Tag: TŪRKİYE

Yolunuz açık olsun 

‘Alın yazınızı yalnız alın terinizle silersiniz’ diye bu günlere söz bırakan Halil Cibran, o zamanın şartlarında bu sözü söylemiş ki bu günlerde aynen uyuyor, söz üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekiyor… Hayatta hiç bir başarı eğer alın teri olmaz ise başarılamaz anlamında ve başarıyı yakalamak isteyenlere bir motivasyon niteliğinde özlü bir söz… Acaba bir gün gelecek bu sözleri söyleyenler gibi bu günün düşünürlerinin sözleri de paylaşılacak mı? Bizler belki göremeyiz ama mutlaka bir sözünüz olsun diye bu yönde çalışanlardan söz isteyenleriz…. Gelecek nesillere kalan olsun diyoruz… İnsan hali, her olay başka bir olayın takipçisi, zaman olur niye ben böyleyim diyen kişilerin feryatları kulaklarınızda çınlar. ‘Dert çok dinleyen yok’ diyen de var… Halinden memnun olan da olmayan da var… Alın yazısı bir insanın doğarken gelecek yaşam sürecinde başına geleceklerin önceden bilinir olmasını ifade ederken esasında çoğumuzun kullandığı kader böyle imiş cümlesinin tam açıklaması gibidir. Alın yazısı bir nevi kişinin kendini bulduğu ortamdaki yerdir. Nasip kısmet deyip oturmakla alnınızda yazılı kaderi kabullenmiş olursunuz, bu bir yere kadar doğrudur… Ancak başarı için çalışmanız, nasibinizi de kısmetinizi de artıracaktır… Niyetiniz ise çıktığınız yol ne olursa olsun sizi hakikate götürecektir… Her yolculukta araba hareket ederken, gemi yol almadan, uçak havalanmadan hepimizin mutlaka ettiği bir dua vardır… Nasıl ki Kıbrıs’ta yaşayan büyük büyük ninelerimizden o günlerde duyduğumuz ve bu günlere ulaşan söz; ‘ Duayı kalbinizden eksik etmeyin, dünya dua üzerinde durur’ deyişleri varken… Dua kişinin kendisi ile Yüce Rabbi arasında ,umudun, ümidin, sağlığın, isteklerin, yakarışıdır… Nasıl ki yolculuğa uğurlayacağımız kişinin özellikle denizaşırı yolculuklarda arkalarından evden çıkmadan su döküp su misali akıp gitsinler diye hayırlı yolculuklar didilediğimiz gibi Kıbrıslı Türklerin kültüründe var olan bu adet, sanırım bir çoğumuz tarafından halen kullanılmaktadır… Girne’de karşıda denizi görmemiz, uçakların Ercan kalkışından sonra Girne üzerinden geçişi bizlere her günde havada karada denizde olanlara ‘ Allah yol açıklığı versin’ duasını mutlaka yaptırır…Dua zaten her an yapılanı ile makbuldür, yoksa acil bir durumda her bireyin refleks bir çağrısıdır… Hele hava şartları müsait değilse ve gece karanlığında sabaha yakın uçak geçişlerinde, insanı mutlaka heyecanlandıran, gecenin sessizliğindeki korku gibidir… Uçağın yolcuları ‘ben korkmam’ dese bile inandırıcı olmaz, nitekim uçak tekerleri piste değdikten sonra pilotu alkışlamak gibi bir geleneğimiz de varken… Haberini izlediğimiz uçağa yıldırım çarpması, pilotun önündeki camın hasar görmesi, hava alanı ile irtibatının kesilmesi bizlere sanki uçak içindeymişiz gibi duygular bütününe sevk etti. Bu durumda Çanakkale Askeri hava alanına sağ salim yolcuları hasarlı bir uçakla indiren pilotları, uçak mürettebatını tek tek kutlamak ve teşekkür etmek gerekir… Elbette uçaklar yolculuk için vazgeçilmez olan, her gün her dakika havada olacak olan ulaşım araçları ama görevli pilotların deneyimli olması çok önemli… Uçakların bakım ve onarımı önemli … Sonuç olarak dua ve şükür etmekten hiç bir zaman imtina etmiyoruz ve nice yolculukların sağ salim yapılmasını Tanrı’dan niyaz ediyoruz.

Yüreğimiz Türkiye ile atıyor 

Türkiye’de Ege bölgesinde 6,3 deprem olduğu saatten beri bu korkunç doğal afetin arkasından sosyal medya hesaplarında da deprem yaşanıyor… Deprem olurken sarsıntıyı gösteren görsellerle Twitter olsun Facebook olsun birçok paylaşım ve yorumda gündemi değiştirecek ifadeler dolaşıyor. 


Kimisinin eğlencede olduğu saatlerde kimisinin hastane koridorlarında ve sokaklardaki görüntülerinde bizlerde, depremi yaşadık, hissettik… Deprem bölgesindeki arkadaşlarımızı aramak için sabahı heyecanla bekledik… Doğal afetler inşallah tekerrür etmez desek te yine de oluyor. Tedbirli olmak mahiyetinde ve halkın eğitimi ve ilgili birimlerin bu husustaki çalışmalarını izlerken geçmiş olsun Türkiye diyoruz… Deprem konusunu ‘Depremin yaşattıkları ve biz’ başlıklı yazımda kaleme almış ve KKTC Sismoloji bölüm sorumlusunun Sayın Haluk Doğandor ile yaptığı röportajı Kıbrıs’ta deprem ihtimalini, deprem olursa 7 şiddetine yakın olabileceği tahminleri var olduğunu yazmış hatta Kıbrıs coğrafyasında olması muhtemel depremlere karşı hem halk hem de ilgili kuruluşlarca hazır ol da olmalıyız demiştim. 

