsünün ve yağmurun şiddetli sesi arasında bisikletçilerin öğle yemeği için doğal kayaların altında yakılan ateşte pişirilen et çeşitlerinin ekmek arası ikramı ise pedallara kuvvet olarak bisikletçilere destek oldu… 34 kilometrelik parkurda çay ocakları ve restoranlar yoktu. Yağmur sicim gibi yağarken son 4 kilometre yol sürüşünde, rengârenk kelebekler ve dağ bitkilerinin kokusunda parkur tamamlanmış oldu… Sonuçta memnuniyet her bisikletçinin yüzündeki tebessümün kendisiydi… Gündoğmuş Kemer Köprüde ada çayı içmek ise ayrı keyifti… Genç Muhtar İsa Boz ile selfie ise Antalya’nın ayrı bir anısı oldu… Türkiye’de milletvekilliği seçilebilme yaşının gençleştirilmesinin, olumlu etkisi ile bakış, ayrı bir önem taşıyordu… 



İçimizdeki çocuk ölmesin..

İnanç, insanın yapacağı işte başarılı olması için hissettiği çok önemli bir duygudur. Her aile evlatlarının ileride kendilerine göre en iyi yere geleceklerine olan kuvvetli inançları sayesinde onlara bebekliklerinden itibaren yetiştirirken, özenle davranırken, bu inançlarını her zaman dile getirirler. Bunu sözleriyle de günde kaç kez tekrarlarlar. Sözlerinin içeriğinde, erkek çocuk olsun, kız çocuk olsun , ‘benim çocuğum büyüsün de adam olsun ‘ şeklindedir bu kalıptaki sözleri kullanmayan ev, söylemeyen anne baba var mı? Hiç sanmıyorum… Hepsi söyleyendir… 

Çocuk yetiştirmek önemli olduğu kadar kutsal bir görevdir. Her Çocuk ayrı bir ilgi ayrı bir sevgi şekliyle kendini sizde bulandır. Çocuk sevgisi genelde sizin çocuğunuz olsun veya olmasın onlardan esirgemeyeceğiniz ve her halükarda sevgi dolu davranışlarınız ile gösterdiğiniz bir tezahür… 
Kendi çocuklarınız olsun, çevrenin çocukları, akraba çocukları bir yana, hiç tanımadığınız halde herhangi bir yerde, markette, parkta, alışveriş merkezinde, televizyon reklamlarında olsun, filmlerde olsun, gazete sayfalarında olsun gördüğünüz çocuklara sizlerin ilk bakışta verdiği tepki güzel bir tebessüm ile sevgi dolu bakışlar ve bakışlar ile ağzınızdan çıkan Allah’ım nazarlardan korusun deyişi değil midir? Aynen bu sözler içtenlikle yapılan bir temennidir. 
Kendi çocukluğumuzdan başlayarak mahalledeki çocuklar ile birlikte olmak, mahallemizdeki çocuklar ile oyunlarımız, ders çalışmalarımız, beraber okula gidişlerimiz, okulda tanıdığımız arkadaşlarımız hep hayatımızda varlığını sürdürenlerdir. Bu anılar nefes aldığımız müddet bizle ileriye taşınan duyguların sevgi yumağı olmaya da devam edecektir. Daha sonrasında kendi çocuklarımız, onların arkadaşları, bugüne gelişleri herkesin kendine göre bir iş sahibi meslek sahibi olarak toplumda çeşitli kurumlarında çalışmaya başlamış olmaları hep geçen süreçte yaşanmışlıkların büyüyen sonuçlarıdır… 
Kaç yaşında olursa olsun bazen çocuklarınız sizi onların çocukluk ve arkadaşlık dönemlerinin önemine yeniden götürür. O yılların verdiğin sıkı arkadaşlık duygularının belki de bugün onların da kalplerinde var olan arkadaşlık sevgisini bir kez daha ana yüreğinizde hisseden olursunuz. Geçenlerde evlilik kervanına katılan Lefkoşa Belediye Başkanı Mehmet Harmancı’ nın düğün günü vardı. Mehmet Harmancı oğlumun arkadaşı ve elim bir trafik kazasında kaybettiğimiz oğlum Özdemir ‘in, her gün birbirlerini görmeden duramayan okula beraber gidip gelen arkadaşının kardeşi… Mehmet’in düğün gecesi oğlum evden çıkarken düğün törenine gitmem gerek, geç oldu ama mutlaka gideceğim derken, Mehmet, arkadaşım Mustafa Harmancı’nın kardeşi mutlaka gitmeliyim derken onun duygularında, duygulanmamak elde değildi. Düğüne gitmek gerekçesi her şeyin ötesinde trafik kazasında kaybettiği bir arkadaşına karşı ve ailesine karşı duyduğu derin dostluğun ve arkadaşlığın ifadesiydi. Yıllardan sonra böyle bir cümleyi duymak çok anlamlıydı… 
Çocuklar olarak okul, mahalle, komşu arkadaşlıklarını unutmayanlar olarak bugünlere geldik… Lefkoşa’da mahallede torunlarımızın kazandığı arkadaşlıkları da gördük… Özel’in her okul gelişinde otobüsünün kapısında, kendisini bütün mahalle çocuklarının beklediklerini günler vardı. 
Muhammed, Ahmet, Ceren ve daha nice çocuklar… Hepsi bizim evde idiler, onlarla oyunlar kurulması, hazırladığımız yiyeceklerin beraberce yenilmesini, Özel’in kendine alınan okul malzemelerinden onlara da alınması için gösterdiği, çaba, sevgi hep beraber çarşıya çıkışlar, okul için gerekli her şeyin kendisini alındığı gibi onlara da alınması ile yaşanan muhteşem bir dayanışma… Aradan yıllar geçti, hala daha devam eden iletişim ve bu iletişimin duygusal durumları… 
İnsan kaç yaşında olursa olsun içinde bir çocuk ruhu mutlaka var olandır… Bu köklü inançların eskiden bugüne yansıması halidir… Çevrenizde mahallenizde komşuluk ilişkilerinde, her zaman ön planda, arkadaşlıklarda sevgi saygı vefa olduğu müddet, güven kendini, yaşamınızın her aşamasında belli edecek olandır… İnsani duygularımız ise çevremize iyilik yönünde olacaktır… Kimsenin kimseyi insani duygularında yargılamaya ve yanlış algı yaratmaya hakkı olmadığı günlerdeyiz… Nasıl derlerse desinler, insan kendini bildikten sonra başkalarının ön yargılarının hiçbir geçerliliği yoktur…

