Eğitimde kalite üçgeni 

Büyük bir hızla geçen günlerin arkasındaki yılların insan üzerinde gerek kendisinin, gerek bir yakınının, gerekse bir dostunun gerçek anıları, gelecek kuşağa bilgi olur, ders olur, tecrübe aktarımı olur, adını daha ziyade sizlerin koyacağı böylesine yaşanmışlıklardan herkes kendi hayatındaki kesitleri de görür, hatırlayan olur… 


Şeker Bayramından itibaren yazmaya başladığım ve babamın bizlere miras bıraktığı notlarını okumaya ve sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. 1933- 1938 yılları arasındaki anılarda yani seksen dört yıl evvelinde Lefkoşa İslam Lisesi vardır. Kıbrıs’ın her yerleşim biriminde gelen öğrencilerden 50 kişi alınacağı bu liseye babam, burslu öğrenci olarak girer… Yıllar sonraki itirafında bu okuldan mezun olan öğrencilerin politika da etkin rol aldıklarının bilinçaltındaki etkisiyle bu okulu tercih ettiği yazılıdır… Okuldaki ilkokul öğretmeni olan Necdet Arabın, matematik ve İngilizce derslerinde son derece iyi olduğu, Hoca Salih Efendi’nin cübbe ve sarığı ile modern fikirli olduğu, Türkçe derslerinde süper diye nitelendirdiği bu kişinin Arapça bildiğini ve divan edebiyatı şiirlerini nükteli olarak kendilerine anlattığı gibi, imametliğinin halk tarafından beğenildiği vaaz ettiklerinin akla yakın olduğu da belirtilmektedir. Rumca öğretmenleri Nejat beydir, Baflıdır… Rumca bilen öğrenciler ile Rumca konuşmaktadır… Babam Rumca dersinden ezber yaptığı için hep iyi not aldığını yazmıştır. Türk okullarında neden Rumca dersinin okulda okutulduğunu şu şekilde açıklamış ve hükümet imtihanları diye yapılan ve memur alımlarında bu iki lisanı bilenlerin tercih edildiğini yazmıştır… .Bu iki dili bilmenin avantajından bahsetmiştir. 

Yusuf Kaptan ise haftada bir saat dersi ile bütün öğrencilerin vücutlarında sızı yaratan ağır bir tempo ile ders veren beden eğitimi hocasıdır… Lefkoşa’nın tek spor kulübünde antrenörlük de yapmaktadır bu kulüpte babamın sınıf arkadaşları vardır. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın kardeşi Ertuğrul Denktaş, Derviş Arap, Hacı Baba, Hirsofulu Selçuk ve Raşit Birinci’nin takımda oynayan 5 öğrenci olduklarını, faaliyetler açısından yazmıştır… Okulda sekiz saat İngilizce dersi verilmektedir… İngiliz öğretmen, Cemal Müftüzade’yi Fikret Ozan’ı ve öncesinde Esat Zaim’i ve Cahit Zeki’nin derslerini İngilizce yaptırdığını ve Rumlara rakip pozisyona getirdiği görüşünü de babam notlarında yazandır… Erkek Lisesi yakınındaki Victoria Lisesi tamamen kızların gittiği bir okuldur… Erkek öğrencilerin okul çıkışlarında kapı önünde durmaları eski adetlerine uygun olduğunu ve oralarda kız öğrencilerin çıkışlarını beklediklerini yazarken, akla şimdilerde kız erkek çocuklarının ellerindeki akıllı telefonları ile zaman ve mekân fark etmeksizin iletişimde sorun yaşamadıklarını, mesajların mektup yerine geçtiği günlerdeyiz. Öyle mektup saklama gibi dert de yok, siliyorlar bitiyor, eskilerde kızların evlerinin önünden bisiklet ile geçişlerin günümüzde güncelliğini çoktan yitirdiği, böylesine davranış şekillerinden günümüzde eser kalmadığı görülmektedir… Evkaf tarafından idare edilen okulların öğretmenlerinin maaşlarının oradan ödendiği mutasarrıf görevi yapanların İrfan Bey ile Sir Münür olduğu bilgisi de vardır. İrfan Bey’in ölümü ile cenazesin, bando ile kaldırıldığı, cenaze arkasından ağlamalar için halka para dağıtıldığı ifade edilmiştir. Cenazelerde ağıt yakma için bu gibi kişilerin varlığı eski geleneklerde mevcut olduğu da ayrı bir gerçektir, önemli kişilerin cenazelerinde öğrencilere simit helvası ikram edildiği, İrfan Bey’in asla İngilizlerden hoşlanmadığı, gerektiğinde bastonu ile onlara meydan okuduğu da notlara yansıtılmıştır. Hikmet Bey ilk müdür olmuş olmasına rağmen, sonra illaki İngiliz müdürler okulu idare etsin propagandası yapıldığı için, Hikmet Bey adayı terk ederek Afganistan’da görev aldığını belirten babam Türk maarifi tarafından ders kitapların Hikmet Bey gözetiminde hazırlanmış olduğunu özellikle belirtmiştir O günlerden bu günlere gelindiğinde mukayese yadsınamaz derecededir. Ülkemiz sınırları içerisindeki mevcut okullarda öğrenim gören öğrenciler, aldıkları eğitimle, kendilerini yetiştirenler olacaklardır. Eğitimde öncelikle öğretmene sonrasında aileye ve çocuklara büyük görev düşmektedir… Öncelikli görev ders çalışmak olmalı bilgisayar ve sanal dünya daha sonra zamana katılmalı, öğrenciler bilgisayar oyunlarına bağımlı olmamalı, gece gündüz mesaj halini de asgariye indirmelidirler… Kötü bağımlılıklara hayır derken, dün de bu gün de eğitimde kalite üçgeni, öğretmen öğrenci ve aile olduğu unutulmamalıdır.