Bu günlerin sıcak havası eskilerin ifadeleri ile akşamları kızaran bulutların iyiye delalet etmediği endişesi ile inşallah, deprem yaşamayız, duamız ve temennimizdir… 43 yılı geride bıraktığımız güne gelince; Türkiye Başbakanı Sayın Binali Yıldırım ve eşi, 20 Temmuz 1974 Barış ve Özgürlük Bayramı için Dışişleri Bakanı Sayın Mevlût Çavuşoğlu ile beraberlerindeki heyetin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün daveti ile düzenlenen törenlerde ve etkinliklerde bulunmalarının ehemmiyeti bizler için Rumlara verilen mesaj açısından son derece önemliydi… Gerek Sayın Yıldırım’ın gerekse Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın mesajı, hem tören alanındaki seyircileri hemde biz evlerinden töreni televizyon kanallarından canlı olarak izleyenleri olumlu ve apayrı duygulara sevk etti… Nitekim Sayın Erdoğan Twitter hesabını etkin kullanan bir kişi olarak kendi şahsi hesabından paylaştığı twitler de aynen şöyle yazmıştır; ‘Kıbrıs Türk’ünün mevcudiyetine kasteden teşebbüsü akim bırakan Kıbrıs Barış Harekatı’nın 43. Yıl dönümü kutlu olsun ‘ derken twitlerini paylaşmaya devam etmiş ve ‘ Türkiye her zaman Kıbrıs Türk’ün yanında olmaya devam edecek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini desteklemeye devam edecektir’ diye belirtmiştir… Devamında ‘ Türkiye gerek Kıbrıs Adasında gerek Doğu Akdeniz’de barış, özgürlük ve istikrar ortamının teminatı olacaktır’ paylaşımından sonra ‘ Şahsım Büyük Türk Milleti adına Kıbrıs Türk Halkı’nın 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramını gönülden kutluyorum’ diyerek twitleri ile dünyaya da mesaj vermiş ve son twitini yine milyonlarca takipçisi ile paylaşırken, ‘Kıbrıs Barış Harekatı’nda canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmetle ve minnetle yad ediyorum ‘ diye yazmıştır…20 Temmuz gününde bu twitler bizlerce takipçilerince aynı gün okunmuştur… KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’nın tören alanındaki konuşması, bazı kesimlerin hoşnutsuzluğuna sebebiyet verdi ise de, doğrular her zaman söylenmesi gerekenler olduğu cihetle büyük bir çoğunlukta, beğenilen bir anlatım ve konuşma olarak gündemdeki yerini uzun bir süre muhafaza edecektir… Günün en önemli saati ise Girne’den çoğu evden görülen ve semalarımızda uçan Türk Yıldızları jetlerinin uçuşu idi… Jetlerin gösterisi ise tek kelime ile muhteşemdi, Allah jetleri kullanan pilotlarımızı ve TSK ‘ne TSK nin ziyarete açtığı donanma gemilerini kullanan askerlerimizin bütününü korusun… Ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanını temsilen 20 Temmuz törenlerine katılan Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Fahri Kasırga’ya da teşekkürler. Selamlarımız Türkiye’ye ve Anavatanımıza olsun… 

Unutmadık, bu günlere kolay gelinmedi

Lefkoşa Çağlayan Mahallesi sakinleriyiz… 15 Temmuz darbesi sonucunda Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin can güvenliği büyük bir tehlike içerisinde, en çok endişeli olanlar küçük çocukları olan anneler ile yaşlılar, mahalle bütün komşular birbirleriyle istişare halinde, konu Türkiye, Kıbrıs’a müdahale edecek mi? sorusuna verilen cevaplar ve büyük bir bilgi kirliliği… O zamanda Özdemir oğlum 6 yaşlarda, Kandemir oğlum üç yaşında, devamlı soru soruyorlar, çeşitli silah seslerinin, bombaların onlara sanki bir filmin sahnesi gibi geldiği günler… Annem kendisi ise bizler için endişeli, babam devamlı BBC İngilizce haberleri dinleyip yorum yapan ve Türkiye’nin her an askeri harekât yapacak hazır ol vaziyetini anlatıyor, onu dinledikçe kendimizi güvende hissediyoruz. 


19 Temmuz gecesini 20 Temmuza bağlayan gece hepimizin bir odaya toplandığımız gece, ön evin damı kiremit arka bitişik birbirine geçişli evin üzeri beton, karar, aile içi güvenlik açısından, üstü beton ve halen daha 2017 sınırların var olduğu mahallemizde, sınır tarafında olmayan, arada duvarlar olan ve dış kapısı olan, çamaşır odasındayız… Garaja bu kapıdan ulaşılmaktadır. 19 Temmuz ilk akşamında arabanın bagajına evdeki yiyecek erzak, çocukların acil ihtiyaçları ile bidonlarda su yerleştiriliyor. Her ihtimal göz önünde, araba sokakta park edilemiyor çünkü sokak yaylım ateşinde, buna karşın sivil halkın daha emniyetli yerlere taşınması halinde önlem evlerin bahçe tellerinin kesilmesi ve evden eve mahalleden kaçışın sağlanması, babam ben evimi terk etmem diyor, mahallenin bütün genç erkekleri silahaltında Özel bey mücahitlere katılmış, sınırlardan Rumların geçmesini önlemek için tedbirli ve nöbette… 