Türkiye,de yeni dönem için halk düğmeye bastı.. 

Anavatan Türkiye’de, büyük bir heyecanlı beklenen Anayasa Değişiklik Referandum süreci ve propaganda çalışmaları 16 Nisan 2017 tarihi itibarı ile geride kalmıştır. 


Türkiye’de referandum süreçlerine geriye dönük bakıp incelediğimiz zaman neler görüyoruz? 

Referandum Anayasa değişikliği veya bazı önemli yasaların halkın iradesine gidilerek kabul veya reddinin belirlenmesidir. Referandumda halkın iradesinin doğrudan, şahsen kullandığı reyinin sandığa yansımasıdır. Seçime katılım oranının yüksek olması ise çıkan sonuçta tamamen demokrasinin bir örneği olduğu gerçeğidir. 

Katılım bir bakıma sandığa sahip çıkmaktır. Bilindiği üzere Türkiye’de seçim işlemleri seçim kurulları tarafından yapılır. Yüksek Seçim Kurulu Ankara’da seçimin başlangıcından sonuna kadar düzenin sağlanmasından sorumludur. 

Türkiye’de çeşitli tarihlerde anayasa değişiklik referandumları yapılmıştır. Bunlardan ilki; 1961 tarihinde yapılan seçimdir. Bu seçimde Cemal Gürsel, “Evet” oylarının destekleyicisi olmuştur. Çıkan sonuç; “% 61.7 Evet”, “%38.3 Hayır” olmuştur. Daha sonra 1982 yılında yapılan anayasa referandumu Cumhurbaşkanlığı seçimi ile birleştirilip sonrasında bir nevi Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı onaylanmıştır, bu referandumda “% 91.37 Evet”, “% 8.63 Hayır” oyu sandıktan çıkmıştır. 1987 yılında “% 50.16 Evet” ile “%49.84 Hayır” … Sandıktan çıkan anayasa değişiklik oylaması neticesinde, erken genel seçim kararı oylanmıştır. 

Turgut Özal tarafında zamanında, yapılmış bu seçim sonrası 12 Eylül darbesi ile getirilen siyasi yasakları ortadan kaldıran bir referandum olmuştur. 1988 yılında ise yüzde 35 Evet yüzde 65 hayır oyu alınan anayasa değişikliği referandumunda ise çıkan; hayır, erken yerel seçimlerinin yapılmamasına ilişkin halk iradesinin ilk hayırıdır. 2007’de % 68.95 Evet .. % 31.05 Hayır oyu ile Türkiye Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve diğer maddeler irade tarafından Evet ile kabul edilmiştir. 2010 tarihinde yapılan ve o zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından referanduma götürülen 26 maddelik anayasa değişikliklerine de halk bu maddelere de “Evet” demiştir. 