Haddini ve duracağın yeri bilmek 

Maymun iştahlı olmak belki de en kötü huydur… Bu iştah, kişilerin kendilerine münhasır özgürlüğünü serbest bırakmayan ve doyumsuzluğu giden yolda ayağına bağ olan tek olumsuz şeydir… İştah, yemek yeme isteği dışında her türlü istek ve arzunun tarifi gibidir… Devamlı arkadaş değiştiren, etrafındakileri beğenmeyen, alayvari davranan kişileri de bu gruba koymak doğrumu bilmiyorum ama kanaatimce doğrudur… Belki de maymunun doyumsuz davranışlarındaki bir olay buna sebebiyet vermiştir… Evet, tam da öyle bir yakıştırma okudum… Maymunun yakalanması için kurulan tuzak nedir bilinmiyordum, öğrendim. 


Tuzak hazırlaması, maymuna özel yapılmaktadır… Nasıl mı? Bildiğiniz Hindistan cevizi oyulur, bir ağaca iple bağlanır. İçine tatlı bir yiyecek konur. Bu oyuk sadece maymunun elini içerisine sokacak büyüklüktedir… Yiyeceği Hindistan cevizi içinden almaya çalışan maymun oradan elini dışarıya çıkaramaz, çünkü elinde oraya konan yiyecek şişkinliği vardır… Maymunun iştahı kabarmıştır, yiyeceğini bırakmamak adına yumruk haline gelmiş eli ile bu oyuktan çıkması olanaksızdır… Bitmez tükenmez arzu ve isteği ile maymun yakayı ele vermiş ve yakalanmıştır… Yakalanmasına sebep ise açgözlülük sebebiyle elindeki yiyeceği bırakmamasıdır. Yiyeceğe olan tamahı onu esir edendir. Tutsak olmuştur. Özgürlüğünü hissiyatının kurbanı etmiştir… Böyle bir tutsaklıktan kurtulan maymun ise çok az sayıdadır… Çoğu kez zihindeki duygulara ve arzulara yenik düşmenin sebebi işte bu bağımlılıktan vazgeçememenin dayanılmaz zorluğu ve ağırlığıdır… 

Özgürlüğe bedel olsa dahi, tutsaklık bir huy olarak insanların üzerinde taşıdığı en büyük yüktür. Bir diğer tanımı ihtirasıdır… Tüketimde sınır tanınmayanlar, günümüzde cebindeki paraya dikkat edenleri, elektrik parası fazla gelmesin diye evde devamlı ışıkları kapatanı, telefonda uzun konuşmamak adına dikkatli olan kişileri her nedense cimri gözüyle görüyor… Ama Diğer taraftan, en pahalı sigarayı dertten içiyorum diyerek sağlığını düşünmeden paket sayısını artıranlar, lüzumsuz her şey için harcama yapıp hiç kıyafetim yok, kalmamış deyip fazlasıyla alanlar, modanın her adımını takip zor olsa da yapıp kendisine yakıştıranlar, nihayetinde bildiğimiz dolapların alınan eşyaları sığmayacağı anlaşıldığından evlerde yeni konsept metrekaresi oldukça büyük dolap odası yaptıranların, evlerinin genelde 30-35 metre karesi devamlı kullanım alanı olurken evlerinin her alanını kullanmadan gece gündüz mutfağında oturup televizyon seyredenlerin daha mutlu olduklarını duyuyoruz ama onun var benim de olsun modundan kurtulamıyoruz… 

Eskinin nohut oda, bakla sofa, ev hayallerinin kalmadığı o küçük evlere dolan ve taşan sevginin bu günkü evleri dolduramadığını görüyoruz… Üzülüyoruz… Gereksiz tüketim ekonomik sıkıntıları beraberinde getirirken böylesine bitmek tükenmek bitmeyen iştahın, maalesef kişilerin huzurunu zedelediğini de işitiyoruz… Vakit daha geç olmadan bütün bunların farkında olmak ve elimizdekiler ile yetinerek daha fazlasının omuzlarımızdaki esaret olduğunu, anladığımız gün göreceğiz ki, gözümüze her şey daha bir başka görünecek ve mutluluğa giden yol bu olacaktır… Yeter ki siyasette olsun, sosyal yaşantıda olsun ve en önemlisi ekonomik durumla ilgili olsun herkes haddini ve duracağı yeri bilsin…

“E” Olduk, sanal olduk

Bazı soruların cevap bulması, bu cevabın kişide uyandıracağı bir heyecanın kaynağı olur. Neden yazılıyor, neden bu yazılar paylaşılıyor işlevinin net cevapları olmalıdır… Yazı içeriğinde çoğu kez kişileri isimleri ile satırlara taşımak ve kurumsal yapı içerisinde genellikle tek kişi üzerinde yoğunlaşmanın son derece alışkanlık olduğu bir dönemi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşıyoruz. 


Genelde kamusal sorunlar konu başlıklarına, taşınan olur. Sorulan sorulara çoğu kez yanıtı da yazılı ve görsel basın vasıtası ile istenmektedir. Yanıtlar ise beyanat şeklinde yazılı veya sözlü olmaktadır. Birilerine iletilmek istenilen sorun ve sorunun eleştirisi, ister bilimsel makalede ister düz bir yazıda olsun dile getirildi mi, problem dışa vurulur ve okuyucu da soruna dâhil edilir. Böylelikle iddia muhatabına alenen sorulmuş olur, bu sorulara ve ima edilen bütün konulara çözüm beklenir. Peki, emek sarf edilerek yazılan bütün yazıların okuyucusu var mıdır? Elbette vardır. Bazen merak, bazen bugün kim konu alınmış, hangi haberin kritiği yapılmış diye duyulan ilgi yazıların okunmasını sağlayan olur. 