Nihayet sabaha yakın saat beşte radyo anonsu ve adanın dört bir yanından çıkarma oluyor diyen Rauf Raif Denktaş’ın heyecanının dorukta olduğu sesle her evden duyulan sevinç çığlıkları… Sonrasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin zor geçen müdahalesinde bizler babamın ısrarına rağmen çekil önümden yoksa basarım, ben torunlarımı bu evde bırakmam diyerek ateş altındaki sokağa araba ile hızla çıkışı ile bizleri İbrahim Çolakoğlu’nun köşede bakkal dükkanının olduğu Alparslan sokakta eşimin dayısı Mustafa Hulusi ve Fevziye Hulusi yengemizin, şehrin göbeğinde sayılan evine götürüşü ve bodrum katında, hepimizin kalışı… Gönen Atakol kızları Bengü, Tüge ve bizler… Daha sonraki yıllarda Dışişleri bakanı olan Kenan Atakol Küçük Kaymaklı da Mücahit kısa süreli eve gelişleri, orda iken evin tek oğlu Ongun Hulusi’nin son 22 Temmuz akşamı eve uğrayıp ayaküstü kedisini son kez sevdiği an, elektrik olmadığı için evde bulunan kıymaların bozulmaması adına annem tarafından yapılan Kıbrıs köftelerinden 1-2 tane yiyişi, kalanları alıp Mücahit arkadaşlarına götürüşü hep anılarda… Ancak 23 Temmuz 1974 tarihinde eve gelen acı haber Ongun Hulusi’nin şehitlik mertebesine eriştiği haberi ile ailemizin, temelinden acı ile sarsılışı, bu arada kurşun ve bombalar altındaki şehrin adı Lefkoşa… Tekke Bahçesinde sığınak haline getirilen bu defa Eşim Özel Berova’nın amcası Demirci Ziya’nın oğlu Hüseyin Bey ve eşi Handan hanıma ait olduğunu bildiğim ve evlerinin altındaki soğuk hava depolarına gidiş… Semtin ahalisi bu sığınakta, kapı aralığından Lefkoşa sokaklarına uçaklardan atılan bildiriler, kısa bir süre eve dönüş ve ikinci harekat… Geçen yıllar… Çok şükür ki vatanı uğruna savaşanların, şehitlerimizin ve gazilerimizin sayesinde bugün Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi ile gelinen barış dolu günlerdeyiz. 1974’ün barış harekâtının, Türkiye’deki 37 Hükümet ve TBMM mensuplarını, Bülent Ecevit’i, Necmettin Erbakan’ı unutmadık. Kabısın tarihi geçmişinden bu günlere bizleri taşıyan liderlerimizi unutmadık, Rauf Raif Denktaş’ı unutmadık. Geçmişte çekilen ve evlere düşen acıları ile şehitlerimizi ve gazilerimizi hiç unutmadık, Kıbrıs’ta çözümün gittikçe uzaklaştığı günülerdeyiz… Ve başımız dik bayraklarımızın gölgesinde Harekât sonrası KKTC ‘de, 43 yılın muhasebesini yapmaya devam ediyoruz… Yine aynı tarihlerdeyiz ve oğlum Dr. Özdemir Berova ile Dr. Kandemir Berova’ya o küçük yaşınızda, o gece ve 20 Temmuz gecesi ne hatırlıyorsunuz diye sordum. Özdemir oğlum arka sokakta ayağından vurulan mücahidimizin, kesilen bahçe tellerden, evimizin, önüne getirildiğini ve kanlar içindeki halini net olarak hatırladığını, dedesinin sabah bisikleti ile şehre gidip döndüğünü ve kulaklarında halen var olan silah sesleri ile babasının elindeki makineli silahı unutmadığını söyledi. Küçük oğlum ise silah sesleri ve gecenin siyahında gökyüzünde belirgin olan kurşunların izleri dedi… 

Diriliş

Zaman zaman, insanın kendi kendine, çeki düzen vermesi zaruri bir hal alır… Öylesine her hadise karşısında hiç düşünmeden, sormadan kendi fikrini illaki benimki doğrudur niyeti ile başkasına kabul ettirmek hiç de doğru bir sevda değildir… İnişli yokuşlu bir hayatı, düz yol gibi göstermek ise kimsenin harcı değilse bile, bu yola engel koymak her zaman usulden olmasa da, usul deyip içinden çıkılan bir kurtuluş yolu oldu… Önemli konularda, önem atfettiğimiz kişileri dinlemek, düşünmek ve yol göstericiliğinde hareket etmek çare olurken, bazen insanların kendilerini illaki mutsuzluğun pençesinde, ama kartal gibi hissettiklerini de görmemezlikten gelemeyiz… Her yılın temmuzu sıcaklığı bir yana içinde barındırdığı günlerin önemindedir… Ağustos ayı ise bir ay evveline göre daha sıcak… Sadece her şeye gebe olan gece 15 Temmuz ve doğurduğu sonuçlarsa kavuşup gelen hadiseler… ‘ 

15 Temmuz 1974 Darbesi veya 1974’te Kıbrıs’ta askerî ihtilâl veya Kıbrıs’ta Yunan Darbesi, 15 Temmuz 1974 tarihinde Yunanistan’daki askeri cunta desteği ile Kıbrıs’ta Enosis’e yönelik milliyetçi Rumların III. Makarios’u devirmesi ve 20 Temmuz 1974’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a harekât düzenlemesine neden olan askeri müdahale.’ Ya harekât olmasaydı” dedirten cinstendir… Kıbrıslı Türkler yok olmak yerine yeniden var olup, bu günlerde KKTC olarak barış içerisinde yaşamaktadır. Ancak Annan planına Türklerin evet demesine rağmen Rumların ödüllendirildiği bir dünya ve gelinen bu günkü durum… Şimdi ise kim haklı kim haksız söylemlerindeki tutarsız ve arsız söylemler ile yalvaran ağızlar… Varsınlar söylensinler su akar yolunu bulur diyelim… Öte yandan bir diğer tarih 15 Temmuz 2016 var ki sanki bir hançerin Türkiye’nin kalbine saplanacağı anda, hançerin üzerine kendilerinin düştüğü gecenin heyecanı ve Anavatan halkının kendi kendine sahip çıktığı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın televizyonda cep telefonu iletişimiyle halkına yaptığı çağrı sonrası vatanını halk iradesinin sahiplendiğinin bir kez daha ispat edildiği gecedir. 
15 Temmuz darbe girişiminin önlenmesinde ve kazanılan demokrasi zaferinde en başta her ne koşulda olursa olsun, Cumhurbaşkanının televizyonda çağrı yapmasının etkili olduğunu kimse inkâr edemez… Siyasi partilerin meclise, halkın sokaklara koşması ile Türk medyasının dik duruşu, darbeye karşı tavizsiz davranışı bu zaferin en önemli göstergeleridir… 15 Temmuz gecesinin TSK’nın içindeki gerçek vatanseverler ile Emniyet ve Özel Harekât mensuplarının darbecilere karşı kalkan oluşları hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bu zafer, birçok canın, canını ilelebet unutturmayacak ve kendilerini hatırlatacak bir hadise olup, şehitlerin kanın renginin, Türk bayrağının gönderde yeniden dalgalanmasıdır… KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ün geçen yıl Türkiye’de demokrasi mitingine gidişi ve ülkemizi temsil edişi de unutulmamıştır… 
Bu yıl 15 Temmuz 2017 ve darbe girişiminin yıl dönümü nedeniyle düzenlenecek anma etkinlikleri başlarken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım’ın, Edirnekapı’daki 15 Temmuz Şehitliği’ni ziyaret etmeleri ve şehitler için Kuran okunması, şehitlerin huzurunda 15 Temmuzu ‘Unutmadık Unutturmayacağız’ öneminin doruk noktasıdır… Aynı şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın çağrısı ile ‘ 81 İLDE DEMOKRASİ NÖBETİ TUTULACAK ‘ olması da Tüm Türkiye’nin saygı duruşu niteliğindedir… Dualarımız şehitlerimiz içindir… KKTC süren barışın ‘ilâ nihai ‘ garantisi Türkiye olacağı gibi… 