16 Nisan 2017 Anayasa Değişikliği Referandumu Türkiye Anayasası’nın 18 madde üzerinde ki değişikliğin oylanması sonucudur. Bu köklü bir değişiklik olup Cumhurbaşkanlığının hükümet sisteminin değiştirilmesinin oylanmasıdır. 

Türkiye kararını vermiştir, Başkanlık sistemine geçilecektir! Yüzdeliklerin taraflarca bu saatten sonraki önemi, daha ziyade; kim nerede ne yanlış yaptı bunların analizi ve bundan sonraki kabul gören anayasa değişiklikleri maddelerine atfen yapılacak kanunların düzenlenmesinin buna göre çıkarılmasında etken olmasını sağlayacaktır. 

Türkiye Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı Sayın Tuğrul Türkeş’in 17 Nisanda kendi tweeter hesabından paylaştığı tweet çok önemli bir mesajdır. ‘ Ne bir tarafı uçurdu, ne bir tarafı yere vurdu. Kuyumcu terazisi ile kararı verdi. Eline sağlık Türkiye’ Halkın iradesi her zaman saygı gösterilmesi gereken bir sonuçtur. 

Nitekim Türkiye Başbakanı daha seçim sonuçları açıklanmadan ‘ Çıkacak Sonuç Başımızın Tacıdır ‘ demiştir. Türkiye bugünden sonra daha net bir şekilde ileriye, daha güçlü bir şekilde ilerleyecektir. Kimse Türkiye üzerinden görüş beyan ederken ortaya konan iradenin emin adımlarının, geriye doğru gideceği zaafına kapılmasın. Türkiye dünyanın gözü üzerinde olan, sarsılmaz bütünlüğünden, asla ödün verecek bir konumda değildir. Hayırlısı olsun Türkiye.

Gündem içinde Gündem..