Günümüzde internet gazeteciliği büyük bir hızla yayılmakta, hem yazılı basında yani günlük gazetelerde, hem internet ortamında paylaşılan haberler ve köşe yazıları ile okuyucuya tez elden gidilmektedir. İnternet çağındayız ve artan bir hızla internet gazeteciliği yaşadığımız dünyada yayılmaktadır… İnternet bilindiği üzere ‘Birbirine telefon hatlarıyla bağlı bilgisayarlar aracılığıyla kurulan iletişim ortamı.’ olarak tanımlanabilir. Yani günümüzde hızla gelişen ve evlerdeki ya da iş ortamlarındaki bilgisayarlardan dünyanın her yerindeki elektronik enformasyona erişim olanağı sunan bilgisayar haberleşmesi ağı internettir. Bu ortamda gazeteciler araştırmacılar istenilen bilgiye ulaşımda sınır tanımazlar… Bu sanal dünyada, kullanıcılara açılan haber sayfaları ve gazete bütününde yer alacak donanım ile acil ve hızla bilgiyi aktaranlar olurlar… 

İnternet gazeteciliği 1994 yılından itibaren altyapısı hazır olan gazetelerin de tercihi olmuştur. Edindiğimiz bilgilerde; ‘İnternet haberciliği, bütün habercilik tekniklerinin birleştirildiği bütünleşik haber sunumuna doğru yönelmektedir. Hem yazılı, hem sesli, hem de görüntülü haberler, inter-netteki web sayfalarında bütünleşik olarak sunulabilmekte, bu özelliği ile gazete ve televizyonun özelliklerini, eş deyişle yazı, ses ve hareketli görüntüleri aynı ortam üzerinde ve eş zamanlı olarak bilgisayar ortamında internet kullanıcılarına sunulabilmektedir.’ Bilgilerin anında okuyucuya aktarımı ise sanal dünyaya 7/24 bağımlılıktaki kişileri habersiz bırakmamaktadır. Günümüz insanı adeta haber müptelası haline gelmiştir. Son dakika haberlerini izlemek, onların dünyadan haberli kılınmasını anında sağlamaktadır. Ülkemizde de geçmiş zamanın tehdit unsuru ve çok işittiğimiz korku verici söylemler, gazeteye gidip sizleri şikâyet edeceğim konusu okuyucunun ayağına servis edilirken, bu gazete haber paylaşımları altına herkes, bilaistisna haber konusu kendini alakadar edip etmemesine bakılmaksızın fikrini bu paylaşımlar altında dile getirmektedir… Bir nevi içini döküp rahatlamaktadır… ‘Bilişim Ağı Hizmetlerinin Düzenlenmesi ve Bilişim Suçları Yasa Tasarısı” ise henüz yasallaşmamıştır. Yılların eskimeyen yarası halen iyileşmemiştir… 

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte E-Gazete uygulaması gazete ve haber şirketlerinin daha fazla okunmaya sahip olmak için yararlandıkları ve gelişmiş ülkelerde rağbeti her geçen gün artan bir uygulamadır ve E-gazete de normal gazetenin aynısı olup belirli ölçülerde küçültülerek, telefonlarımızdan ve tabletlerden okunabilir hale getirilmiştir… E- gazetenin Türkiye’de 2012 tarihinden sonraki yıllarda oldukça artış gösterdiği görülmektedir… Ülkemizde de E-gazete önemli bir kitleye hizmet verendir… Okuyucu kitlesi, hem normal gazeteyi evine almak, hem de elektronik ortamda okumayı tercih edebilendir… Birçok kişinin elektronik ortamda olmadığı da ayrı bir gerçektir ve bu kişiler, televizyonlarda gazete özetlerini dinlemiş olsalar dahi alışkanlıklarından ödün vermeyenler olup, gazetesini alıp evinde koltuğunda veya balkonunda keyifle okuyanlardır… 