Yalancı ve etli

Kıbrıs’ın stratejik konumunun, ehemmiyeti ile Kıbrıs’tan kilometrelerce uzak diyardan, konferanstan çıkacak olumlu sonucu bekleyenler kendilerine aşıladıkları çözüm umudunun kayboluşuna bir kez daha şahit oldular… 


Yılları yıllara ekleyerek yaşadığımız ülkemiz topraklarında bizler, bizler gibi, Rum’un gerçek iç yüzlerindeki samimiyetsiz, sinsi hisleri bilmeyen hemen hemen yoktur. Bütün gelişmeleri, tarihi yönden bilmelerine rağmen, çözüm üzerine kurulu siyasetin rantı ile hareket tarzından vazgeçmeyen bir kısım ahali maalesef vardır… Her zirveden ha oldu ha olacak diye bekleye bekleye heba olan zamanın olduğu gibi… 

Kaç gündür uzun süren geceli gündüzlü, yemekli yemeksiz toplantılar için hangi taraf haklıdır veya haksızdır demeçleri ile mikrofonlar vasıtası ile bizlere haber ulaştırmaktadır… Haber almaktan memnunuz lakin kanal kanal zapping yapmaktan değil, meselenin kendisinden bıktık usandık… Dahası müzakere dendi mi artık midemiz bulanıyor… 

Temmuz ayının sıcak günlerinin bunaltıcı havası ile nerdeyse biriken bütün problemler üzerimize üzerimize geliyor… Ne Akdeniz’in sularının serinliği kaldı, ne de akşamların püfür püfür esen hafif rüzgârının etkisi… En iyisi hiç bir şey düşünmeden, ne zirvenin mutfağı, ne siyasetin mutfağı, hepsini bir günlüğüne de olsa geride bırakıp dolmanın bile yalancısını yapalım… Neden etli olursa tamam ama etsiz olursa dolma yalancı oluyor sebebini dahi düşünmeyelim… Dolmanın kökenini bilelim kafi… ‘Yalancı ve dolma sözcükleri Türkçeden Türkiye’nin birçok komşu ülkelerine de girmiştir. Örneğin, Suriye’de yaprak dolmasına ‘Yalancı’ adı verilir. Yunancada yaprak dolmasının adı ‘Dolmades’dir. ‘ olduğu gibi… Yalancı dolma, özellikle yaz aylarında soğuk yenilir bir yemek çeşidi olarak ayrı bir tat ihtiva eder… Ancak en güzeli de tencerede pişmesine az süre kala, sıcak sıcak, kaçamak ile tencereden alınıp yenmesidir… Dolma için, biber, patlıcan, asma yaprağı, pazı, domates, hatta soğan bile içine konacak harç ile lokum gibi olur… Hele asma yaprağı ile yapılanı var ya, limon ile harika olur… Şimdi de bazı evlerde var ama eski yıllarda her evde talvar, üzerine yayılmış asma dalı yaprakları ile altında oturanlara gölge yaparken, bahçelerin toprağı üzerine hafiften su serpilirdi, şimdilerde parke taşları ile döşenen bahçelerin modası bizim çocukluğumuzda çimento ile bahçelerde kendini buluyordu… Her gün öğleden sonra ise kova kova su veya su hortumu ile de çimentolar yıkanmaktaydı… Gölgesinden, meyvesinden ve de yaprağından faydalanılır bu tarz evler, şimdilerde maziye karışıyor… Yediğimiz ve evlerde bulunan üzüm çeşitleri de övünülerek, gelen misafirlere soğuk soğuk ikram edilirdi… Limasol’dan getirtilip asma çubuğu ile sahip olunan ağacın talvardaki meyvesinin adı Fravula, diğeri verigo, sultani üzüm ve parmak üzümü olarak asma talvarına aşağıdan yukarıya baktığımızda gördüğümüz üzüm salkımları idi… Arılar ise üzümü çok sevdiklerinden salkımlar ince kadın çorabı ile koruma altına alınıyordu… Asmaların filizleri üzerindeki yapraklar ise tazeyken toplanıp biriktirilip dolmada kullanılan ana malzeme idi… Yine Kıbrıs’ın mutfak kültüründe var olanı, en güzeli şekli ile bu Cumartesi gününde değerlendirmek, yine o eski günlerdeki gibi yalancı dolma yapmak… Ve afiyetle yerken Kıbrıs müzakerelerini hafta sonu olsun, o bunu dedi, bu bunu dedi, analizlerini unutmaktır… Ayni deyişlerdeki gibi ‘ Unutmak, düş ile gerçeğin buluştuğu yerdir. ‘ 