Yavruvatan, Kıbrıs müzakereleri ile Anavatan Türkiye’de Anayasa Referandum konusu oldukça kritik ve yoğun bir dönemden geçiyor. Kıbrıs’ın fethi 1571 tarihinden başlayarak, 307 yıl Osmanlı idaresinde geçen yıllardan sonra,1878 Ada’nın İngilizlere geçişini hepimiz Kıbrıs Tarihi dersinde okuyanlarız 1923 Lozan antlaşması ile gelinen durumdan sonra çok geçmeden 1931 yıllarında Kıbrıslı Rumların Yunanistan ile birleşme arzularının debreştiğini, 1954 yılında Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletlere götürerek self-determinasyon amaçlı müracaatlarında başarılı olamadıklarını tarihler bize hatırlatmaktadır. Tarihleri, görüşmeleri yeniden tekrarlamakta fayda yoktur. Kıbrıs 1955 yıllarından bugüne kadar geçirdiği zaman diliminde, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasındaki var olan uyuşmazlık giderek kronik bir hastalık olmuştur. Bu hastalığın her safhasında ise kan kokusu vardır. Tedavisi mümkün olmayan, amansız bir mücadelede sonuçsuz kalan, müzakerelerin başladığı gün ile bugünü, müzakere masası üzerindeki, hesapları, toplasak, çıkarsak, bölsek, yüzümüze çarpan sadece olumsuzluk cevabından başka bir şey olmayacaktır. 1974 yılından itibaren barışın var olduğu adamızda, illaki çözüm diyenler olmakla beraber. Bir türlü çözüm müzakere masasında nihayetlenmemektedir. Rumların kilise baskısı ile hep bana, hep bana zihniyetleri hiç değişmemiş, üstelik ara bölgede olsun, son Cenevre görüşmelerinde olsun sergiledikleri hırçın tavır bütün dünyanın gözü önünde cereyan etmiştir. Enosis ile ilgili Meclis kararları istenerek ve bilerek, görüşmelere çomak sokmak adına atılmış ve meclislerince kutlanması kararı alınmıştır. Bu kararın değiştirilmesi niyetleri olmadığı gibi Rumların, hani derler ya çevir de gaz yansın zihniyeti halen devam etmektedir. Görüşmelerin sürdürüldüğü ara bölge ise masum olmayan ve 27 Aralık 1963 de üç garantör ülkenin ‘Barış Koruma Kuvveti’ oluşturmaları ile İngiliz Generalin Yeşil bir kalemle çizdiği çizgi ile Yeşil Hat olmuştur. 7 km genişliğinde 180 km uzunluğunda ve BM’nin 186 sayılı kararı ile Kıbrıs haritası üzerindeki varlığını Yeşil Hat halen sürdürmektedir. Bu süreçteki isimlerin zikredilmemiş olması, gelen de aynı zihniyette, gidecek olan da ayni zihniyette olanlar olduğu içindir, yoksa hiçbirinin ismi unutulmamıştır.. Bunca yıldır yaşadığımız bu adada elbette yaşanmış olan acı hatıralar her eve ayrı bir keder vermiş birçok ailenin yüreğini dağlamıştır. Saymakla bitmeyen bu hadiseler zihinlerdeki yerini bütün açılımları ile muhafaza etmektedir. Yarım asırdır süregelen müzakerelerde masa çok şeylere şahit olmakla beraber sonuç yoktur. Bu konuların öyle BM kasasına kilitli haritalar ile çözülmeyeceği de ayrı bir gerçektir. Kıbrıs’ta ve KKTC gelmiş geçmiş ve var olan Cumhurbaşkanları bütün iyi niyetlerine rağmen karşılarında çözüm ile ilgili aralık bir kapı değil geçilmez bir duvar bulmuştur. Yine görüşmeler 11 Nisanda başlayacak diye Sayın Akıncının açıklamaları var. Günü gelsin görüşmeler başlasın yine, çözüm yarın sloganları atılsın. Niyetler ortaya yeniden dökülsün Metodoloji dedikleri; metotların temellendirilmesi, metotların karşılaştırılması, eşleştirilmesi, değerlendirmesi, geliştirilmesi ve yeni metotların aranması ile belki kayıp olan çözüm ortaya çıkar. Doğduk büyüdük yaşlandık, altmış senelerimizi bizler çok gerilerde bıraktık, Kıbrıslı Rumların hiç bir şekilde mantalitelerini değiştirmediklerini gördük. Kiliseye karşı yeminlerini bozduklarını ise hiç görmedik . Ne diyelim, Allah Sayın Akıncı’nın yardımcısı olsun. 16 Nisan Türkiye için önemli bir dönemeç, halkın sandıktaki iradesinin ortaya çıkacağı çok önemli bir tarih. Başkanlık Sistemine Geçiş. Dikkatle ve ehemmiyetle izliyoruz. Kıbrıs’taki TC uyruklu vatandaşların oy kullanacağı bu referandumda Türkiye’nin Anayasa değişikliği oylanacaktır. Çıkacak olan sonuç Kıbrıs’taki bizleri de ilgilendirmektedir. Hassasiyetle seçim propagandalarını izlemekteyiz. Kıbrıs’ta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti içerisinde evet için yapılan seçim konuşmalarını dinlemekteyiz. Türkiye Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın Türkiye’den adamıza geldiğini, seçmenlere beraberindeki heyet ile konuşma yaptığını, yapılan konuşmaları naklen veren televizyon kanallarından dinleyenleriz. Seçime az bir süre kala, AK Parti iktidarının seçim otobüsü ile Kıbrıs’taki seçmenin Anayasa değişiklikleri hakkında, oy kullanacakları, aydınlattığını görmekteyiz. Görmediğimiz tek şey. Hayır kampanyası yürütenlerin adamızda kayda değer bir faaliyet göstermedikleridir. Bu ise oldukça dikkat çeken manidar bir husus olarak gözlerden kaçmamaktadır. İnşallah, bu konudaki duyarsızlık buradaki 103 bin seçmen sayısının umursanmazlığı değildir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bizatti yapılan her propaganda. Dış güçlere. Biz Kıbrıs’ta her zaman varız. Kıbrıs Türk halkının yanındayız mesajının özüdür. Kanaatimce Evet için yapılan propaganda adadaki vatandaşların Kıbrıs’a aidiyet konusunda ki tutumlarının daha açıkça belirlenip, iradenin sandığa güçlü bir şekilde yansımasının görülmek istenmesindendir. Dolayısıyla Anavatan Yavruvatan ilişkilerinde bu özellikli bir sonuç olmalıdır. Evet, 16 Nisan sandıklarının açılması. Neticesinin açıklanması, heyecanı çoğu kesimlerin ve dünyanın merakla beklediği bir Referandum sonucu olacaktır. Yarınlar uzak değildir… 

Bizim Evdeki Pazar Mutfağı..