Algı yönetimi ve başarısız eller…

Her konuda fikrini zikredenler , özgürce bu zikirlerini yaptıkları ülkemiz sınırları içerisindeki veya dışında,her kesimde, yani aklınıza gelen her kişide veya kurumda günümüzün en geçerli silahı algı yönetimi ile olayları şekillendirebilmeye çalışanlardır. Algı oluşturulurken oluşturanların hedef kitlesi onlara inanmaya hazır vaziyette bekleyen bir grubun çığırtkanlığı ile algılıyı yaymak görevleri vardır… Kaynağına uğramadan, sormadan, öğrenmeden, sebebi nedir muamma , köşe yazarlarının yazıları ile bu algı yönetiminde payları olanlar vardır… Algı yönetiminde ‘amaca götüren her yol mubahtır” düşüncesi esastır… Bu operasyonu yürütenler hedef kitleye vereceği zararı, düşünmeyenlerdir… Algı yönetimini yaparken hedef kitlesini, esasında umursar gibi görünüp,ama hiç umursamayan, onları denek gibi görüp, kendilerini sonuca götürecek, slogan olsun, yafta olsun, konuşma olsun, köşe tutmak olsun, denemeyi yapmakta ve etkili olmaya çalışmaktadırlar… ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı birimler tarafından terminolojiye kazandırılmış olan “Algı Yönetimi” kavramı içerik olarak eski bir yöntem olmakla birlikte “ikna ve inandırma faaliyetleri” olarak bilindiği araştırmalarda yazılı olandır…Mamafih küçük yerlerde, işi gücü bırakıp, bu yöndeki silahı, iş yapmak istemeyenlerin, kendi görevlerini yapmadıkları için boş vakitlerini fazlasıyla sokaklara döktükleri görülür, festival havasında işlerini yürütenler. Bu davranışları ile kendi menfaatlerindeki rantı sağlayanlar olurlar…Halbuki insanımızın bu konuda çok dikkatli olması gerekendir. Yanlış algı doğruya giden yola verilen kayıptır… İnsanlarda oluşan bazı algıların ise yanlışlığı üzerinde duranlar bu yanlışları, araştırmalarında örnekleri ile anlatırlar…-Mesela gök kuşağında yedi renk algısı vardır. Halbuki insan algısı dışında seçilmeyen renkleri de olduğu bilgisi hakikati vardır… Bir diğer algı genelde hafızası çok iyi olmayan insanlar diğer insanlar tarafından balık hafızalı olarak nitelendirilmektedirler… Bu da balıkların sadece 1-2 saniyelik hafızaya sahip olduğu efsanesini doğurmuştur. Fakat balıklarda diğer hayvanlar gibi kendilerine yetecek kadar hafızaya sahiptir. Sanılanın aksine bu saniyelerle kısıtlı değildir. Örneğin Japon Balıklarının hafızası 3 ay civarındadır. Beyin ve sinir sistemine sahip olan her canlıda belirli miktarlarda zeka, algı, duygu ve hafıza bulunmaktadır.-Bir diğer ilginç açıklama okuduğum Ispanak sebzesi ile ilgili… Doğru mu değil mi bilinmez lakin böyle bir bilgi mevcut… Ispanağın demir açısından çok güçlü olduğu tıpkı Temel Reis gibi efsanedir. Bu mit’in ortaya çıkmasına neden olan Alman bir kimyagerdir. Bir gün sebzeler üzerinde ölçümler yapan Alman kimyager sıra ıspanağa geldiğinde bir hata yaptı. Ispanaktaki demir oranını yazarkan 100 gramda 3.5 miligram yazacağına 35 miligram yazdı. Yaptığı hatayı fark etmeyen adam ıspanağın günümzde çok yanlış tanınmasına neden oldu. Çizgi filmleri üzerine temel reisin ıspanağı yedikten sonra şişen kollarınıda görünce bir çok insan bu efsaneye inandı. Algı ise çocuklara aşırı baskı ile ıspanak yemelisiz oldu. Düşünen insan sayısını belirleyen faktörlerlerden bir kaçı ülkedeki okuma,mezuniyet derecesi,sosyolojik özellikler ve ideolojidir… Bu nedenle bir konuyu eleştiren, yorumlayan ve analiz edenlerin varlığı her zaman bir devletin oluşmasındaki etkenlerdir…Kalite bu düşüncelerin varlığı ile ortaya çıkar…Sosyal medya planlaması yapılması hali zaruriyetini doğuran düşüncelerede haliyle ihtiyaç vardır… İstenilen algının yönetilmesinde,başı çeken televizyon kanallarındaki, dizilerde fakir zengin edebiyatları, Zengin adam fakir kız aşklarının işlenmesi, ayrıca haber saatlerinde ilgi açıklamalara gerektiğince yer verilmez iken, yorumcuların kişisel fikirlerinin televizyona yansıması, yorumcuların kendilerini taraf olarak göstermeleri ile algıda yanlış yönlendirmeye sebebiyet verdiği, konuk kabullerindeki seçimlerinde esastan uzaklaşmaları, algı operasyonuna sanki harç katma görevi yaptıkları bariz olarak görülmektedir… Çağımızın algıda en önemli silahı ise sosyal medya hesaplarıdır… Bu hesaplar üzerinden algı yönetimine enjekte, büyük bir hızla yayılmaktadır..Çaresi ne diye sorarsanız ,o zaman işin uzmanlarının da kanaat birliğine vardıkları ‘ Algı yönetimini şansa bırakmak, halkın algılarını başkalarına teslim etmek demektir” hususuna dikkat edilmesi gereğinin bilinmesidir…Aksi takdirde ülkede yapılması planlanan her olumlu adımda algıcılar propagandası sahneden inmeyecektir… 

En hayırlı yemek 

Geçirdiğimiz günler, izlediğimiz olaylar hepsi insan vücudunda olmadık stres yaratacak nitelikte… Vücudun içsel ve dışsal olaylara karşı verdiği stres denen bu tepki etkisi süresince insanın canını sıkan olur… Her şeyin bir tedavisi olduğu gibi kişiler için her şeyin üstesinden gelebilmek meziyeti zamanla bağışıklık kazanır… Bu bağışıklık ise her kula nasip mi bilinmez ama normalde olayların üzerinize geldiğini hissettiğiniz anda yeni meşguliyetlerle bunların negatif enerjisini üzerinizden def edebilirsiniz. Nasıl mı ? yaşanmış tecrübeler size bunu zamanla öğretiyor.. Çalışma hayatı bir tarafa kendinize ayıracağınız vaktin değeri de çok önemli.. Okuyacağınız kitap seçimi, saçınızda yapacağınız ufak değişiklikler, kıyafet alımları, izleyeceğiniz dizi veya film seçimleri hep sizin kendinize ait yapacaklarınızdan sadece birkaç tanesi… Sosyal medya takibi bile sizin vaktinizde bir keyif olmalı.Akıllı telefonların boynumuzdaki tasması ise ağır bir yük ama taşımaktan bıkmadığımız ,gittikçe ayrılmaz ikili olduğumuz araçlar. Haberdar olmak, haberli kılmak için de elimizden düşünmediğimiz bu araçlar görsel nitelikte de hizmetimizde.. Mesela ben yemek yapmaya mutfağa girdiğim anda telefon kameram da açık.. adım adım yaptıklarımı resim galerisine kaydetmekteyim… Düşünüyorum da vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum. İşte bu sürede etrafınızdaki her olaydan uzaktasınız ve yaptığınız yemek çeşiti ile mutfakla arkadaşlığınızın doruk noktasındasınız. Bazen alışılagelmiş yemekler dışına çıkıp limonu bol, çorbaya benzer bir çeşitin soframızda olması hiç de fena olmuyor.Sıcak çorba tadındaki bu karışım sizi stresten uzaklaştırabilir bir vitamin dopingi olabilir.. Buzdolabınızda olması muhtemel havuç,kereviz, maydanoz, evdeki birkaç patates ve evde ister dana ister kuzu etiniz ister tavuk etiniz varsa birlikte haşlayıp değişik lezzetine sahip olup içine kızarmış ekmek koyarak yiyebilirsiniz… Zaman karpuz kavun zamanı bir parça hellim veya beyaz peynir ile masa kuruluyor… Böyle bir sofra davetiye gibi aile bireylerinden göreni cezbediyor…Bu yemek pişirme durumları ve kayıt işlemlerim uzun yıllar devam etti… Bütün bu fotoğrafları arşivimden çıkarıp bu blogda toplamak, kalıcı olması açısından paylaşabilmek hayali açısındanda benim için büyük bir uğraş oldu…Sizler de deneyebilirsiniz… Fotoğraflarımı arşivledim şimdi her yemeğin ayıklanma aşamasından tutun tabaktaki servisine kadarki kayıtlara bakıp eski günleri özlüyorum… Çoğu arkadaşım facebooktan nerdeyse günün yemeğini, paylaşımlarıma göre seçtiklerini bana yazanlar oldular… Ben de şimdi haftada bir olsun sizlerle bu yemekleri diğer anlatımlarım içine katıp aktarıyorum… Diyeceğim o ki insan keyif veren ve kendisini dinlendirdiğinr inandığı uğraşlardan vazgeçmemeli… Eğer evde yalnız iseniz ve tek kişilik yemek yapmak size zor geliyorsa zamanımızda her şeyin ehven fiyata bir çaresi var üstelik diyetisyen kontrolünde evinize servisle ara öğünleriniz dahil üç öğün yemeğiniz günü gününe geliyor… Dengeli bir beslenme ile size sıhhatli bir hizmet verilebiliyor. Denedim, beğendim ve bu şekilde hizmet almak bana çok kolay geliyor… Çalışma hayatında disiplin ve prensibi ön planda tutan bir kişi olarak bir yılı aşkın bir zamandır her gün hafta sonu Cumartesi Pazar dahil yemeklerin eve servis edilebilme ağı hakikaten ülkemizde güzel çalışıyor… Sizlerle paylaşıp yapmanızı önerdiklerim mutfağının albümündeki çeşitleri ile bilginize getiriliyor. Bazen canım yemek yapmak istiyorsa yine de yapıyorum, misafirlerime ev yapımı yemek ikramın, onlarla beraber sofraya oturmanın mutluluğunu yaşıyoruz…Aynen peygamberimizin deyişinde olduğu gibi insan, elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir..