Yaşamda ve ölümde mersin ağacı 

Mersin ağacını birçoğumuz severiz… Bizim neslin bireyleri hatırlayacaklardır okul kantinlerinde bu ağacın meyvesi yanında muşmula meyvesi de bizlere satılıyordu… O zamanlar şişede sular yoktu… Meyveleri yedikten sonra ağzımızda oluşan burukluğu gidermek için, okul bahçesindeki sıra sıra musluklardan avucumuz içinden su içenler idik… 


Bahçeye de 5-6 yıl evvel ektiğimiz bir ağaç da Mersin Ağacı… Şu anda çiçeklerle bezenmiş durumda, fotoğrafladım instagram hesabımdan paylaştım… Bahçıvanımız Adem’e tembihledim bir türlü bu ağacım büyümüyor artık hiç bir şekilde budama yok, dallarını kesmeyeceksin dedim… Bizler ağacını değil ama dallarını ilk önce Kıbrıs’ta siyasi liderlerin köy gezilerinde köy girişlerine hazırlanan taglar üzerindeki kaplanan yeşillikte gördük… Yollara serpilen yaprakları ve dalları üzerinden konvoydaki araç tekerlerinin geçmesi ile ezilen dal ve yapraklarının etrafa yayılan müthiş kokusunu nefesimizde duyanlarız… 

Mersin dalları ile ikinci tanışıklığımız ise Kabristanlığa giderken aile bireylerinin ellerindeki çiçeklerin içinde gördüğümüz Mersin dalları ile oldu… 
Mersin ağacının Kıbrıs bitki örtüsünde de anılır bir adı vardır… Afrodit’in başında çelenk olarak onun da simgesi olduğu yazılanlar arasındadır… Ayrıca Kıbrıs folklorunda Mersin ağacı ‘Anamız’ ‘İlk Anamız’ ‘İkinci Anamız’ ve Beşikten mezara anamız olarak bilinmektedir… Kıbrıs’ta eski yıllarda pişik olan bebeklere ezilmiş Mersin yaprağı koyulması ile pişiğin tedavi edildiğini hatırlayanlarımız bilir. 

Anadolu’nun çok yerinde olduğu gibi Muğla yöresinde her gömüt taşının yanında bir ağaç dikilmiştir… Nitekim Kıbrıs’ta bu gelenek vardır ve ağaç mezarlıkların vazgeçilmezidir… Muğla’da bu ağaca oyuk denmiş olmasının nedeni ise gömütte yatanın ruhunu korumuş olduğuna dair olan inançtır… Mezarlar üzerine konulan Mersin dallarının ise kabir azabını hafiflettiğine dair olan inançlardır… 

Efsanesi ise ; ‘Driyope ve İyole, iki kız kardeştir. Driyope, evlidir. Birgün ikisi birlikte bir pınar kıyısına giderler. Çiçek açmış bir mersin ağacı, Driyope’nin ilgisini çeker ve bir dal koparır. Dal, kırıldığı yerden kanamaya başlar. Driyope, istemeden bir bitkinin ölümüne yol açmıştır.’ İstenmeden bir bitkinin ölümünden sorumlu tutulan evli kadın kaçarken ayaklarının hareket etmediğini görür, vücudu ağaçlaşmaya başlar Dehşet içinde kaçmaya çalışırken, ayaklarını kımıldatamadığını fark eder. Ayakları kök olmuş, bedeni ağaçlaşmaya başlamıştır. İyole, kardeşini kurtarmaya çalışır. Fakat yararı olmaz. Tam bu sırada Driyope’nin babasıyla kocası görünür. Kucaklarında da Driyope’nin oğlu yatmaktadır. Onların da elinden bir şey gelmez. Driyope, çocuğunu bağrına basıp emzirmeye çalışır. Fakat göğsü de ağaçlaşmaya başlamıştır. Driyope, çocuğundan ayrılmak istemez ve onun da ağaç olması için çocuğuna sımsıkı sarılır. Boşunadır… Yalnızca kendisi ağaçlaşmaktadır. Umutsuzluk içinde şöyle bağırır: ‘Hiç günahım yok! Cezayı gerektirecek bir şey yapmadım. Yaptımsa, yapraklarım dökülsün. Çocuğumu sütanneye verin. Oğlumu dallarımın altında emzirsin. Büyüyünce de benim dallarımın gölgesinde oynasın, bana ‘Anne!’ diye seslensin. Ama söyleyin ona, sakın dal koparmasın hiçbir ağaçtan…’ Der ve susar. O, artık görkemli bir ağaca dönüşmüştür.’ Demek ki her ağacın gerek meyvesinin gerekse yaprağının geçmişten bu güne söylemlerde yer alan düşündürücü hikâyeleri vardır… 
Efsanelerin günümüze ağızdan ağıza yayılmış olması ile zamanımızda dahi Mersin dallarının benzer şekillerde gelenek ve kültürümüzde yer alıp kullanımı belki de bu hikâyelerden kaynaklanmaktadır… Aynen Mevlana’nın dediği gibi ”İyi ağaçtan, talihli dal çıkar.’ O halde hiç bir ağaca zarar vermemek gerek… Zarar verenlerin ise geriye bir şekilde sadece hikayelerinin kaldığı gibi…

Kandiller yandı” – ‘ Sevelim, sevilelim ‘

Çok iyi hatırlıyorum ilkokulda sosyal bilgiler dersinde “mahya nedir? Anlatınız “sorusunu cevap olarak çizgili imtihan kâğıdına açıklamam hayatımızın güzelliğinde camilerin minarelerindeki ışıklı hali olmuştu… Bu soru ve cevabı yıllar geçti hala daha zihnimde muhafaza etmişim ki bu mübarek Ramazan ayında tarihçesine bakıp okumak ve yazmak lüzumunu kendime bir görev addettim… 