Güne başladık, her gün yeni bir haber… Bizleri en çok ilgilendiren konularda esas Kıbrıs müzakereleri. Her bilginin, bilgisizliğinde, kapalı kapılar ardında neler oluyorun merakında, heba olan yılların tedirginliği olsa da, Türkiye garantörlüğünde barışın hasıl olduğu KKTC ‘de huzur içindeyiz. Kim ne derse dinliyoruzda, kendimizde elbette geçen bu uzun yılları en iyi şekilde hatırlayanlarız. Karar mı yine bizim yani halkın. Nisan ayının ikinci gününe girdiğimiz bu günde dahi geçen yılın aynı günleri gibi de olmadığının farkındayız. Tarihte bu gün diyen Facebook dahi bize geçen günleri sektirtmeden hatırlatıyor. İşte geçen yıl bu günkü tarih ve biz. Müzakerelerin hitamında, beklenen, kayıp bir çözümü bulmak sevdasından vazgeçmeyenlerin konuşmaları ile karşı karşıyayız. Dün 1 Nisan Şaka günü idi ama ülkem insanında şaka yapacak bir hal kalmadığını gördük. Dün Rumlar’ın 1955 yılında Yunasistan emri ile General Grivas tarafından kurdurdukları tedhiş örgütünün kuruluş yıldönümü idi. Hala daha Enosis diyen bir toplumun gelecek nesillerine bu isteklerini illaki hatırlatmaktan çekinmedikleri günlerdeyiz. Bir gün gelir, her şey unutulur hiç demeyin. Sadece askıya alınanlar olur, zamanı gelince yine hatırlanır diyenler olun. Yaşanan ve her gün ileri giden günlerimizde biz hala daha Rum ve Türk Cumhurbaşkanlarının yiyeceği. Yemekte geleceğimize ilişkin ağızlarından çıkan sözlerin, mahkumları gibi karar vermelerini beklemekteyiz. Hala daha kurulması muhtemel bir müzakere masasında KKTC hükümetinin temsilcisinin, dahil olmadığı hususu, zihinlerde neden dahil olamıyor sorusu. Acı bir gerçek olarak durmaktadır. Halbuki yaşamın en güzel tarafı, ülkemiz halkı ile güven kokan ilişkilerin her mertebede kurulması gerekmektedir. Hayat paylaştıkça her konuda sabrın kıymetini, bir o kadar önemli kılıyor. Sabırlı olmanın yolları da meşguliyetlerle sağlanıyor. Her uğraşın kendine göre huzur veren bir yanı vardır. Bunlardan biride genelde mutfak oluyor. Mutfak olmadan ne siyasi ne sosyal nede ekonomik konular hayat buluyor. Bizim evdeki mutfakta, pişen ise her pazar değişik bir tat. Yeni usulde değil eski usul pişirme düzenini günümüz şartlarında tenceresi ile temin etmek de çarşıda ayrı bir arayış. Her mutfağın geçmişi ve geleceği mutfakta söz sahibi evin hanımına aittir dersem aksini düşünenler beni affetsin. Bu pazar sizlere genç neslin belki de bilmediği ama özellikle evinden uzakta ülkemizde ev kiralayarak oturdukları evlerinde kolaylıkla yapacakları bir yemek çeşidini anlatırken çoğumuzun günü önemli değil çoğu kez kullandığımız alüminyum alt sinisi üzerine elektrikli kısmın konulması ile işlevsel hale gelen bir tencerede ve içinde yapılacak pirzolayı sizlere anlatacağım. Gerekli olan malzeme kişi başı dört kalem pirzola olabilir birer adet de patates hesabı yapabiliriz. Gerekli olan başka birşey yok. Ancak yanına güzel bol yeşillikle yapılmış salatayı sakın unutmayın. Salataya soğan koymak da ayrı bir lezzet. Tencerenin alt kısmına yatay kestiğiniz patatesleri ve bir kahve fincanı su koyup, üzerine tencerenin telini onun üzerine de pirzola eti yerleştirin elektrikli kısmı kapatıp prizi açın. Etler üzerine hafif serptiğiniz kekik kokusunun on dakika sonra hoş kokusunun mutfağınızı sardığını göreceksiniz. Hemen etleri ters yüz ediyorsunuz. Hafif kızarınca etleri dışarı alıp patateslerin kızarması için bekliyorsunuz bilahare üst tel olmadan etler ile patatesi buluşturuyorsunuz. Biraz daha beklediniz mi yemeğiniz hazır olacaktır. Süre mi bir saat bile değil. Hani derler ya evin içinde dönene kadar pişiyor. Öyle işte. Bu yemeği pişirecek olanlara şimdiden afiyetler olsun…