Gıybet etme sakın 

Dostluk; kişilerin cinsiyet farkı gözetmeksizin birbirleriyle yaşamın her konusunda konuşabilen, sırlarını paylaşan, gelecek planlarını birbirlerine anlatan, yoklukta ve varlıkta birbirleri ile dayanışma içinde olan, varlıkları bir birine çok gelmeyen ,her gün aradığı, bulamadığı zaman, üzüldüğü,diğer arkadaşlarına nazaran yanında farklı bir konumda olandır. Bu şekildeki bir arkadaşlığın adı gerçek dostluktur… Aranılır dost, menfaat ilişkilerine dayanmayan, sevincini ve üzüntünü paylaşabildiğin insandır… Herkesin bir birine dostum deme lüksü yoktur… Dostluk manen pahası biçilmeyen bir mevhumdur…Çünkü dost ender olarak hayatınızda olabilen kişilerde ifade ettiğiniz bir kavramdır… İnsanların en büyük özelliği seçici olabilmeleridir… Bu seçici olma hali ,çevrenizdeki varlıklara verdiğiniz değerin tanımlamasıdır… Hayatın hazırladığı süprizler içerisinde yaşadığınız süreçte ansızın hayatınıza giren, evinize , yüreğinize misafir değil, kalıcı dostlukların adımları atılabilir… Kişilerin düşünme kabiliyetleri ile artan tecrübeleri arkadaşlıklarda rehber olur… Dost insanlar bir birlerini kıskanmayan, arkadaşının arkasından dolap çevirmeyenlerdir… Yoksa sinsi sinsi yanınızda olan ama arkanızı döner dönmez hakkınızda demedik laf bırakmayanlar asla hakiki dostlarınız değildir… Zaman ilerlerken,yıllar yıllara eklenirken, etrafınızda olan arkadaş birikimleri , gerek iş hayatınızda, gerekse mesleğiniz gereği epey çok olandır… Bu kalabalık içerisinde kaç kişiye inandığınızı hiç düşündünüz mü? İşte meselenin özü, yüzünüze evet deyip arkanızdan hayır diyebilenleri ayırt edebilme kabiliyetinizde yatar… Samimiyet ile dostluk ayni olabilir mi? Mümkündür…Ancak yinede dikkatli olmak gerekendir… Kuşku belki dostlukları zedeler ama aradan geçen uzun yıllar varsa bu yıllar,dostlukların teminatı olur… Gerçek dostlar araya girmeye çalışanları da farkedecek düzeyde bir yapıya sahiptirler…Ortak yaşantı alanlarında mevcut bir çok kişiyi dost olarak görmek başlangıçta geçici bir körlük gibi olsada ortak yaşam bittikten sonra dahi yanınızda olanlara verilen isim dostluğun kendisidir… herkese vermediğiniz bir sıfattır dostluk ve karşılıklıdır… Dosluklarda hissediş önemlidir. Karşınızdakinin yüz mimiklerinden, telefondaki ses tonundan ,bakışından, yazdığı bir mesajdan onun ruh halini anlayabilmektir dostluk… Dostluk en kötü anınızda bile sizi güldürebilen kişilerin etrafınızdaki zenginliğidir… Dostluk deyip geçmeyin dostluklar aniden oluşabileceği gibi yıllarca emek verdiğiniz bir gün dahi yıpratmadan sürdürdürdüğünüz ve ailenin bir ferdi gibi olduğunuzu hissettiğiniz ve hissettirdiğiniz arkadaşlıklarınızın adını dostluğun zirvesi diye niteleyebilirsiniz…Duyduğunuz ve dostluğu zedeleyici sözlerden bir tanesi de ‘İnsanoğlu bu, ne de olsa çiğ süt emdi’ denilen anlarda beyninizde duyduğunuz çekiç sesi sizi bazı dostluklarda gerçeğe döndüren söz olur… Şems’in bu deyişini de sürdürülebilir bir hayat içerisinde ayrıca akılda tutmak ve anlamak gerekir… ‘Bildiklerini unut. diyor DOST. Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla. Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın,… bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.’ İşte hayatın özeti ve biz dost bildiklerimizi sevenleriz, demeniz için vakit hiç bir zaman geç değildir.