Kıbrıs’ın İngiliz Sömürgesi olduğu yıllarda Lefkoşa’da 1953 yılında Selimiye Camisinin minareleri arasında İngilizce olarak ‘God Save The Queen’ yazılı mahya, oldukça manidar olduğu bilgisinde… Tanrı Kraliçeyi korusun diye ışıklandırılan o dönemin mahyası belki de Mevlit Kandilinin neden KKTC tatil olduğuna ilişkin bir cevaptı… Paskalya tatilini adadaki Müslüman toplumun kandil tatiliyle denklendirdikleri de ayrıca belirtilen açıklamalarda mevcut… Mahya Ramazan aylarında çift minareli camilerin minareleri arasına asılan ışıklı yazılar olup Arapça ‘HAYAT’ anlamındadır… 
Mahya kurulmasında ise temel amacın insanlığı birlik ve beraberliğe, iyiliğe ve sevaba yönlendirmek yanında insanlara güzel mesajlar verebilmektir… Yazılarını önceden belirleyip camilere asan sanatçılar ise ‘mahyacı’ olarak nitelendirilmektedir. 
Geriye doğru bakıldığında 16.YY’ın ikinci yarısına kadar uzanan bir mahyacılık olduğu bilinenler arasındadır… Önceleri ışıklandırma zeytin yağının da dahil olduğu mumlar ile yapılmaktaydı. Ramazan dendiğinde herkesin aklına gelen ilk gelenek Mahya geleneğidir. Bu Ramazan ayında da tıpkı eski Ramazanlarda olduğu gibi, camilerin eski Ramazan geleneklerinin en güzel özelliği olan mahyalarla aydınlanıp süslenmesidir… 
Mahya geleneğinin başlangıcı Osmanlı dönemine kadar uzanmaktadır. İlk olarak İstanbul’da başlamış olan bu gelenek halen daha varlığını devam ettirmektedir. Mahyacılığın bir sanat olarak İstanbul’da başlamasının sebebi, mahyaların öncelikle Selatin camilerinde yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde sultanların yaptırdıkları camilerde iki, dört veya altı minareli camilerde uygulanmasıydı ve bu camiler en çok İstanbul’da yer almaktaydı. Edirne’de ise bazı kaynaklara göre Meriç nehrinin kenarına kurulan direklere de mahyalar asılmaktaydı. 
Özellikle Osmanlı döneminde halk Ramazan ayında asılacak mahyaları sabırsızlıkla beklerdi. Cami minarelerine mahya asılmasının amacı, halka kardeşlik, din ve Müslümanlık ile ilgili güzel mesajlar vermek olduğu birçok bilgide var olandır. Aynı zamanda bu geleneğin amacı Allah’a şükretmekti. 
1600’lü yıllarda uygulanan ilk mahyalarda kandiller kullanılmaktaydı. İlerleyen dönemlerde mahya hazırlanmasında kandillerin yerini her ne kadar ampuller almış olsa da, halk arasında, yerleşen “Kandiller Yandı” söylemi varlığını bu günlere taşımıştır… Mahya ve Mahyacılık sanatı geçmişten bugüne kültürümüzün en önemli parçalarından biri olma özelliğini halen korumaktadır. Mahyalar aynı zamanda Osmanlı kültürünün bir damgası niteliğini de taşımaktadır. 
Avrupa Birliği kararıyla Avrupa Kültür Başkenti ilan edilen İstanbul’u 2010’a hazırlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, dünden bugüne mahyaları anlatan kapsamlı bir kitap hazırlamıştır. Bugüne kadar yazılan kayda değer metinler ve yeni araştırmaları içeren kitapta, geçmişten günümüze yüzü aşkın mahya görüntüsü yer alıyor olması bu günden yarına gerekli bilgi aktarımında kültür hizmetinde kanıt niteliği taşımaktadır… Nitekim ‘ Sevelim, Sevilelim ‘ Yunus Emre Sözü mahya olarak ne kadar anlamlı…