Gerçeği de var sahtesi de 

Dostluk; kişilerin cinsiyet farkı gözetmeksizin birbirleriyle yaşamın her konusunda konuşabilen, sırlarını paylaşan, gelecek planlarını birbirlerine anlatan, yoklukta ve varlıkta birbirleri ile dayanışma içinde olan, varlıkları bir birine çok gelmeyen ,her gün aradığı, bulamadığı zaman, üzüldüğü,diğer arkadaşlarına nazaran yanında farklı bir konumda olandır. Bu şekildeki bir arkadaşlığın adı gerçek dostluktur… Aranılır dost, menfaat ilişkilerine dayanmayan, sevincini ve üzüntünü paylaşabildiğin insandır… Herkesin bir birine dostum deme lüksü yoktur… Dostluk manen pahası biçilmeyen bir mevhumdur…Çünkü dost ender olarak hayatınızda olabilen kişilerde ifade ettiğiniz bir kavramdır… İnsanların en büyük özelliği seçici olabilmeleridir… Bu seçici olma hali ,çevrenizdeki varlıklara verdiğiniz değerin tanımlamasıdır… Hayatın hazırladığı süprizler içerisinde yaşadığınız süreçte ansızın hayatınıza giren, evinize , yüreğinize misafir değil, kalıcı dostlukların adımları atılabilir… Kişilerin düşünme kabiliyetleri ile artan tecrübeleri arkadaşlıklarda rehber olur… Dost insanlar bir birlerini kıskanmayan, arkadaşının arkasından dolap çevirmeyenlerdir… Yoksa sinsi sinsi yanınızda olan ama arkanızı döner dönmez hakkınızda demedik laf bırakmayanlar asla hakiki dostlarınız değildir… Zaman ilerlerken,yıllar yıllara eklenirken, etrafınızda olan arkadaş birikimleri , gerek iş hayatınızda, gerekse mesleğiniz gereği epey çok olandır… Bu kalabalık içerisinde kaç kişiye inandığınızı hiç düşündünüz mü? İşte meselenin özü, yüzünüze evet deyip arkanızdan hayır diyebilenleri ayırt edebilme kabiliyetinizde yatar… Samimiyet ile dostluk ayni olabilir mi? Mümkündür…Ancak yinede dikkatli olmak gerekendir… Kuşku belki dostlukları zedeler ama aradan geçen uzun yıllar varsa bu yıllar,dostlukların teminatı olur… Gerçek dostlar araya girmeye çalışanları da farkedecek düzeyde bir yapıya sahiptirler…Ortak yaşantı alanlarında mevcut bir çok kişiyi dost olarak görmek başlangıçta geçici bir körlük gibi olsada ortak yaşam bittikten sonra dahi yanınızda olanlara verilen isim dostluğun kendisidir… herkese vermediğiniz bir sıfattır dostluk ve karşılıklıdır… Dosluklarda hissediş önemlidir. Karşınızdakinin yüz mimiklerinden, telefondaki ses tonundan ,bakışından, yazdığı bir mesajdan onun ruh halini anlayabilmektir dostluk… Dostluk en kötü anınızda bile sizi güldürebilen kişilerin etrafınızdaki zenginliğidir… Dostluk deyip geçmeyin dostluklar aniden oluşabileceği gibi yıllarca emek verdiğiniz bir gün dahi yıpratmadan sürdürdürdüğünüz ve ailenin bir ferdi gibi olduğunuzu hissettiğiniz ve hissettirdiğiniz arkadaşlıklarınızın adını dostluğun zirvesi diye niteleyebilirsiniz…Duyduğunuz ve dostluğu zedeleyici sözlerden bir tanesi de ‘İnsanoğlu bu, ne de olsa çiğ süt emdi’ denilen anlarda beyninizde duyduğunuz çekiç sesi sizi bazı dostluklarda gerçeğe döndüren söz olur… Şems’in bu deyişini de sürdürülebilir bir hayat içerisinde ayrıca akılda tutmak ve anlamak gerekir… ‘Bildiklerini unut. diyor DOST. Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla. Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi bütün genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın,… bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın.’ İşte hayatın özeti ve biz dost bildiklerimizi sevenleriz, demeniz için vakit hiç bir zaman geç değildir.

Bu yetkiyi kim verdi 

Mevlana şöyle der; “Sen de suya kanamış susuz gibi, Allah için olsun elde ettiğinle yetinme, durma. Bu kapıda sonsuz makamlar var. Başköşeyi bırak, senin başköşen yoldur. Gözünü yıldızlara dik; yol ara. Rahata ulaşma tuzağı daima rahatsızlıktır. Karınca Süleymanlık dilerse onun bu dileğini hor görme, gayretine bak…Çünkü, bir şeyi iyice arayan nihayet bulur. Hangi işe girişirsin de o işte sana ölüm bile hoş gelirse işte sevdiğin ve mutlu olduğun iş o iştir….” Ne varsa bu sözlerin özünde vardır… Her insan mutluluğu yaptığı işi sevmekle başlar. Kimisi el işi işlerken kanaviçenin renklerindeki hayalleri ile elindeki işi keyifli işleyendir… Attığı her ilmekte yüreğine attığı düğümde huzur bulandır… Kimisi yazdığı bir kitabın sayfasındaki satırları alt alta sayfaya sığdırmaya çalışırken bilgi denizinin dalgalarını düşünce gücünde hisseden olur… Düşüncelerinde, okuyucusunun bu okyanus gibi bilgi denizinde belkide, boğulmasını isterken kendini en mutlu hisseden kişi olan kitabın yazarıdır… Kimisi şair ruhlu olup kendince karaladığı dizelerde sevdasını dile getirirken sırlarını kalbine saklayandır… Her kim isterse olsun herkesin içinde yatan bir istem vardır… Bu istekler hayatın belirli evrelerinde dışa vurum olarak yansıyandır… Kişilerin unutmadığı her vaka onu ileriye taşıyandır… Yazılan yazılar ister makale, ister fıkra, ister sohbet,ister deneme isterse eleştiri nitelikli olsun… Hedef kitle her daim okuyucunun okumaktaki isteği konu ve o günkü ruh haliyle ilintilidir… Yaşadığımız coğrafyanın yarısı bizim mi ? Evet ,bizim! Yani sınırlarımız içerisindeki topraklardır… Bu toprak bize bu uğurda can vermiş şehitlerimizin, gazilerimizin emanetidir… Bizlerin ise bu emanete ihanet etme yetkisi yoktur… İhanet sadece öldürmek değildir… İhanet kişilerin davranışlarının, kaleminin, sözlerinin, hatta sessizce yüreğinde taşıdığı hiyanetin ta kendisidir… İnsan yaşadığı yeri vatan bilendir… Bu vatan ise topraktır… Vatan içerisinde yaşayan nüfus ise kocaman bir aileyi meydana getirir… Bizlerden daha yaşlılara,sorulduğu zaman siz nasıl bir ailesiniz sorusuna verilen cevap çoğu kez beş parmak bir olurumu yanıtı idi… Aile içerisinde yaşanan bilhassa olumsuz olaylar, mutsuzluk ve huzursuzluk evin kapısı misafire açıldığı anda belli edilmemesi gereken tek şeydir… Siyasette de ailenin en üst makamda ki kişileri buna dikkat etmesi gerekenlerdir… Söylenmesi gereken her ikazın yapılacak bir odası mutlaka vardır… Her söylemek istenen şeyin ise yeri ile önemi daha önemli kılınandır… Yoksa eleştiriler o gün için belki siyasi bir rant olsa da ertesi gün önemini karşı cevapla yitiren olur . Etkisi ise hiç olmaz… Ülkemizdeki sorunları bilmeyen mi var… Herkes biliyor ancak her sorun kişinin kendine göre büyüklüğü olandır… Sıhhat bulmayacak tek şey kötü hastalıklardır…Çaresi ise son nefese kadar kontrol altındadır… Trafik kazaları ülkemizin kanayan yarası ve acısı, ancak bu konuda da müteselsilen sorumlulukların yerine getirilmemesi şartı vardır…Hiç kimse tek başına kişilerin trafik kazalarında ölmesini istemez… O halde A’dan Z’ye tetbir şarttır… Denetim denen denetleme ise yapıldığı müddet siyasi olsun, ekonomik olsun sosyal yaşantıda olsun gereken en önemli işlev olmalıdır…Başta uyulması gereken şey ise kişinin ilk önce kendi kendine denetimidir. Uygularken ise kişi davranışlarının şekillenmesi buna göre yapılmalıdır… Bu sağlandığı takdirde, istediğiniz her işte, hem mutlu olup, hep mutluluk ve refah dağıtan olacaksınız… Yeter ki kendi kendinizle barışık olun ve kendinizi aile dışında hissetmeyin… Göreceksiniz ki yüreğinizde sakladığınız sırrınızın size bir gün geri dönüşü muhteşem olacaktır… 

Güneşe yazı yazılır mı 

Zaman su gibi akıp gidiyor… Yaşanan her olay insan hafızasından silinmiyor. Geçen zamanın tecrübelerini kişi belirli bir yaşa gelince, vaktin müsait olma durumu mevcudiyetinde değerlendirmeye tabi tutuyor… Öyle bir an geliyor ki uyku ağır bastığı anda uyuyormusun sorusuna yok gözlerimi dinlendiriyorum diyebiliyorsunuz… Bazen etkilendiğimiz aynı gün içerisinde okuduğunuz hikayelerde geçen olaylardaki sözlerde takılıp kalabiiyorsunuz… Mesela ‘ GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! Cümlesi hikayedeki ana fikir gibi… Yine sizlerle paylaşmak istiyorum… Belkide zaman zaman ülke gündemini es geçmenin de faydası olur diye düşünüyorum… Bazı hallerde tebdili kıyafette fayda var diyeceğim de bizim ülkemizde insanlarımız bizi, biz insanlarımızı, göz bebeğinden tanırız,biliriz… Hikayemiz mi? Uzun aman önce var olan bir ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli, dürüst kralı imiş. Kral zaman zaman tebdili kıyafet ülkeyi dolaşır, halkının dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmuş. Gene böyle bir günde kral dolaşırken, yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş. Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş aksakallı bir dede, Bir elinde bir kese diğerinde bir kese. Birinden bir tas alıp, diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş. Bu epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde, dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş. Kral, dedeye sormuş: – “Dede, bütün bir gün seni izledim, Sen ne iş yaparsın anlayamadım.” demiş. Dede, kralın sorusunu söyle cevaplamış: – ”Oğlum, ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım.” – “Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın?” – “Kralın güzel kızı ile uşağı Ahmet’in kaderini bağladım” demiş aksakallı dede. Kral, bu cevabı alınca dünyası kararmış. Bir yanda güzeller güzeli biricik kızı, diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet. Ne yaparım, nasıl eder de Ahmet’e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş. Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet’i huzuruna çağırmış ve ona: “Oğlum Ahmet, sana bir mektup vereceğim, bu mektubu güneş‘e götüreceksin.”demiş. Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet, mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş yollara. Düşmüş ki ne düşmek. Babası kadar sevdiği Kralı, ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeli; ama nasıl? Günlerce yol gitmiş. Nihayet yorgunluktan bitkin haldeyken gördüğü bir ulu ağacın gölgesinde dinlenmeye karar vermiş ve uykuya dalmış. Uyandığında bir de ne görsün… Ağacın az ötesinde bir göl… O göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş… “Kralımın dediği güneş bu olsa gerek.“ diyerek, üzerinde sadece iç çamaşırı kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle. Dibe doğru yüzmüş… Tâ dipte, güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün…. Şahane bir hazine sandığı… Almış sandığı, çıkmış yüzeye… Çıkmış ama, Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet… Sadece iç çamaşırı olduğu bölge eski rengini taşıyor. “Var bu iste bir hikmet “ demiş ve açmış sandığı. Sandık, gerçek bir hazine sandığı, içinde bin bir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde “Güneş’ten Krala” yazan bir zarf. Ahmet, ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda. Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek, ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış. Dönünce ülkesine, düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet’in… Ülkesinin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet’in olmuş. Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama aklı da bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet’te imiş. Gel zaman – git zaman, damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğindeyken yere düşen bir çatalı almak için eğilince Ahmet’in kıyafetinin kenarından kaba eti gözükmüş… Bunu gören Kral gözlerine inanamamış. Yemek bitince koridorda ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral: “Ahmet!…” Ahmet, seneler sonra gerçek adını, gayri ihtiyârî kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve “Neler oluyor Ahmet, evladım anlat başından geçenleri bana.” diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış… Bunun üzerine Kral, “Peki Güneş, bana bir şey göndermedi mi?“ diye sorunca da hemen odasına koşarak, sandıktan çıkan mektubu almış ve Kral’a vermiş, mektupta şu satırlar yer alıyormuş:GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ….YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ! ‘ Kıssadan hisse bu olsa gerek