Karagöz ve Hacivat’ın kültürümüzdeki yeri 

Ülkemizde zaman zaman özellikle çocuklar için oynatılan Karagöz ve Hacivat gölge oyunu eski yılların ramazan gecelerinin vazgeçilmez eğlenceleri arasındaydı… Bu eğlencenin yapıldığı mekanlarda satıcılar iftar sonrasına uygun yiyecekleri de satarak izleyicilere hizmet verenlerdi… ‘Yemiş’ dediğimiz bu yiyecekler arasında şekerli leblebiler, taze limonatalar, pamuk şekerleri var olanlardır. Lefkoşa Büyük Han içerisinde Karagöz ve Hacivat oyunlarının bir kültür olduğu unutulmadığı gerçeği ile zaman zaman çocuk izleyiciler için bu oyunun sergilendiğidir…Geçenlerde doğum günü hediyesi almak için uğradığım bir oyuncak mağazasında bu gölge oyununun paketlenmiş hali ile çocukların hayal dünyası için satılır olması hayli faydalı bir sunum olarak rafta karşıma çıkmış olması çocukların hayal dünyası için sevindiriciydi. Şimdilerde var mı bilmiyorum ancak olması gerektiği fikrindeyim… Nasıl Karagöz ve Hacivat puzzle olarak oyuncakçılarda bulunabiliyorsa, dünya klasik çocuk masalları çerçevesinde Pinokyo adı ile bilinen hikayenin perde oyunu satılıyorsa kendi kültürümüze ait oyuncakların satılması da önemlidir… Karagöz ve Hacivat’a gelince Kıbrıs’ın sosyal yaşamında etkileri olan bir gölge oyunu olduğunu tekrarlamak iyi olur… Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden Sayın Mehmet Ertuğ’un bu husustaki 1997 yılında Ankara’da Kültür Bakanlığı yayınları halk kültürleri araştırma ve geliştirme genel müdürlüğü yayınları seminer kongre bildirilerinde yer alan tebliğine bakmak kâfidir sanırım… Bu tebliğden alıntılar Kıbrıs Türk halkının bakış açısından gösterdiği hoşgörünün büyüklüğünde kendini ifade eden olmaktadır… Yine bu tebliğde oyunun sosyal yaşama olumlu ve olumsuz etkileri de Mehmet Ertuğ tarafından kaleme alınmıştır, şöyle ki; Olumlu etkisi olarak oyunun halkın hoşgörüsünü oldukça etkilediğini yazarken Kıbrıs halkının sorunları ne kadar büyük olursa olsun sonuçta kendi aralarında anlaşmaya vardıkları olduğu gibi Kıbrıs halkının hazır cevap özelliği ile Karagöz oyunununa uyum sağladığı yönündedir… Kıbrıs’ta radyo ve televizyonun olmadığı günlerinde özellikle köylerinde tekdüze yaşama getirdiği canlılık hareketlilik, küçük büyük herkesi etkilediği ayrıca oyunda köydeki veya bulundukları yöredeki çarpıklıkların ince bir mizah anlayışı ile oyunlara yansıtılmasının izleyenleri etkilediğini ve eğittiği düşüncesi de tebliğde yer almaktadır… Oyunda yapılan esprilerin beğenildiği, günlük yaşamda kullanılır olduğu da belirtilmektedir. Bu gün için bu gölge oyunu kültürümüzdeki yerini muhafaza etmektedir. Karagöz ile Hacivat yaşayan kişiler oldular mı? Bu hususta yazılanlar çok, rivayetlerden birisi ise şudur. Bir rivayete göre Hacı İvaz Ağa veya halka mal kalan adıyla Hacivat ve Trakya’da yer alan Samakol köyünden demirci ustası Karagöz, Orhan Gazi devrinde Bursa’da yaşamış cami yapımında çalışan 2 işçidirler. Kendileri çalışmadıkları buna benzer başka işçilerin de çalışmasını engellemektedirler. Orhan Gazi’nin, ‘ Cami zamanında bitmezse kelleni alırım ‘ dediği cami mimarının caminin zamanında bitmemesine sebep Karagöz ve Hacivat’ı şikayet etmesi üzerine, bu ikili başları kesilerek idam edilir. Karagöz ve Hacivat’ı birçok seven ve ölümlerine çok üzülen bir Şeyh Kürşedi, ölümlerinin sonrasında kuklalarını yaparak perde arkasından oynatmaya başlar. Bu sayede Hacivat ve Karagöz tanınır… Ne diyebiliriz… Rivayet budur… Bildiğimiz tek şey filmlerde olsun, normal yaşamda olsun bu ikilinin oyunları ile halkın hoşgörüsünde önemli yer tuttuğudur… Hayal(baz) oyunları ile yaşamda yer alınmışsa diyecek bir şey olmadığıdır. Geçmişten geleceğe süregelen hayatta Karagöz ve Hacivat tiplemeleri ile hayat bulan birçok oyuna tanıklık etmek, oyunları izlemek, çocuklarımıza tanıtmak ve bilhassa Yiğitler eski adı ile Arçoz köyünden öğretmen Sayın Mehmet Ertuğ’un “Kıbrıs Türk Karagöz Oyunları” adlı kitabının okunması yanında Büyük Handa Karagöz Gösteri Merkezi’nin ziyaret edilmesidir… Çoğumuzun sinirlendiği zaman ‘Karagözlük’ yapma denilmesinin hikmeti bu gibi sanatsal yerlerin görülmesi ile daha iyi anlaşılır olacağına ait düşünme tarzım ise her zaman baki olacaktır… 

Aman dikkat, çölleşmeyelim, dur diyelim

Sanal dünyanın bir de iç dünyası var ki derya gibi… Mesajların biri gelmeden diğeri geliyor. Mesajları gönderen kişilerin hiç mi işi yok, dış dünya dururken neden iç dünya diyorsak da bu herhalde alışkanlık olmuştur. Mesajların kişiden kişiye gönderilip müteselsilen yayılmasını istiyorlar. Bu tür yazışmalar gönderen kişi tanıdık olsun veya olmasın tarafımdan uygun karşılanmamaktadır… Ancak içlerinden birisinin mesajı oldukça ilginç ve Türkiye Tema Vakfı tarafından paylaşıldığını ifade ediliyordu. Mesaja kapılıp arkadaşlarım ile paylaşmadım, ancak önerilenleri yapmadım desem yalan olur… Evde yenen bütün meyvelerin çekirdeklerini topladım ve geniş olan bahçemizin muhtelif yerlerine serpiştirdim… Daha sonra internet ortamında yeniden araştırdım, bizlere gelen mesaja, Tema Vakfı Tarafından verilen karşı cevabı gördüm. Doğrusu bu diye de kabullenip sizlerle paylaşmayı uygun gördüm… 


‘Son günlerde internet ortamında, “Dünyada 10 yılda birçok yağmur yağdığı, bu yıl o dönemde olduğumuz, yediğimiz çeşitli meyvelerin çekirdeklerinin çöpe atılmak yerine ekilmesi gerektiği, TEMA’nın desteği ile Türkiye genelinde meyve çekirdeklerinin toplandığını” belirten mailler dolaşmakta ve bu maillere dayanılarak basında haberler yayınlanmaktadır. 

Söz konusu mail, TEMA Vakfı tarafından hazırlanmamıştır ve yanlış bir algı yarattığı için, kamuoyuna bir açıklama yapılması ihtiyacı doğmuştur. Buna göre konunun özeti şöyledir: 

•TEMA Vakfı’nın bu mail ile bir ilgisi yoktur. 
•TEMA Vakfı ülke genelinde meyve çekirdeği toplamamakta ve toplanmasını teşvik etmemektedir. 
•Tohumdan meyve ağacı üretilerek düzenli meyvelik elde edilemez. 
•Tohumlar meyve yetiştiriciliğinde sadece anaç yetiştirmek için kullanılır. 
•Meyve ağaçlarının birçoğunun genetik yapısı heterozigottur. Tohumdan çıkan fertler birbirlerine benzemedikleri gibi kaliteli meyveler de vermezler. 
•Türlerin yerinde korunması (in situ koruma) prensibine aykırıdır. 
•Ayrıca çekirdeklerin çimlenmesi için gerekli toplama ve saklama koşullarını sağlamak güçtür. 
•Meyve çekirdeklerinin gelişigüzel bir şekilde doğaya ekilmesi, doğrudan tohum ile taşınan bitki hastalıklarının da kontrolsüz bir şekilde yayılmasına sebebiyet verir. 
•Meyve çekirdeklerinin toplanarak ekilmesi bilimsel bir çalışma değildir. 

Kamuoyuna duyurulur. ‘ 

Toprağına sahip çık… Ne kadar güzel bir istem… Yıllar evvel Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde KEMA Vakfı kurucuları arasında 40 kişiden birisi de eşim Ziraat Yüksek Mühendisi Özel Berova olduğunu hatırladım. Vakfın Başkanı Sayın Orhan Aydeniz’i telefoniyen aradım… Orhan beyin Vakıf kuruluşunda azimli çalışmasını yakinen bilenlerdenim… Orhan beyle konuşurken çok duygulandım çünkü 13 Haziran’da genel kurulları olduğunu söylerken Özel Bey aramızdan ayrılmış olabilir ancak Vakıfta mirasçıları söz sahibi deyiverdi… Kuruluşlarının vakıf olduğunu hatırlattı genel kurula davet etti. Çalışmalarının http://www.kibriskemavakfi.org/ linkden takip edilmesini de hassaten rica etti… Ülkemizde hep olumsuzlukları yazmanın adet ve alışkanlık olduğu bu günlerde Vakfın çalışmalarının okunmasını, iştirak edilmesini hatta üye olunması gerçeği vardır… O halde Vakfın sloganlarını bir kez daha hatırlayalım; Kuzey Kıbrıs çöl olmasın! ‘Bir fidan da sen dik…’

Adamına göre 

İnsanın hangi yaşta olursa olsun bilmediğini öğrendiği bir yaş vardır. Süt Kurumunda çalıştığım yıllarda tanıştığım ve çok sevdiğim bir ailede Şimşek ailesidir. Genco Şimşek Değirmenlik köyünde ikamet eden konuşmaları ile insanı düşünmeye zorlayan bir kişi… 

Torunu ile beni ziyaretlerinde çok eski yıllara gittik. Hatta ben unuttum o unutmamış süt nakliyecisi ile hanımının süt tartısındaki tartışmasındaki çözüm şeklimi bana anımsattı ve hatırladım, hatırlanır olması ile de dünyalar benim oldu… 
Hanımı, hala daha, kovayı ölçüp kırmızı çizgiyi lenger üzerinde ölçülebilir halde taşıyıcıya verdiğimi anlatıp memnuniyetini dile getiriyor diye anlatıyor… 
Bir kova süt dahi kurumumuzca toplandığı, üreticiye maddi katkı sağlanan yıllardı. Genco Şimşek fıkralar ile de günümüz olaylarını eşleştiren bir kişi… Bir saatlik ziyaretlerinde Kayseri’nin İncili Çavuş’undan bahsetti bir kaç olayı anlattıktan sonra bak araştır oku diye de tembih etti… 
İtiraf etmem gerekir ki ilk defa duyduğum bu isim için hemen yanında araştırdım, baktım evet o diye de tasdik aldım … 
Bir an düşündüm daha okumadığımız, niceleri var diye de sohbet ettik… 
İncili Çavuş, Türk sinemasında da konu olarak işlenmiş Yönetmenliğini Semih Evin’in yaptığı 1951 tarihli filmde İncili, müzikal bir komedi içerisinde, İsmail Hakkı Dümbüllü tarafından 1968 yılında yönetmenliğini Nişan Hançer’in yaptığı filmdeyse Saadettin Erbil tarafından canlandırılmış olmasına rağmen bizlerin bilmediği, öğrenmediğimiz ancak önemli bir şahsiyet… 
Meğer ,İncili Çavuş’un hatırasını yaşatmak amacıyla, Kayseri’nin Tomarza ilçesinin İncili Köyü’nde 1993 yılından beri her yıl hemşehrileri tarafından kültür sanat festivali düzenlenmekte, Tomarzalılar, İncili Çavuş’a duydukları sevgi nedeniyle doğduğu köy olan Travşın’ın adını İncili olarak değiştirmişler… 
Bu şenliğin bir amacı da İncili Çavuş’u tüm dünyaya tanıtmak olmuş… Okuduğum bu anlatımdan sonra kararım artık İncili Çavuş hakkında beğendiğiklerimi siz okuyucular ile de paylaşmak olsun dedim… 
Bu arada İncili Çavuşun Osmanlı padişahlarından 1. Ahmet veya IV. Murat zamanında 1630’dan sonra yaşadığını (Esas adı Mustafa olduğu ,Sivas’ lı yahut Diyarbakırlı olduğu söylenir.) Her tahta geçen padişahın bu kişiden vazgeçemediği sarayda nükteli ve manidar sözleriyle tanınan, gözünü budaktan sözünü dudaktan esirgemeyen bir saraylı olarak bilinir. İncili lakabını ona I. Ahmet veya IV. Murat’ın, başına giydiği incili külahından dolayı taktığı rivayet edilir… Sayın Genco Şimşek, okuduklarını mutlaka yaz diyerek tembih bıraktı… 
Daha sonra ona bahçedeki meyve ağaçlarındaki meyvelerden de topladık… Torununa ise ,-Mehmet sen de bir meyveyi dalından kopar ki yemin etsen başın ağrımasın dedim… 
Günün gülüşü bu oldu … 
-Adamına Göre- İncili Çavuş bir zamanlar Osmanlı elçisi olarak Fransa’ya da gönderilmiş. İncili’nin kara kuru kılığına bakarak küçümseyen Fransa kralı demiş ki: – Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı? – Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek! Diye İncili çavuş cevabı hemen vermiş… 
Yirmi yıl kadar önce gördüğüm bizzat o yıllarda defalarca görüştüğüm kişileri dün gibi hatırlamanın önemindeyim … 
İyi ki geldiler… 
İyi ki yeniden bir araya geldik ve konuştuk…