Türkiye olmadan asla 

Şehit Süleyman Uluçamgil, Şanlı Erenköy Direnişinde vatan topraklarını korumak, Kıbrıs’ta yaşayan Türklere yardım etmek gayesiyle, Türkiye’de üniversite tahsili yaparken idealleri etrafında toparlanıp o günün şartlarında, sağlıksız koşullarda Erenköy’e çıkan 400 kadar öğrenciden bir tanesidir… Onun yine Erenköy’de şehitlik mertebesine erişmesi ile tüm şehitlerimiz dahil duyduğumuz büyük acı…. Acı diyorum, çünkü toplumsal olarak duyulan acıların bir de aile içerisinde ‘ateş düştüğü yeri yakar’ misali verdiği çok büyük acılar da farklı boyutlarda hissedilmekte ve yaşanmaktadır… Süleyman Uluçamgil, Kayınvalidem Nazife Mehmet Salih’in erkek kardeşi ve Fota köyü muhtarlığını ölünceye dek sürdüren Muhtar Ali Mehmet Salih’in oğludur… Süleyman, Muhtar Ali beyin Süheyla Vural, Mehmet, Fezile, Sevgi, Ayşe Tonguz, Hatice ve Turgut diye isimlendirdiği çocuklarının kardeşidir… Hepsini aileye girdikten sonra tanıma fırsatım oldu… 1966 yılından sonraki yıllarda köyün şimdiki adı ile Dağyolu’na gidişimiz çok olmuştur… Halen de devam etmektedir… Hani derler ya; ‘toprak insanı çeker’, bu köy de ailecek bizleri fazlasıyla etkileyendir… 1963 hadiseleriyle başlayan çarpışmalar, Mücahit’lerin Kıbrıs’ın her yanında gösterdikleri müdafaa ve Lefkoşa’daki çatışmalar, ‘bekledim de gelmedin’ diye sınırdan Rum askerlerinin biz Türklere sataşması, unutulmayan anılar arasındadır… O yıllarda yine Erenköy mücahidi olan ve İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde okuyan Kardeşim Niyazi Özdemir’in de Erenköye çıkış zamanıdır. Annemin, Erenköy hassasiyeti, tüm talebeler için duyduğu üzüntü, köye gidecek askeri helikopterler ile göndermeye çalıştığı erzak için Türk lisesi bahçesinde verdiği mücadele, sonra kara yolu ile Erenköye gidişleri… Hepsi yarım asır geriden bu güne uzanan ve 1974 Barış Harekatı ile adanın tümünde sağlanan huzurun unutulmayanları olarak hafızalarda yer edendir… Süleyman Uluçamgil, Kıbrıs Türk bağımsızlık mücadelesinin önemli isimlerindendir…1944 doğumludur. Gençliğinin baharında yazdığı şiirleri vardır. Yirmi yaşında vatanı için şehit düşmüştür…Adını Kıbrıs Türk tarihine silinmez harflerle yazdırmıştır. Aynen aşağıdaki mısralar onun duygusallığında ve vatan sevgisinde var olandır… ‘Şimdi burası Lefkoşa Duvar diplerinde tohumun açınması mutlu olur mu? Kahveler sabahlara dek kapanmazken İnsanlar gerneşir mi? Sıcak ekmeğe bakarken vurulur mu insanlar habersiz arkasından Türk oldukları için Tanrım vurulur mu?’ diye, Türklerin çektikleri zülmü -Süleyman Uluçamgil- şiirlerinde dile getirendir… Kıbrısın mücadelesinde var olan acı ve zülmü Süleyman Uluçamgil’ i anlatan eserlerde ve makalelerde ve en iyi şekilde şiirlerine yansıttığı vatan sevgisi ruhunda görebilirsiniz… Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin birçok sokak ve caddelerinde şehitlerimizin ismi vardır… Biz her gün evimizden ana yola çıkarken levha üzerinde ‘Şht. Süleyman Uluçamgil’ diye gördüğümüz yazıda onu her gün anmaktayız. Her yıl 8 Ağustos gününü de ayrı anlam ve öneminde, vatanı için şehit düşenleri, minnetle anmakta gazilerimize şükranlarımızı iletmekte ve bütün askerlerimize güç ve kuvvet vermesi için Tanrı’ya dua edenleriz… KKTC Başbakanı Sayın Hüseyin Özgürgün’ün gün için yayınladığı mesaj bütünü çok anlamlıdır ancak aşağıda alıntı yaptığım kısım kanaatimce can alıcı noktadır ; ‘Erenköy, Anavatan Türkiye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, garantörlüğünün gereklerini yerine getirerek, Kıbrıs adasını Rum-Yunan egemenliği altına sokma rüyası görenlere ilk ihtarını yaptığı yerdir. Türkiye’nin 1964’de, uçakları ile Erenköy Direnişi’ne verdiği destek, dünyaya, garanti ve ittifak anlaşmalarında yer alan etkin ve fiili müdahalenin ne olduğunu göstermiştir’ Aziz şehitlerimiz ve gazilerimizin fedakarlıkları ve kahramanlıklarıyla destanlaştırdığı Erenköy Direnişi hafızalardan silinmeyecektir. Bu anlamlı günde, kahraman bereketçileri, Şehit Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’i, tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle, gazilerimizi saygı ve şükranla anıyorum. Ruhları Şad Olsun.” hepimizin sesi olmuştur…Bir kez daha Türkiye olmadan asla diyenleriz